VATAN POSTASI ☰ Bölümler
İşçi-Sendikalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İşçi-Sendikalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BTS'dan Emeklileri Tarafından Baskı ve Hukuksuzluklara Karşı Basın Açıklaması…


BASINA VE KAMUOYUNA





bts




BTS Emekli Yöneticileri Olarak Sendikamızın Üye ve Yöneticilerine Yönelik Baskı ve Sürgünleri Protesto Ediyoruz!Son günlerde Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikasının üye, temsilci ve yöneticilerine yönelik olarak gerçekleştirilen saldırı ve baskılara karşı aşağıda imzası bulunan ve geçmişte Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikasının çeşitli kademelerinde yöneticilik yapmış insanlar olarak diyoruz ki;Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası, daha kuruluş çalışmalarına başladığı yıllardan itibaren maruz kaldığı saldırı ve baskılara karşı geri adım atmamış ve daha da kararlılık ve inatla örgütlenmesini tamamlamış ulaştırma işkolunda “söz, yetki, karar çalışanların” ilkesi ve de sınıf ve kitle sendikacılığı anlayışıyla mücadele eden tek sendika olmuştur.Bu örgütün kurucuları, daha kamu sendikaları kavramının bile konuşulmadığı, 1980 darbesinden sonra sendika ihtiyacını çalışanların bilincine çıkartmayı başarmış ve o karanlık ve baskıcı dönemde bile ilk grevi yapmış bir gelenekten gelmektedir.1990 yıllarda ete kemiğe bürünen kamu emekçileri sendikal mücadelesinde her zaman en önde olmaya çalışan, her grev ve mitingde tüm örgütlülüğü ile içerisinde olan Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası elbette bugün bu geçmişini unutmamıştır.Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası aynı zamanda hem işkolunda tüm çalışanların sorunlarına sahip çıkarken hem de ulaşım politikaları konusunda da sözünü söylemiş, eksiklikleri, yanlışları hiç çekinmeden kamuoyu ile paylaşmıştır. Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikasının bu tutumunu bu güne kadar hiç değiştirmemiştir. Değiştirmesi de mümkün değildir. Çünkü Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası sadece üyelerinin hak ve çıkarlarını savunan bir sendikal anlayışa sahip değildir. Aynı zamanda torpilin/siyasi kadrolaşmanın değil liyakatin esas alınmasını savunur. Dolayısı ile gördüğü tüm yanlışları ifade etmesi fıtratında vardır. Var olmaya da devam edecektir.Unutulmasın ki Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası her furgonda, her markizde, her makas başında, her büroda, her liman vincinin yanında, her hava trafik kulesinde, her dağın başındaki drezinin içinde vardır ve var olmaya da devam edecektir. Çünkü Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası gücünü, sadece üyelerinin değil bütün çalışanların hak ve çıkarını savunmak ve onlar için çözüm adresi olmaktan alır. Bu güç Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikasını geçmişten geleceğe taşıyan güçtür. Bu güç haklılığı ve doğruyu ve hakikati her zeminde söyleme gücüdür de.Bu güç Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikasının kurucu iradesi ve yazılı olmayan anayasasıdır.Bu güçle davranan Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası, 30 yıllık tarihinde onlarca genel müdür, yüzlerce binlerce daire başkanının keyfi davranışları, haksız uygulamaları ile mücadele etmiş ve bu mücadelede asla boyun eğmemiş, itaat etmemiştir.Bu gerçekten hareketle işkolumuzda bulunan yöneticilere bir tavsiyemiz olacak. Ne kadar baskı da kursanız, ne kadar demiryolu emekçisini sürgün de etseniz bu coşkun akan suyu engelleyemezsiniz. O nedenle gelin yaptığınız yanlıştan dönün… Yoksa siz bizi sürmekten yorulursunuz ama biz asla yılmayız…Demiryollarında üye ve yöneticilerimize yönelik bu saldırılar, tüm ülkede yaşanan anti-demokratik uygulamalardan, hak arayan emekçilere yönelik saldırıdan, asgari ücretle toplumun açlığa mahkûm edilmesinden, kamunun talanından, Yap-İşlet-Devret’lerle geleceğimizin ipotek altına alınmasından bağımsız değildir.Liyakatsiz atamalar, kadrolaşmalar, ehil olmayan kişilerin yönetim kademelerine gelmeleri, bilimden uzak, tecrübesiz, birikimsiz bir kadro yığınının yönetim kademesini doldurması ile siyasi iktidarın ve kurum yöneticilerinin demiryollarımızı getirdiği nokta ortadadır.Toplumun büyük kesiminin, yaşamın her alanında baskı altına alındığı bu süreçte BTS olarak, TCDD yöneticilerinin tüm bu bilimsellikten uzak, hukuksuz uygulamaları karşısında susmamış, nerede haksızlık, nerede adaletsizlik, nerede yanlış varsa haykırmıştır.Buradan, her ne kadar sendikamız içerisinde üye olarak yer almasak da biz aşağıda imzası bulunanlar Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikasının yanında, arkasında, omuz başında durmaya devam edeceğimizi ilan ediyoruz.BTS Emekli Yöneticileri





ADI SOYADISENDİKA GÖREVİ
Abdullah YILDIZBTS Adana Şube  Eski Başkanı
Ahmet EROĞLUBTS Eski MYK üyesi
Ayşen DÖNMEZBTS Eski Genel Mali Sekreteri, İstanbul 1 nolu Şube Eski Kadın Sekreteri
Birtan KULAKOĞLUBTS Eski Merkez Denetim Kurulu üyesi
Celal ASİLBTS Ankara Şube Eski Yürütme Kurulu üyesi
Celal İLHANBTS Malatya Eski Şube Yürütme Kurulu üyesi
Coşkun ÇETİNKAYABTS Eski Genel Sekreteri
Ersin ALBUZBTS İstanbul Eski Şube Başkanı
Gülseren ARIKANBTS Eski Genel Mali Sekreteri
Hanefi YILDIRIMBTS Eski Diyarbakır Şube Başkanı
Hasan SOYSALBTS Eski Genel Sekreteri
İhsan AKTAŞBTS Eski MYK üyesi
İshak KOCABIYIKBTS Eski Genel Sekreteri
İskender ERSÖZBTS Eski MYK üyesi
Kemal ASLANBTS İzmir İşyeri Eski Temsilcisi
Kemal ÖZKANBTS Ankara Şube Eski Yürütme Kurulu üyesi
M. Şakir YİĞİTBTS Muş Eski  İşyeri Temsilcisi
Mehmet BAŞARABTS Eski Ankara Şube Eski Yürütme Kurulu üyesi
Mehmet ERDOĞANBTS Eski MYK üyesi
Mehmet ERDOĞANBTS Eski Genel Hukuk TİS ve İnsan Hakları Sekreteri
Mehmet OCAKBTS Eski MYK üyesi
Metin KOÇBTS Malatya EskiŞube Yürütme Kurulu üyesi
Mithat ERCANBTS Eski Kurucu MYK  Üyesi,İstanbul 1 Nolu Şube Eski Başkanı
Mutlu TAŞDELENBTS  Ankara Şube Eski Yürütme Kurulu üyesi
Nazım KARAKURTBTS Eski Genel Başkanı
Ramazan MİRANBTS  Diyarbakır Şube Eski  Başkanı ve KESK GYK Eski üyesi
Reşat EKiCİBTS Malatya Eski Şube Yürütme Kurulu üyesi
Selahattin NESİPOĞLUBTS Eski Genel Eğitim ve Örgütlenme Sekreteri
Sema TATAROĞLUBTS Adana Şube  Eski Başkanı
Sevim BOYRAZBTS Eski Ankara Şube Başkanı
Seyfullah GÜCÜKATALAKBTS Eski Gen. Başk. Yard.
Süleyman ERYILMAZBTS Eski Genel Sekreteri
Süleyman TUTUŞBTS Diyarbakır Şube Eski Yürütme Kurulu üyesi
Şahin ÇİLİNGİRBTS  Merkez Eski Denetleme kurulu üyesi
Şemistan ÇETİNBTS İzmir Şube Eski Yürütme Kurulu üyesi
Tülya SÖNMEZ AYTEKİNBTS   Ankara Şube Eski Yürütme Kurulu üyesi
Ugur YAMANBTS Eski Genel Başkanı
Vecihİ AYDOĞANBTS Eski Diyarbakır Şube Başkanı
Yakup TAĞIBTS Havacılık Şube Eski Başkanı
Yusuf Kenan KAYABTS Eski Genel Sekreteri
Yusuf KOÇBTS Malatya Eski Şube Yürütme Kurulu üyesi

Devamı

İSİG Meclisi’nden Tuzla’da eylem: “Tersanelerde iş cinayetlerini durduracağız… Limter-İş yalnız değildir!”


İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi, 2020 yılına ilişkin iş cinayetleri raporunu tersaneler bölgesi Tuzla'da yaptığı bir eylemle açıkladı. Rapora göre bir yılda iş cinayetleri sonucu 2427 işçinin hayatını kaybetti, son 8 yılda hayatını kaybeden tersane işçisi sayısı ise 226. İSİG Meclisi'nin çağrısıyla düzenlenen eylemde bir araya gelen emekçiler, son dönemde polisiye baskılarla karşı karşıya olan Limter İş sendikasıyla da dayanışmalarını ifade etti





Tersaneler raporuna geçilmeden önce Deriteks Genel Sekreteri Ayhan Yanılmaz, İSİG Meclisi’nden Murat Çakır, Sinbo ve Migros direnişleri birer konuşma yaparak tersane işçilerinin mücadelesiyle dayanışmalarını ifade etti. Eyleme DİSK’e bağlı Limter İş, Enerji Sen, Dev Yapı İş, Dev Turizm İş sendikaları ile İnşaat İş, DDG SEN, TOMİS, Halkevleri ve ESP üyeleri de katıldı.





“Bıçak kemiğe dayandı, geçinemiyoruz!”





Daha sonra İSİG raporunu açıklayan Limter-İş Genel Başkanı Kamber Saygılı, şöyle konuştu:





İşe giderken yollarda geçen saatler. İşyerinde güvencesiz çalışma koşulları: Uzun çalışma saatleri, iki kişinin yapacağı işi tek başına yapma, kötü yemekler, alınmayan iş güvenliği önlemleri, patrondan hakaret… Yaşamak için değil adeta çalışmak için yaşıyoruz! Evde kira, gıda-eğitim-sağlık giderleri ve elektrik-su-doğalgaz faturaları… Resmi enflasyon yüzde 15 ama gerçekte enflasyon yüzde 35-40’a varmış durumda. Bıçak kemiğe dayandı, geçinemiyoruz!





“Türkiye’de tarihin en büyük sağlık emekçileri merkezli ‘işçikırımı’ meydana geldi”





İşte güvencesizlik tam da bu! Güvencesizliği bugünün proleter çalışma ve yaşam disiplini haline getiren AKP’nin iktidar yılları boyunca İş Cinayetlerinde yaklaşık 27 bin işçi hayatını kaybetti… Diğer yandan koronavirüs salgınıyla beraber sermaye güvencesiz, esnek ve kuralsız çalışma koşullarını daha da ağırlaştırdı ve yaygınlaştırdı. Sonuç ise ortada! Türkiye’de tarihin en büyük sağlık emekçileri merkezli ‘işçikırımı’ meydana geldi. 2020 yılında İş Cinayetleri sonucu 2427 işçi hayatını kaybetti, siyasal/ekonomik krizi aşmak için işçiler daha çok öl(dürül)dü…





“Son sekiz yılda tersanelerde en az 226 işçi arkadaşımızı kaybettik”





6331 Sayılı İSG Yasası’nın yürürlüğü girdiği 2013 yılından bugüne tersane/gemi sektöründe 226 işçi hayatını kaybetti:





  • İş cinayetleri Tuzla, Aliağa ve Altınova’daki tersanelerde yoğunlaştı. Diğer yandan açık denizde birçok gemi işçisi can verdi…
  • En çok ölüm boğulma, ezilme, yüksekten düşme, patlama, yanma, kalp krizi ve nesne çarpması sonucu meydana geldi…
  • Tersanelerde taşeron sistemi ölümlere yol açan çalışma koşullarını oluşturuyor. Gemi işçileri ise açık denizde kuralsız bir çalışmaya maruz kalıyor…
  • Sektörde Türkiye’nin dört bir yanından gelen işçiler yer alırken yine birçok göçmen işçi de çalışıyor. İş cinayetleri ulusal, etnik köken dinlemiyor. Yani ortak mücadele ortak örgütlenme gerekiyor…




“Limter-İş tersane işçilerinin sesidir!”





Limter-İş Sendikasının Tuzla’daki işçi mücadelesinin son 30 yılda yaşadıklarına karşı her zaman sesi olduğunu belirten Saygılı, 1995 yılı sonrasında işçi ölümleri olduğunda toplu iş bırakmalarının yapıldığını, yolların trafiğe kapatıldığını söyledi. Saygılı, 2005 yılı ile birlikte Limter-İş öncülüğünde tersane işçileri devlet ve sermayenin örgütü GİSBİR’e karşı mücadele bayrağını yükselttiğini belirterek sözlerine şöyle devam etti:





Talepler şunlardı: “Pek çok işçinin ölümüne ve yüzlercesinin yaralanmasına yol açan iş koşullarıyla toplama kamplarından farksız olan tersanelerde, iş cinayetlerinin sorumlularının yargılanması. İş güvenliği tedbirlerinin alınması. Uzun çalışma saatlerine son verilmesi. Her tersaneye sağlık ekipmanı sağlanması. İşçilerin hak ettikleri ücretlerin zamanında ödenmesi ve yatırılmayan sigorta primlerinin yatırılması. Taşeronlaştırmaya son verilmesi. Sendikal örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırılması.”





Mücadele sonucu 2006 ve 2007 yıllarında da Limter-İş’in Genel Başkanı, Genel Sekreteri ve Eğitim Uzmanı tutuklama saldırısına maruz kalmıştı. Ancak bu baskılar 2008 yılının Şubat ve Haziran aylarında Tuzla Havza grevlerinin gerçekleşmesini engelleyemedi. Bugün de tersane işçilerinin mücadelesi devam ediyor, baskılar da sürüyor. Son olarak Limter-İş Örgütlenme Uzmanı Deniz Bakır tutuklandı. Ancak tersane işçilerinin mücadelesi geçmiş de olduğu gibi bugün de sürecek…





“Direniş ve dayanışma yaşatır!”





2016 yılında 1970 işçi, 2017 yılında 2006 işçi, 2018 yılında 1923 işçi, 2019 yılında 1736 işçi, 2020 yılında 2427 işçi… Sermayenin ve iktidarın örtemediği bir gerçek, yana yakıla devam ediyor. İş cinayetleri ve meslek hastalıkları had safhada, işsizlik ve borçlar büyüyor, işçilerin örgütsüzlüğü sürüyor. Ancak işçiler de direnişin yeni biçimlerini bulmaya çalışıyor…





İşçi sınıfı tam da bu noktada örgütlenmeli, birlik ve dayanışma içinde olmalı ve yine işçi sınıfının evrensel değerleri olan eşitlik, özgürlük, kardeşlik ve barış için örgütlenmeli. Yaşamak ve yaşatmak için örgütlenmeli.





Saygılı, açıklamayı sonlandırmadan önce, iş cinayetlerinde kaybedilen işçileri andı ve iş cinayetlerinin yaşanmadığı bir ülke için mücadele edeceklerini söyledi.





Sendika.Org


Devamı

MESS’e Karşı Metal İşçilerinden Eylem


DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş ile patron örgütü MESS arasında süren toplu iş sözleşmesi (TİS) süreci devam ediyor. ABB Power Grids, Schneider Enerji, Schneider Elektrik, Grid Solutıons Enerji ve Arıtaş Kriyojenik işyerlerinde çalışan 1900 işçi, TİS görüşmelerinde ücretlerindeki kayıpları karşılamaya yanaşmayan metal patronlarına eylemlerle karşılık veriyor.





Sözleşme görüşmelerinde MESS ilk etapta ciddiye alınacak hiçbir tarafı bulunmayan bir teklifle, ilk 6 ay için yüzde 5,49 oranında zam teklifiyle masaya oturmuş sonraki görüşmelerde ise teklifini yaklaşık yüzde 11 olarak revize etmişti. Resmi enflasyon rakamlarının dahi altında kalan bu teklif, haliyle Birleşik Metal-İş tarafından kabul edilmemişti. Taraflar arasındaki son toplantı 19 Ocak 2021 günü MESS Merkez Ofisinde yapıldı, ancak yine anlaşma sağlanamadı. MESS, 5 işletme için daha önce verdiği ücret zammı teklifini revize ederek birinci 6 aylık dönem için ortalamada yüzde 15’e denk gelen bir teklifte bulundu. Birleşik Metal-İş tarafından yapılan açıklamada ücret ve sosyal haklara yönelik MESS’in son tekliflerinin de beklentilerin çok altında olduğu belirtildi.





Görüşmenin ardından metal işçileri, vardiya giriş çıkışlarında sloganlar, alkış ve ıslıklarla eylemler örgütlemeye başladılar. Schneider Enerji, Grid Solutıons Enerji, Schneider Elektrik, ABB Power Grids ve Arıtaş Kriyojenik işyerleri bir kez daha metal işçisinin eylem alanına dönüşmeye başladı. Sefalet ücreti istemediklerini vurgulayan 5 işletmeden 1900 metal işçisi, patron örgütü MESS’i uyarıyor: “MESS Şaşırma, Sabrımızı Taşırma!” (Kaynak)


Devamı

Tunuslu Emekçiler: Korkmuyoruz!


Genç işsizliğin yüzde 30’lara çıktığı, yoksulluğun her geçen gün arttığı Tunus’ta emekçilerin haklı öfkesi sokaklarda yankılanmaya devam ediyor. Hükümetin, emekçilere hiçbir güvence vermeden salgına karşı önlem adı altında sadece sokağa çıkma yasakları getirmesi bir kez daha gençlerin öfkesini açığa çıkardı. 4 günlük yasağın ikinci gününde, 15 Ocak’ta başlayan, özellikle gençlerin yoğun olarak katıldığı gösterilerde karantina uygulamalarına tepki gösterildi. Çünkü emekçiler için karantina demek işe gidememek ve zaten düşük olan ücretini alamamak demek.





tunus-emek1




Genç işsizliğin yüzde 30’lara çıktığı, yoksulluğun her geçen gün arttığı Tunus’ta emekçilerin haklı öfkesi sokaklarda yankılanmaya devam ediyor. Hükümetin, emekçilere hiçbir güvence vermeden salgına karşı önlem adı altında sadece sokağa çıkma yasakları getirmesi bir kez daha gençlerin öfkesini açığa çıkardı. 4 günlük yasağın ikinci gününde, 15 Ocak’ta başlayan, özellikle gençlerin yoğun olarak katıldığı gösterilerde karantina uygulamalarına tepki gösterildi. Çünkü emekçiler için karantina demek işe gidememek ve zaten düşük olan ücretini alamamak demek. İşsizlik ve açlıkla karşı karşıya bırakılan emekçiler koronavirüs yasakları ile daha da yoksullaşıyor.





Başkent Tunus, Kasserine, Gafsa, Susa ve Munastır kentlerinde gerçekleştirilen protesto gösterilerinde gençler “iş istiyoruz” diyerek iktidara seslendi. Ancak bu çığlığı bastırmak için polis eylemlere saldırarak 600’den fazla insanı gözaltına aldı. Buna rağmen evlerine dönmeyen işçiler “Korkmuyoruz, Korkmuyoruz, Sokaklar Halkındır!” diye haykırdılar. 18 Ocak’ta hükümet binası önünde toplanan Tunuslu emekçiler gözaltına alınanların derhal serbest bırakılmasını istedi, mücadelede kararlı olduklarını dile getirdi. ( Kaynak )


Devamı

Teknolojik İlerlemelerin Fabrikalardaki Yansımaları


“Bir adım öne geçme zamanı! 60 yıllık tecrübemizi çalışma hayatımızın yarınları için seferber ediyoruz. Ülkemizi geleceğin merkezi yapmak için teknoloji hareketini başlatıyoruz.” Metal Sanayicileri Sendikası MESS ilk ürününü paylaşmaktan gurur duyduğunu söyleyerek MESS-Safe uygulamasının tanıtımını bu sözlerle yaptı. Bu dönemin yeni dünyada bir adım öne geçme zamanı olduğunu ifade eden MESS sözcüleri, hayata geçirdikleri uygulamayla bunu sağlayacaklarını coşkuyla anlatıyorlar.





“Bir adım öne geçme zamanı! 60 yıllık tecrübemizi çalışma hayatımızın yarınları için seferber ediyoruz. Ülkemizi geleceğin merkezi yapmak için teknoloji hareketini başlatıyoruz.” Metal Sanayicileri Sendikası MESS ilk ürününü paylaşmaktan gurur duyduğunu söyleyerek MESS-Safe uygulamasının tanıtımını bu sözlerle yaptı. Bu dönemin yeni dünyada bir adım öne geçme zamanı olduğunu ifade eden MESS sözcüleri, hayata geçirdikleri uygulamayla bunu sağlayacaklarını coşkuyla anlatıyorlar.





MESS-Safe uygulamasının patronlar için birkaç işlevi mevcut ve MESS üyesi olan bazı işyerlerinde kullanılmaya başlandı bile. Bunlardan biri kameralara entegre şekilde, çalışma alanı içerisinde maske denetimi yapan bir uygulama. İşçilerin üretim alanında özellikle bina girişleri, yemekhane gibi toplu bulunulan yerlerde maskelerinin takılı olup olmadığını ya da “düzgün” takılıp takılmadığını denetleyen gerçek zamanlı bir uygulama. Hem kendimizi hem de arkadaşlarımızı korumak için hayati öneme sahip olduğu iddia edilen uygulamanın ne kadar yerinde olduğu ısrarla ön plana çıkartılıyor. Onlara göre bu maskeyi düzgün takmayan, ya da bunaldığı için kısa bir süre de olsa çıkaran işçi hayati risk almış olacak. Bu durumda patron işçiyi “iş güvenliğini tehlikeye düşürmesi nedeniyle” işten atabilecek. Böylece işten atılma korkusu sürekli diri tutulabilecek. Ama hepsi bu kadar değil. İşçiyi denetleyen bir gözün sürekli varlığı işçinin zihnine kazınacak. İşçi dinlenmek, nefes almak için bir an olsun duramayacak. Her an izlenme kaygısı ve endişesi bir psikolojik baskı yaratacak, her an her saniye çalışacak. Bu durum hem aşırı baskıya hem iş kazalarına hem de beraberinde çeşitli rahatsızlıklara neden olacak. Birileri işçileri sürekli gözetleyecek.





sosmess




Bir diğer uygulama ise işçilerin “elektronik pranga” olarak tanımladığı fiziki mesafeyi ölçen cihaz. Metal patronları, “sosyal mesafenin hayati derecede önemli olduğunu biliyoruz” başlığıyla tanıttıkları bu uygulamayla işçilerin sağlığını düşündüklerini iddia ediyorlar. İşçiler, üretime odaklanmayıp da bir an için fiziki mesafeyi ihlal ettiklerinde onları bu uygulama sayesinde uyaracağız diyorlar. Boyna takılabilen bu cihaz iki işçi arasındaki mesafe 1,5 metrenin (yönetimin inisiyatifine bağlı olarak mesafe değiştirilebilir) altına düştüğünde cihaz ses, ışık ve titreşim olarak uyarı veriyor. Belli bir sürenin sonunda mesafeyi ne kadar ihlal ettiğiniz, daha çok nerelerde bulunduğunuz ya da kimlerle görüştüğünüzün haritası çıkartılabiliyor. Günün sonunda yapılan ürün adedi gibi mesafeye ne kadar uyduğunuzun skoru çıkarılıyor. İşveren sonucu dilediği gibi yorumlayabilir; işçinin “iş güvenliğini tehlikeye düşürdüğü” iddia edilebilir ve patron tarafından bunun gereği yerine getirilebilir. Buradaki asıl amacın işçileri birbirinden yalıtmak, işçilerin birbiriyle bağını kesmek olduğu aşikârdır.





Bu tür uygulamalar aslında MESS’in icat ettiği yeni tür uygulamalar değil. Daha önce buna benzer bir uygulamayı Amazon hayata geçirmişti. Tuvalet molalarını kısması ve paketleme konusunda işçilere ağır kotalar getirdiği bilinen şirket bu baskıları daha da ileriye taşımıştı. İşçilerin el hareketlerini izleyen “elektronik bileklik” ya da “kelepçe” kullanmaya başlamıştı. Böylelikle çalışanların el hareketleriyle stoklardaki ürün arasındaki ilişkinin izlenebilmesi kolaylaşmış olacaktı. TOT yani “time off task” yani “boşa harcanan zaman” uygulaması işçilerin performansının ölçülegeldiği bir uygulamaydı. Bu uygulamayla işçinin ürün paketlemediği süre toplanıyor; belli bir süre aşıldığında işçi işten atılabiliyor. Patronlar işçileri daha fazla nasıl çalıştırabilirim üzerine düşünüyor ve bunun formüllerini birbirlerinden öğreniyorlar. Üretimin hiçbir şekilde kesintiye uğramaması için çeşitli önerilerde bulunuluyor ve uygulamalar hızla hayata geçiriliyor. MÜSİAD’ın önerdiği çalışma kampları da buna dâhildir. Son dönemde yasaklarla birlikte tamamen izole üretim üsleri oluşturuluyor. İşçiye iş ve ev dışında başka bir hayat alanı bırakılmamak isteniyor, sendikaların, derneklerin çalışmaları bu nedenle engellenmek isteniyor. İşçi sadece çalışsın, bütün yaşamı bundan ibaret olsun isteniyor.





Yapay zeka, Endüstri 4.0, Toplum 5.0 olarak parlatılan teknolojik ilerlemeler bu düzende özellikle örgütsüz, sendikasız ve bu anlamıyla güçsüz olan emekçiler için koşulların iyileşmesi ya da ilerleme anlamına gelmiyor. “Süper akıllı toplum” olarak da ifade edilen Toplum 5.0 çeşitli “çözüm önerileri” getiriyor. Ekonomik kalkınmayı dengeleme ve sosyal sorunları çözme şiarıyla ön plana çıkarılan, daha önce “karanlık fabrikalar” olarak tanımlanan insansız üretim yapan fabrikaların insanlık ve dünyamız adına çok sevindirici olduğu iddia ediliyor. Yaşanan örnekler bizlere gösteriyor ki bu ilerlemeler bugün insanlık için değil ama sermayedarlar için kârlarına kâr katmak açısından mutluluk vericidir. Teknolojik ilerlemeler bugün toplumun genel çıkarlarına değil sermayeye hizmet ettiğinden her ilerleme, üretenlerin çalışma koşullarını daha da kötü hale getirebiliyor. İş saatlerinin kısaltılması şöyle dursun çalışma saatleri uzayıp reel ücretler düşebiliyor. Bu tür uygulamalarla da işçilerin her anı kontrol edilmeye çalışılıyor, işçileri adeta robota dönüştürmeye gayret ediyorlar.





Teknolojilik ilerlemeler insanlığa başka türlü bir dünya olabileceğini gösteriyor. Daha az işçiyle uzun saatler çalışmak yerine herkesin çok kısa periyotlarla çalıştığı, üretim araçlarının gelişimiyle bu periyotların daha da kısaldığı bir üretim biçimi olanaklı. İddia edildiği gibi gerçekten emekçilerin sağlığı düşünülüyorsa MESS-Safe türü uygulamalar yerine yapılabilecek çok daha temel şeyler vardır. Virüs karşısında korunabilmek için vücut direncinin yüksek olması gerekir. Bu bilinen bir gerçektir. Bunun için de çalışma saatlerinin düşürülmesi ve işçilerin düzgün beslenebilmesi adına ücretlerin yükseltilmesi gerekir. “Virüs saldırısı altındayız” diyenler elbette buna karşı en etkili silaha sahip olmak gerektiği fikrine katılacaklardır. Köle gibi çalışıyorsak, elimizde avucumuzda hiçbir şey yoksa ya da birilerinin iddia ettiği gibi kuru ekmekle karnımızı doyurarak virüsün karşısında duramayız. Sermayenin saldırısına karşı yanıt da benzer şekilde olabilir. Nasıl ki virüs sıklıkla ifade edildiği gibi toplumsal bir sorunsa ve buna karşı da toplumsal olarak durulabilirse, aynı şekilde sermayenin saldırılarına karşı da örgütlü olarak durabilir ve bu saldırıları boşa çıkartabiliriz. (Kaynak)


Devamı

Sermaye Medyasına Mahkûm Değiliz!


Gebze’den bir işçi-öğrenci





İnsanlığı nefessiz bırakan, her yönüyle çürümüş bir sistem olan kapitalizm artık sadece yalanla ve baskıyla ayakta kalabiliyor. Sermayenin emrindeki medya bizi kendi gerçekliğimizden koparmak için durmaksızın yalan üretiyor. Aylardır bir salgın hastalığı sanki dünyanın sonu gelmişçesine ölüm tabloları gösteren televizyonlar; işten atılan, açlığa mahkûm edilen yüz milyonlarca insanın ne şartlar altında yaşadığına yer bile vermiyor. Geçtiğimiz günlerde sermaye medyasının bu zihniyetini yansıtan bir habere denk geldim ve sizinle paylaşmak istedim.





İnsanlığı nefessiz bırakan, her yönüyle çürümüş bir sistem olan kapitalizm artık sadece yalanla ve baskıyla ayakta kalabiliyor. Sermayenin emrindeki medya bizi kendi gerçekliğimizden koparmak için durmaksızın yalan üretiyor. Aylardır bir salgın hastalığı sanki dünyanın sonu gelmişçesine ölüm tabloları gösteren televizyonlar; işten atılan, açlığa mahkûm edilen yüz milyonlarca insanın ne şartlar altında yaşadığına yer bile vermiyor. Geçtiğimiz günlerde sermaye medyasının bu zihniyetini yansıtan bir habere denk geldim ve sizinle paylaşmak istedim.





Muğla’da bir pizzacıda kurye olarak çalışıyordu İlker Özer. Gelen siparişi teslim etmek üzere yola çıktığında saat 22.00’yi geçiyordu. Yapımı henüz tamamlanmamış inşaat halindeki binaya giderken gerekli aydınlatmanın yapılmadığı, etrafının kapatılmadığı 5 metre yüksekliğindeki havalandırma boşluğundan aşağı düştü. İki kolunun ve bacağının kırıldığı bu kazadan neyse ki sağ kurtuldu ancak buna bile sevinemedi. Çünkü koronavirüse yakalanmıştı ve hakkında karantinayı ihlal etmekten ceza kesildi! Sermaye medyası bu detayı “ilginç” bulmuş olacak ki haberi şöyle paylaşma gereği duymuş: “Bodrum’da apartman boşluğuna düşen kurye koronavirüs çıktı: 4 itfaiyeci karantinada”!





Güvenlik önlemleri alınmamasına, gerekli denetimlerin yapılmamasına, işçinin yaralanmasına söyleyecek bir şeyi olmayan sermaye medyası, konu işçinin virüs taşıması olduğunda bunu haber değeri olarak görüyor. Bu yaklaşım bize ne kadar tanıdık geliyor değil mi? İşyerlerinde dipdibe çalışan işçilerin molalarda bir araya gelmesine karşı çıkan, iyi beslenmenin ve bağışıklık sisteminin öneminden bahsedip işçileri açlık sınırında yaşamaya mahkûm eden patronların zihniyetidir bu. Dün “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” diyenlerin, bugün “kuru ekmek yiyorsa aç değildir” diyenlerin zihniyetidir.





Kardeşler, boşuna denmemiştir; “medya sahibinin sesidir”. Dönüp bir bakalım etrafımıza: İzlediğimiz haberler, diziler, takip ettiğimiz gazeteler, dergiler kimin sesini yansıtıyor? Kimin eliyle hazırlanıp ekranlara çıkartılıyor? Bugün işçilerin en çok takip ettiği medya kanalları bizleri fabrikalarda, inşaatlarda iliklerimize kadar sömüren patronlara, holdinglere aittir. Bu yüzden geçim sıkıntısı çeken, kiralarını, faturalarını ödeyemeyen, hakları için haykıran işçilerin sesini duymaz, ekranlara taşımazlar.





Ancak bizim de sesimizi duyuran, bize ait bir basınımız var: İşçi Dayanışması gazetesi! Sermaye medyasının yalanlarına karşı bize kendi sınıf gerçekliklerimizi gösteren gazetemiz, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kurma mücadelesinde yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. Gazetemizin başyazısında denildiği gibi: İnsanlığa nefes aldırmayan sömürü düzenine de medyasına da mahkûm değiliz!


Devamı

İşçiler Virüsü Bahane Edip İşten Kaçıyormuş!


Ankara’dan UİD-DER’li işçiler





Covid-19 salgını bahane gösterilerek tüm dünyada işten atmalar, buna bağlı olarak da yoksulluk arttı. İşyerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin tamamen ihmal edilmesi, uzayan iş saatleri, düşürülen ücretler halen çalışmakta olan işçilerin çalışma koşullarını daha da ağırlaştırdı. Bu durum işçi ve emekçilerin bağışıklık sistemini etkiledi ve bulaşıcı hastalıklara daha açık hale getirdi. Bir yandan patronlar “pandemi var, işlerimiz etkilendi, ayakta kalmak için masrafları kısmak zorundayız” diyerek işçilerin haklarına azgınca saldırdı diğer yandan Türkiye dâhil tüm dünyada patronların serveti arttı. Ama gelin görün ki işçilerin sırtından servetlerine servet katan patronlar, yeri geldikçe işçileri salgına karşı gerekli önlemleri almayıp hastalanarak üretimi aksatmakla suçlamayı ihmal etmiyorlar.





Covid-19 salgını bahane gösterilerek tüm dünyada işten atmalar, buna bağlı olarak da yoksulluk arttı. İşyerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin tamamen ihmal edilmesi, uzayan iş saatleri, düşürülen ücretler halen çalışmakta olan işçilerin çalışma koşullarını daha da ağırlaştırdı. Bu durum işçi ve emekçilerin bağışıklık sistemini etkiledi ve bulaşıcı hastalıklara daha açık hale getirdi. Bir yandan patronlar “pandemi var, işlerimiz etkilendi, ayakta kalmak için masrafları kısmak zorundayız” diyerek işçilerin haklarına azgınca saldırdı diğer yandan Türkiye dâhil tüm dünyada patronların serveti arttı. Ama gelin görün ki işçilerin sırtından servetlerine servet katan patronlar, yeri geldikçe işçileri salgına karşı gerekli önlemleri almayıp hastalanarak üretimi aksatmakla suçlamayı ihmal etmiyorlar.





Kocaeli Gebze Organize Sanayi Bölgesi Başkanı Vahit Yıldırım, geçtiğimiz günlerde koronavirüsün üretime etkileriyle ilgili çeşitli açıklamalar yaptı. Koronavirüsün Gebze OSB’de üretimi etkilemediğini, fabrikaların ara vermeden çalıştığını hatta geçen seneye göre hem ihracatta hem de ciroda artış yaşandığını söyledi. Salgın sürecinde gerekli önlemleri en baştan alarak süreci iyi yönettiklerini ileri sürdü. Yıldırım bazı işçilerin “karşı komşumda korona çıktı” diyerek istirahat aldığını, bunun da üretimi etkilediğini söyleyerek Gebzeli işçilere iftira atmakta da beis görmedi.





Yıldırım aynı konuşmada Gebze OSB’de çalışan işçilerin %15’inin koronavirüs testinin pozitif çıktığını söylüyor. Biz bundan şunu anlıyoruz: Dünya çapında bir salgın hastalık yaşanırken, bütün araçlar kullanılarak “evde kalın” çağrıları yaparken, Gebze OSB’de işçiler koronavirüse rağmen ve belki daha az sayıda çalışmış ama geçen yıla göre daha fazla üretim yapmışlar. Yani işçiler koronavirüs salgınını bahane edip çalışmaktan kaçmamışlar. Aksine patronlar, salgın hastalık varken hem de o salgını bahane ederek işçileri daha fazla çalıştırmışlar.





Siyasi iktidar işçilerin grevlerine, direnişlerine, yürüyüşlerine, eylemlerine azgınca saldırıyor. İktidar sözcüleri ardı ardına koronavirüs karşısında emekçi sınıfların düşürüldüğü çaresizliği inkâr eden açıklamalar yapıyor. İşçilerin örgütsüzlüğü patronlar sınıfına hem işçi sınıfının haklarını gasp etme hem de bu tarz sinir uçlarına dokunacak açıklamalar yapma cüreti veriyor.





Yıllar önce kıdem tazminatının gaspı gündemdeyken Ankara Sanayi Odası Başkanı da bir televizyon programında benzer bir açıklama yapmıştı. Kıdemi yüksek olan işçilerin işverenin onlara ödeyeceği yüksek tazminat nedeniyle işten atılmayacaklarına güvenerek çalışmadıklarını söylemişti. Patronların tıyneti hep aynıdır. Onların tüm kârlarını üretenin, sermayelerini büyütenin işçiler olduğunu çok iyi bilirler. Üzerlerinde oturdukları servetlerin asıl sahiplerinin işçiler olduğunu çok iyi bilirler. Tam da bunun için işçiler bunun farkına varıp hakkı olanı söke söke almasın diye her türlü durumu kendi çıkarlarına yontmaya çalışırlar. İşçileri aşağılamaya, suçlamaya kalkarlar.





Bütün bunlara verilecek cevabımız var. Onlara gücümüzü göstermek. Gücümüz de birliğimizden geldiğine göre her türlü korkutma, ayrıştırma çabalarına inat birleşelim, örgütlenelim. Bu dünyanın kaç bucak olduğunu patronlar sınıfına gösterelim. ( Kaynak )


Devamı

Milyonlarca işçi, köylü direniyor: Hindistan Kasım 2020


Hindistan, Kasım-Aralık  2020’de milyonlarca işçi, köylü ve çiftçinin direnişlerine tanık oldu. Bugünlerde de sürüyor. 





Hindu faşizmi, Türkiye’dekinin “ayna yansıması “gibidir. Narendra Modi on yıl sonra başlattı; aradaki farkı da kapatıyor. Bugünlerde patlak veren halk direnmesi bizleri de heyecanlandıracak özellikler taşıyor.  





Öğrendiklerimi okurlarımla paylaşmak istedim.  





250 milyon işçi grevde… 





Hindistan’da 10 sendika ve emekçi örgütü 26 Kasım 2020 için genel grev kararı aldı. Grev, üç komünist partisinin, Kongre’nin ve diğer  muhalefet partilerinin örgütlü olduğu konfederasyonlar, birlikler ve “kendi hesabına çalışan kadınlar topluluğu” (SEWA) tarafından örgütlendi.  





Sendikacılar, 250 milyon işçinin greve katılacağını bekliyordu. Gelişmeleri izleyen JACOBIN dergisi sonucu, “galiba tarihin  en büyük grevi” olarak nitelendirdi. Katılımın çok yaygın olduğu; 26 Kasım’da Hindistan’da hayatın büyük ölçüde durduğu haberleştirildi.





Eylül’den bu yana sendikal muhalefet çeşitli eylemlerle ve son olarak 26 Kasım’da iktidara taleplerini iletiyordu. Tespit edebildiklerimi sıralayayım:  İşgücü piyasalarını esnekleştiren  (örneğin günlük çalışma süresini 8 saatten 12 saate çıkaran) yasal düzenlemelerin geri çekilmesi; gelir vergisi ödemeyen her haneye altı ay boyunca 7500  rupi (yaklaşık 100’er dolar)  nakit ödenmesi; ihtiyaç sahibi ailelere ayda 10 kilo pirinç dağıtımı; özelleştirmelere son verilmesi; kamuda erken emekliliğin durdurulması; emeklilik haklarını aşındıran  düzenlemelerin iptali; salgın nedeniyle gerçekleşen istihdam, ücret kayıplarının telafisi… (The Wire, 28 Kasım; JACOBIN, 1 Aralık) 





Bu genel grevin Hindistan sınıf mücadeleleri açısından önemli bir boyutu da var: Hindistan nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfı ve köylülük arasında sembolik dayanışmanın ötesine giden bir eylem ittifakı başlattı. Bu “ittifak”, bir anlamda Modi iktidarı tarafından tetiklenmişti.  Bu iki sınıfın Hindistan’daki geçmiş kazanımlarını tırpanlayan dört yasanın aynı tarihte (Eylül’de) parlamentoya getirilmesi ile…  





Nitekim 26 Kasım grev çağrısı, “neoliberal tarım reformu”nun geri çekilmesini ve kırsal bölgelerde istihdam garantisi uygulamalarının genişletilmesini de talep ediyordu. Hindistan çiftçi örgütleri birleşik cephesi (AIKSCC) de genel grevi desteklediğini duyurdu.





26 Kasım genel grevi, hızla, yaygın bir köylü / çiftçi hareketini de başlattı. 





Köylüler Yeni Delhi’yi kuşatıyor





Genel grevle aynı tarihte, Yeni Delhi’ye yakın eyaletlerin (Punjab ve Haryana’nın) köylü, çiftçi örgütleri “direnme” ilan etti. Yaklaşık 50.000 emekçi, 1200 traktörlü bir konvoyla ve yürüyerek başkente akmaya başladı. 





Yeni Delhi güvenlik güçleri köylüleri kent girişinde durdurmaya çalıştı; başaramadı. Valilik, eylemcilere kent sınırları içinde, boş bir alan tahsis etti;  gidenler oldu; ama büyük kalabalık kent girişlerine, kadınlar, çocuklarla birlikte yerleşti; açık hava kampları oluşturuldu; 





Güney eyaletlerinden katılanlarla birlikte Hindistan başkenti, girişleri kapatan çiftçiler tarafından (BBC’nin ifadesiyle) “kuşatma altına alındı.” Toplamın yüzbinlere ulaştığı tahmin ediliyor.





kb




Modi, ilk başta çiftçilerle müzakereyi reddetti. “Kuşatma”, dünya kamuoyunun da dikkatini çekince  Tarım Bakanı’nı görevlendirdi. Eylemleri önce, “muhalefetin ve provakötörlerin  eseri” olarak   nitelendiren Bakan, direnme sertleşince, açlık grevleri başlayınca  “sınırlı revizyonlar” yapılabileceğini söyledi.  Çiftçi temsilcilerinin yanıtı, “yasalar tümüyle geri çekilsin” oldu. (The Wire, 5 Aralık; BBC News ve World Socialist Web Site, 8 Aralık; TeleSur, 14 Aralık).





Yüzbinlerce emekçiyi Yeni Delhi kapısına yığan “reform” üzerinde duralım.





“Tarımsal reform”: Türkiye’ye yabancı değil… 





Hindu faşizmi Türkiye örneğini on yıl geriden izlemektedir; baskı yöntemleri bakımından aradaki farkı kapatmaktadır. Ama köylüğü sarsan “neoliberal reform” geç başlatıldı. Kritik tarihler Türkiye’de 2000, Hindistan’da 2020… 





“Köylü” ve “çiftçi” terimlerini geçişli olarak kullandım. Hindistan açısından piyasa için üretim yapan; bir hektarı aşmayan kendi toprağını aile emeği ile işleyen 110 milyonluk bir emekçi sınıftan söz ediyoruz. Mevsimine göre ücretli emek kullanımı da söz konusu. Bunlar, bugünlerde Delhi’yi kuşatan küçük, orta çiftçilerdir. Aşağıda yer alan milyonlarca topraksız köylü, yukarıda büyük toprak sahipleri de eklenirse, tarımsal yapı kabaca özetlenmiş olur. 





Türkiye’de 2000’e, Hindistan’da 2020’ye kadar piyasa için üretim yapan köylülük, uluslararası piyasaların tarımsal ürünleri etkileyen dalgalanmalarına, olumsuz eğilimlerine karşı destekleme politikalarıyla korundu. Tarımda “yeşil devrim” sonrasında, Hindistan, “kendisini besleyebilen bir ülke” oldu. 





1980 sonrasında Özal dönemi Türkiye’de desteklemeye ayrılan kamu kaynaklarını kıstı. Bu kayıplar 1989 sonrasında telafi edildi. Hindistan’da iktidarın gediklisi Kongre Partisi’nin neoliberal reformlara yöneldiği dönemler oldu; ama, tarımsal destekleme büyük ölçüde korundu. 





Kritik dönemeç Türkiye’de 2000’de IMF ve Dünya Bankası (DB) programlarıyla başladı. “Tarımsal reform programı” için DB’ye bir “niyet mektubu” sunan tek ülke (galiba) Türkiye’dir. Oğuz Oyan’ın özlü bir bilançosu var1. Sonucu 2020 ortamında gözlüyoruz: Türkiye tarımının artan dış bağımlılığı, ülkeyi besleyememesi, yoksullaşan köylülüğün giderek tarımdan kopması… 





Hindistan’ın tarımsal reformu





Modi’nin Hindistan tarımına getirmeye kalkıştığı “neoliberal reformu”, iki solcu iktisatçı, Prabhait Patnaik ve Jayati Ghosh değerlendiriyor.





Prabhat Patnaik,  IDEAS sitesinde yayımlanan yazılarında tarım reformu ve sonrasıyla ilgili iki vurgulama yapıyor. 





28 Ekim  tarihli yazı, bir ay önce parlamentodan geçen tarım reformunu, “emperyalizmin gündemini içeren yasalar” olarak nitelendiriyor. Bu yasalar “kamu garantili destekleme fiyatlarını devre dışı bırakacak; milyonlarca küçük köylüyü piyasaların, ticaret sermayesinin insafına terk edecektir.”  Emperyalizmin Hindistan gibi ülkelerde tarımı ihraç ürünlerinde uzmanlaşmaya yönlendirme tasarımı da, Patnaik’e göre bu yasaların bir sonucu olacak; Hindistan gıdada dışa bağımlı bir dönüşüme sürüklenecektir.





Patnaik, 30 Kasım tarihli yazısında ise, 26 Kasım 2020 genel grevinin, Hindistan halkının  sermayeye  karşı direnmesini siyasete taşıyan yeni bir başlangıç olabileceğini umuyor.  Benzer bir sınıfsal direnme, 2019 seçimleri arifesinde patlak vermiş; Modi, bu konjonktürü İslamcı teröre ve Pakistan’a karşı başlattığı milliyetçi bir  karşı saldırı ile etkisiz kılmış; seçimi kazanmıştı. Patnaik iyimserdir: 26  Kasım’da patlak veren sınıf mücadelesi Modi iktidarını sarsabilecektir. 





Jayati Ghosh’un yazısı, “Çiftçiler ile Hindistan devleti karşı karşıya” başlığı taşıyor (Project Syndicate, 11 Aralık). “Çiftçilerin çıkarına” iddiasıyla parlamentoya getirilen üç yasanın özü, tarımsal ürünlerin ticaretini serbestleştirmektir. Kamu denetiminin, destekleme alımlarının  etkisizleştirmesi çitçinin eline geçen fiyatları düşürecek; sözleşmeli çiftçilik yaygınlaşacak; Hint tarımı  uluslararası ticarî  sermayenin denetimi altına girecektir. En sert etkilenenler küçük ve marjinal çiftçiler olmak üzere… 





Yirmi yıl önce 2000-2002’de, Türkiye tarımını da kapsayan “neoliberal şok”un siyasal sonucu (aynı programı sonraki yıllara taşıyacak olan) AKP’nin iktidara gelmesi oldu. Hindistan’da 2020’de işçi ve köylü sınıfları benzer bir “neoliberal şok” ile karşı karşıya kalıyor; tepkilerini milyonları kapsayan bir genel grevle; başkenti kuşatan  yüzbinlerce emekçi ile gösteriyorlar.





Orada da kritik soru aynıdır: Meydanlara taşan  halk muhalefeti, siyasal örgütlenme içinde iktidara yürüyebilecek midir? Veya, bir kere daha, egemen sınıfların denetimi altına sürüklenecek ve etkisizleşecek mi?  





Korkut Boratav -  sol.org.tr
 





  • 1.Oğuz Oyan, "Tarımda IMF-DB Gözetiminde 2000'li Yıllar", İzzettin Önder'e Armağan, Sav Yayınları, 2011

Devamı

AYM, “Sendikal Eylem Temel Haktır” Dedi

Eğitim Sen’in düzenlediği sendikal etkinliğe katılan, KESK’e bağlı sendikaların üye ve yöneticilerinin, 2009 yılında gözaltına alınıp yaklaşık 6 ay sonra tahliye edildiği davada, İzmir 12. Ağır Ceza Mahkemesi sendikacıların mahkûmiyetlerine karar vermiş, karar Yargıtay tarafından onanarak kesinleşmişti.

Sendikacıların toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkı başta olmak üzere bazı temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiği iddiası ile Genel Merkez Hukuk Büromuzca Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunulmuştur.

Anayasa Mahkemesi 18.06.2020 tarihli ve 2017/27572 sayılı, 21 Temmuz 2020 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan kararıyla, mahkûmiyet kararı verilmesini toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlali kapsamında değerlendirmiş; ihlalin mahkeme kararından kaynaklandığı tespiti ile sendikacıların yeniden yargılanmasına karar vermiştir.

Devamı

TÜİK işsizliğin azaldığını iddia etti, DİSK-AR gerçek verileri açıkladı: “Türkiye tarihinin en büyük iş ve istihdam kaybı!”

TÜİK işsizliğin azaldığını iddia etti, DİSK-AR gerçek verileri açıkladı: “Türkiye tarihinin en büyük iş ve istihdam kaybı!”

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Nisan ayı işsizlik verileri açıkladı. Geçen yılın aynı dönemine göre işsizliğin 427 bin kişi azaldığını iddia eden TÜİK, 3 milyon 775 bin kişinin işsiz olduğunu söyledi.


DİSK-AR TÜİK verilerini yalanladı TÜİK, Nisan ayı işsizlik verilerini açıkladı. Geçen yılın aynı dönemine göre, 15 ve daha yukarı yaştaki işsiz sayısının 427 bin kişi azalarak 3 milyon 775 bin kişi olduğunu iddia etti. İşsizlik oranının ise 0,2 puanlık azalış ile yüzde 12,8 seviyesine gerilediğini belirtti. “Türkiye tarihinin en büyük iş ve istihdam kaybı!” TÜİK’in verilerinin ardından açıklama yapan DİSK-AR, TÜİK verilerini yalanladı.

Türkiye tarihinin en büyük istihdam kaybının yaşandığını belirten DİSK-AR, pandemi döneminde geniş tanımlı işsiz sayısı ve iş kaybının 17 milyon 722 bine ulaştığını ifade etti.”Covid-19 nedeniyle eşdeğer istihdam kaybı ve yeni işsiz sayısı 10,7 milyon oldu” dedi. İşsizlik oranı yüzde 52 Revize geniş tanımlı işsizlik ve iş kaybı oranı yüzde 52 olduğunu belirten DİSK-AR, istihdamın 28,2 milyondan 25,6 milyona, işbaşında olanların sayısı 27,5 milyondan 20,4 milyona, haftalık ortalama çalışma süresinin ise 44,6 saatten 39,5 saate düştüğünü açıkladı.

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından kullanılan eşdeğer tam zamanlı iş kaybı yönetimini kullanarak bu verilere ulaştıklarını belirten DİSK-AR ayrıntılı raporun paylaşılacağını duyurdu.

Kaynak: Sendika.Org
Devamı

TARIM ORKAM-SEN:SALGINA KARŞI BİRLİKTE MÜCADELE ETMEK ŞART.!

Ciddi bir sağlık tehditti olan Koronavirüsün (covid-19) yayılmasında Neo-liberal
politikaların yarattığı Savaş, Yoksulluk ve Göç kadar Sağlıksız Tarımsal üretim, Sağlıksız Kentleşme, Ekolojik tahribat, İklim krizi ve yetersiz/sağlıksız Gıda sorunu da ciddi anlamda etkili olmuştur.

Ormanların ve doğal yaşam alanlarının tahrip edilmesi canlıların doğal yaşam alanlarını değiştirmeye zorlamakta, bu da enfeksiyon etkenlerinin yaygınlaşmasına neden olmaktadır. Nitekim belirli bölgelere özgü kabul edilen patolojilerin farklı bölgelerde görülmesi, enfeksiyon taşıyan canlıların sayı ve davranışlarındaki farklılaşmalardan dolayı olmaktadır. Diğer yandan iklim krizi, doğa olaylarının sıklığı ve şiddetinde değişikliğe neden olmakta ve biyoçeşitliliğin azalmasına yol açmaktadır. Bu olumsuzluklar salgın hastalıkların seyrinde ve sayısında farklılaşma yaratmakta ve “insan-hastalık” etkileşimini değiştirmektedir.

Ekoloji düşmanı politikalarda ısrar edilirse, bugünkine benzer salgın hastalıkların önümüzdeki yıllarda da halk sağlığını tehdit etmeye devam edeceği gün gibi ortadadır.

Diğer yandan, halk sağlığında sadece insanlara odaklanmak eksik ve hatalı bir yaklaşımdır. Hiçbir salgın/hastalık doğa ve çevreden bağımsız değildir. Enfeksiyon hastalıkları ile mücadele konusunda hayvan ve çevre sağlığı başta olmak üzere doğada bulunan her canlının sağlığıda gözönüne alınmalı; Çevre bilimciler, Veteriner hekimler, bitki sağlığı uzmanları ve Biyologlar gibi farklı bilim dallarından uzmanlar ile işbirliği içinde olunmalı, alandaki Sendikalar, Odalar ve Demokratik Kitle Örgütleri ile birlikte hareket edilmelidir.

Ancak Gerek hükümetin geçen hafta açıkladığı tedbir paketinden, gerek dün Batman, Lice, Eğil, Silvan ve Ergani Belediyelerine kayyum atanmasından anlaşılıyor ki , siyasi iktidar hala işin sağlık ve insani boyutundan çok siyasal hesaplarını ve önceliklerini esas almaktadır.

Bilindiği üzere tedbir paketin içinde; Patrona, Sermayeye, Tüccara teşvik, af, erteleme, yeni fon kaynakları, Çiftçiye, üreticiye, Yoksul Halka ise yeniden borç sarmalı, hak değil yine vicdana ve acımaya dayalı yardım, sabır ve dua var. Bu yaklaşım çözüm olamayacağı gibi, kaosun daha derinleşmesine sebep olur.Salgının çok daha vahim sonuçları ile karşı karşıya kalmamak için şu acil tedbirlerin alınması gerekmektedir.

• Salgın hastalıkla bütüncül, şeffaf ve tutarlı bir mücadele yürütülmeli,
• Sağlık, Gıda, İlaç, Temizlik, Enerji ve İletişim alanında çalışanlar asgari sayıda dönüşümlü çalışmalı, diğer tüm çalışanlar ücretli izne ayrılmalı,
• Halk sağlığı açısında çalışma zorunluğu olan herkese Yemek, Güvenli ulaşım, koruyucu malzeme verilmeli ve uygun çalışma saatlari sağlanmalıdır,
• İşyerleri rutin olarak dezenfekte edilmeli,
• İsteyen herkese ayrımsız virüs testi yapılmalı,
• Halk sağlığı direk ilgilendiren haksız/hukuksuz bir şekilde KHK lerle ihraç edilen Başta Veteriner, Gıda ve Bitki Uzmanları olmak üzere tüm Tarım Emekçileri hemen işlerine iade edilmelidir.
Defalarca söyledik tekrar ediyoruz! Doğaya dokunmayın, talan etmeyin, kirletmeyin! Ölü bir gezegende hiç kimse için sağlıklı bir yaşam olmaz. Şimdi öncelikle acil önlemler hayata geçirilmeli ve bu salgın en az hasarla atlatılmaya çalışılmalı, daha sonra orta ve uzun vadede bu felaketten dersler çıkarılarak olası salgınlara karşı tedbirler birlikte geliştirilmelidir.
Basına ve Kamuoyuna duyurulur.
Devamı

NesKo maden işçileri kazandı: 7 günlük direnişin ardından talepleri kabul edildi

Çanakkale’nin Yenice ilçesinde bulunan NesKo Madencilik işçilerinin direnişi 7. gününde kazanımla sonuçlandı. Madencilerin tüm talepleri kabul edildi.

Çanakkale’nin Yenice ilçesinde bulunan NesKo Madencilik işçileri 26 şubatta başlayan direnişi 3 Mart gecesi sonlandırdı. Kendilerini madene kapatarak direnişe başlayan, sosyal ve ekonomik sorunlarının çözümünü talep eden NesKo işçilerinin eylemi kazanımla sonuçlandı. İşçi sağlığı ve iş güvenliğinin sağlanması, birikmiş maaşlarının ödenmesi, sendikal özgürlük talepleri ile yerin 140 metre altına kendilerini kapatan madenciler yapılan görüşmelerin ardından y

erin atından çıktı. Çanakkale Valisi Orhan Tavlı ile görüşen ve taleplerinin karşılanması noktasında kefil olduğunu söylemesinin ardından maden ocağındaki eylemi sonlandırma kararı aldı.

DİSK’e bağlı Dev Maden-Sen’den yapılan açıklamada; “NesKo maden işçilerinin direnişi 7. günde kazanımla sonuçlandı. NesKo maden isçilerinin direnişi bugün yapılan etkinliğin ardından kaymakamın yeniden yeraltındaki işçi arkadaşların temsilcileri ile görüşüp işçi alacaklarının bugün ödemesi yapılan Ocak ayı maaşı ile birlikte önemli bir kısmının ödendiğini geriye kalan alacaklardan şubat ayı maaşı kıdem tazminatı vb. alacakların da bir ay içerisinde ödeneceğini söyleyerek bu sözün takibini Çanakkale valisi ve yetkili bakanların yapacağını belirtmiştir. Direnişteki arkadaşlarımız bu taahhüdü teminat sayarak direnişi sonlandırma kararı almışlardır. Yeraltından çıkan arkadaşlarımız sağlık kontrolü için hastaneye gittiler. Sendika olarak bu sürecin sonuna kadar takipçisi olacağımızı belirtiyoruz” dendi.

NesKo Maden İşçilerinin direnişi 7. Gününde kazanımla sonuçlandı.
HAKLARI İÇİN MÜCADELE EDİP KAZANANA SELAM OLSUN. pic.twitter.com/OmNTDg9XP1

— DİSK/DevMadenSen (@DSKDevMadenSen) March 4, 2020

Sendika.Org

Devamı

‘Sendikal faaliyetlerden suç üretiliyor’

Sendikal örgütlemenin önündeki engellerin 12 Eylül dönemine dayandığına dikkati çeken Dev Yapı-İş Genel Başkanı Özgür Karabulut, sendikal faaliyetlerden suç üretilmeye çalışıldığını söyledi.Ekonomik İşbirliği ve Kalkına Örgütü (OECD) verilerine göre Türkiye, sendikal örgütlenmenin en düşük olduğu ülkeler arasında yer alıyor. OECD’nin açıklamalarına göre, İzlanda’da sendikal örgütlülük oranı yüzde 86 iken, bu oran resmi açıklamalara göre Türkiye’de yüzde 13,9. Türkiye’de sendikal örgütlülüğün bu kadar düşük olmasının sebeplerinden birinin yüzde 1 işkolu barajı olarak gösterilirken, sendika yöneticileri durumun iktidarın ve patronların baskılarından kaynaklandığını belirtiyor.Sendika üyesi işçilerin işten çıkarılması gibi baskıların yanında bir de sendikacıların tutuklanması bir diğer baskı unsuru. Sendika yöneticileri ve üyelerinin tutuklanması 12 Eylül darbesinin öncesine dayanıyor. O dönem özellikle Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) üye ve yöneticileri sık sık gözaltı ve tutuklama ile karşı karşıya kaldı. Yine 12 Eylül döneminde DİSK kapatılarak, Genel Başkanı Abdullah Baştürk ve 52 yöneticisi hakkında idam istemiyle dava açıldı. Abdullah Baştürk ve diğer yöneticiler uzun süre tutuklu kaldı.Günümüzde de birçok sendika yöneticisi tutuklu bulunuyor. Devrimci Yapı, Yol ve İnşaat İşçileri Sendikası (Dev Yapı-İş) Genel Sekreteri Nihat Demir, Genel Hizmetler İşçileri Sendikası (Genel İş) Ağrı Şube Başkanı Ersin Erincik, Devrimci Tekstil İşçileri Sendikası (Dev Tekstil) Çorlu temsilcisi ve sendika üyesi işçiler tutuklanan sendikacılardan bir kaçı.

‘Faaliyetlerimizden suç üretiliyor’

Sendikal örgütlenmenin önündeki engellerin 12 Eylül döneminden bu yana süregeldiğini belirten Dev Yapı-İş Genel Başkanı Özgür Karabulut, demokrasinin rafa kaldırılmasının tüm muhalefeti etkilediği gibi sendikal alanı da etkilediğini ifade etti. Sendikal örgütlenmenin önünde engeller olduğunu, tutuklamanın da bunun bir parçası olduğunu kaydeden Karabulut, 3’üncü Havalimanı şantiyesindeki eylemden sonra kendisinin ve 36 işçinin tutuklandığını hatırlattı. Kasım ayında ise sendikanın Genel Sekreteri Nihat Demir’in tutuklandığını aktaran Karabulut, “Tüm faaliyetlerimizden suç üretmeye çalışılıyor. Dosyasına baktığımızda devletin kendi hukukuna göre bile suç vasfı taşıyan bir şey yok. Arkadaşımız sendikal alanda yapması gereken işleri yaptığı için tutuklandı” dedi.

‘Güneş balçıkla sıvanmaz’

Nihat Demir’in ilk mahkemede serbest kalacağına inandığını belirten Karabulut, sendikacıların bu yöntemlerle korkutulmaya çalışıldığını söyledi. İşçilerin örgütlü olduğunda devletin yasalara uymak zorunda kalacağını dile getiren Karabulut, “İşçi örgütlü ise sadece iş yerinde değil toplumsal sorunlara da duyarlı olup buraya da tepki verebilir. Sistem işçilerin hiçbir yerden nefes almasını istemiyor. Bugün siyasi partilere, gençlik örgütlerine, demokratik kitle örgütlerine de kendisine dair bir muhalefet gelişmesini istemediği için her türlü baskıyı uyguluyor. Ama güneş balçıkla sıvanmaz. Mahkeme günü belli olduğunda hem demokratik kamuoyuna hem de inşaat işçilerine çağrı yaparak mahkemeyi sahiplenmeyi gerçekleştireceğiz. Arkadaşlarımızın serbest bırakılmasını sağlayacağız” diye belirtti.

‘Kürt sorunu turnusol kağıdı’

Nihat Demir’in tutuklanmasına sessiz kalınmasını Halkların Demokratik Partisi (HDP) Gençlik Meclisi operasyonu çerçevesinde tutuklanmasına bağlayan Karabulut, toplumun Kürt sorunu konusunda terörize edilerek baskı altına alındığını kaydetti.“Bu memlekette Kürt sorunu bir turnusol kâğıdı” diyen Karabulut, şöyle dedi: “Kürt sorununa dair tutum geliştiremiyorsanız, bu noktada çözüm gücü olamıyorsanız diğer sorunların hiçbirini çözemezsiniz. Bizim inşaat iş kolunda da biraz öyle. İşçilerin ana gövdesini Kürt emekçileri oluşuyor. Eğer Kürt emekçilerinin Kürt işçilerin yaşadığı sorunları sadece emek süreci ile ilgili ele alırsanız bu sorunu çözme şansınız yok.”

Dayanışma çağrısı

Genel-İş Ağrı Şube Başkanı Ersin Erincik’in de 14 Şubat günü tutuklandığını hatırlatan Karabulut, tutuklamanın Ağrı Belediyesi ile yapılan toplu iş sözleşmesi görüşmelerinden sonra yaşandığına dikkat çekti. Meselenin özünde iktidara karşı hamle geliştirmek olduğunu söyleyen Karabulut, “Ağrı sadece belediye işçileri için değil, tekstil açısından da ucuz iş gücü cenneti haline geldi. Orada belediye işçilerinin yaratacağı bir kazanım diğer işçilere de örnek olacaktı. Bunu gördüğü için anında müdahale edip farklı bir yöntemle arkadaşlarımızı sindirmeye çalışıyorlar” diye konuştu.Tutuklu sendikacıların bir an önce serbest bırakılması gerektiğini söyleyen Karabulut, demokratik kamuoyuna da dayanışma çağrısı yaptı.

‘Yasalar hiçe sayılıyor’

Polis sorgusu sırasında Nihat Demir’e özellikle 3’üncü Havalimanı inşaatında çalışan işçilerle yaptığı telefon görüşmelerinin sorulduğunu aktaran avukat Emrah Baran ise, bu görüşmelerin suçlama konusu haline getirildiğini belirtti. Konuşmaların içeriğinin işçilerin kıdem tazminatı, işe iade davası gibi konular olduğunu ifade eden Baran, “Kendisinin yaptığı sendikal faaliyetler doğrudan kriminalize edilmeye çalışıldı. Bildiğiniz üzere kişinin sendikal faaliyetleri hem Anayasa tarafından hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi tarafından örgütlenme özgürlüğü çerçevesi kapsamında güvenceye alınmıştır. Ancak bu hak hiçe sayılmak suretiyle müvekkilimiz Nihat Demir’in yaptığı telefon görüşmeleri doğrudan örgütsel faaliyet olarak tanımlandı” dedi.

‘Herşey terör suçuna bağlanıyor’

Özellikle inşaat alanında sendikalaşmanın zor olduğunu  dile getiren Baran, şöyle devam etti: “Bu alanda gördüğüm kadarıyla patronlar devlet koruması altında. Sendikal faaliyetler, örgüt üyeliği suçu kapsamına konulmuş durumda. Ülkemizde örgüt üyeliği suçlaması belirsiz bir tanım içeriyor. Bu belirsiz tanım istediğiniz faaliyeti örgüt üyeliği suçlaması içerisinde eritmenizi, tanımlamanızı sağlıyor. Bu şekilde sendikal faaliyetler de örgüt üyeliği kapsamında konulmuş durumda. Burada asıl engellenen nokta bence sendikal faaliyetler, bunlara ket vurma bunları engelleme girişimi olarak görüyorum.”
Kaynak : 1

Devamı

“Hadi Voltran’ı Oluşturalım!”

İstanbul’dan bir işçi

1980’li yıllarda çocuk olanların iyi bildiği bir çizgi dizi vardır: “Voltran; Evrenin Koruyucusu.” Bu çizgi dizide her biri dev mekanik aslanlara, yani robotlara kumanda eden 5 genç pilotun kahramanlıkları anlatılır. Bu kahraman pilotlar, her bölümde robot aslanlar aracılığıyla amansız bir savaş yürütürlerdi. Tek başlarına alt edemedikleri düşmanları karşısında birlik olmanın verdiği güçle zafer kazanırlardı. Bunun için içlerinden birinin “Hadi Voltran’ı oluşturalım” demesi yeterliydi. Bu işaretle birleşerek tek ama çok daha güçlü bir savaşçı robota dönüşüyor, yenilmez oluyorlardı!

1980’li yıllarda çocuk olanların iyi bildiği bir çizgi dizi vardır: “Voltran; Evrenin Koruyucusu.” Bu çizgi dizide her biri dev mekanik aslanlara, yani robotlara kumanda eden 5 genç pilotun kahramanlıkları anlatılır. Bu kahraman pilotlar, her bölümde robot aslanlar aracılığıyla amansız bir savaş yürütürlerdi. Tek başlarına alt edemedikleri düşmanları karşısında birlik olmanın verdiği güçle zafer kazanırlardı. Bunun için içlerinden birinin “Hadi Voltran’ı oluşturalım” demesi yeterliydi. Bu işaretle birleşerek tek ama çok daha güçlü bir savaşçı robota dönüşüyor, yenilmez oluyorlardı!

Bu çizgi dizi, yayınlandığı yıllarda adeta efsane olmuştu. Heyecanla ekran karşısına oturan çocuklar, çoğu defa birlikte izledikleri Voltran’dan büyük haz alırlardı. O kadar güçlüydü ki hikâyenin etkisi, meselâ daldan bir yemiş toplamak istediklerinde yahut dayanışma içerisinde bir oyun oynadıklarında “hadi Voltran’ı oluşturalım!” derlerdi. “Şu işe bir el at”, “hadi beraber yapalım”, “gücümüzü birleştirelim” gibi yerleşik kalıpları kullanmak akıllara pek gelmezdi. Bunun neden akıllara gelmediği ya da Evrenin Koruyucusu sloganıyla Voltran dizisini yapanların ne mesaj vermek istediği, bu yazımızın konusu değil. Nihayetinde “Voltran oluşturmak” gayet olumlu anlama sahip bir söz öbeği…

Her halkın dilinde birlik, birleşme, dayanışma ve buradan doğan güç kavramı vardır. Meselâ “gücümüz birliğimizden gelir!” sloganını ele alalım. Bu slogan geçmiş işçi kuşaklarından bize miras kalmıştır. Sermaye sınıfının karşısına tek vücut olarak çıkmanın zorunluluğunu anlatır. Örgütlenen, birleşen ve bilinçli hareket eden işçilerin ortaya çıkardığı enerji muazzamdır. Bu enerji tek tek işçilerin gücünün aritmetik ortalamasının çok çok daha fazlasıdır. İşçilerden oluşan bir Voltran gücüdür. Geçmiş yıllarda işçilerin böyle bir gücü vardı, bugün ise yok. Zaten sorunlarımızın büyümesinin, haklarımızın elimizden alınmasının nedeni de bu değil mi?

Siyasi iktidar işsizliğin tanımını daraltarak milyonlarca insanı işsiz saymıyor. Ama buna rağmen resmi işsiz sayısı bugün 4 milyon 308 bini aşmıştır. Oysa 2003 yılında bu sayı 580 bin civarındaydı, yani AKP’li yıllarda kayıtlı işsiz sayısı tam tamına 8 kat arttı! Üniversite mezunu işsiz sayısında da benzeri bir tablo var; 2004 yılında 100 bini bile bulmayan diplomalı işsiz sayısı, bugün 1 milyon 40 bin civarındadır. Her 4 üniversite mezunundan biri işsizdir. Peki ya hasbelkader iş bulabilenler? Hepimizin bildiği gibi burada da durum değişmiyor. Bugün Türkiye’de her üç işçiden biri kayıt dışı yani güvencesiz çalışmaktayken, milyonlarca işçiye açlık sınırının altında bir ücret reva görülüyor. Milyonlarca EYT’linin hakları tanınmıyor.

Her iki ayda bir Soma katliamı yaşanıyor Türkiye’de, çünkü ayda ortalama 150 işçi kardeşimiz iş cinayetlerinin kurbanı oluyor. Şu çelişkiye ve adaletsizliğe bakın: İşsizlerin oldukça az bir kısmının yararlanabildiği işsizlik fonundan patronlar sınıfı “teşvik” adı altında her yıl 10-15 milyar lira çalıyor! 100 şirketin 45 milyar liralık vergi borcunu silen iktidar, emekçilerin sırtındaki vergi yükünü her geçen gün arttırıyor. Üstelik bunun adına da “vergide adalet” diyor! Kıdem tazminatımıza göz dikiliyor, grevler yasaklanıyor, baskılar ve yasaklar artıyor… Tablo ortada fakat gerçeklere takla attırma noktasında pek mahir olan siyasi iktidara ve sermaye medyasına bakacak olursak her şey güllük gülistanlık!

İnsan ayakta kalabilmek, yaşama tutunabilmek için bir başka insana ya da insanlara ihtiyaç duyar. Tarih boyunca bu böyle olmuştur, insanlar kimi zorlukları birbirlerinden yardım alarak aşmışlardır. Bu davranışlarına uygun sözcükler de üretmişlerdir; birlik, dayanışma, ortaklaşma, kenetlenme, imece… İşçi ve emekçilerin birlik olmaya, dayanışmaya bugün oldukça fazla ihtiyacı var. Üstelik yemiş toplamak ya da oyun oynamak için de değil, bu sömürü sisteminin hayatımıza boca ettiği acılardan, sorunlardan kurtulmak için! Her ne kadar çetrefilli gibi görülse de karşılaştığımız tablo kaderimiz değil. Yeter ki onların bizim fikir dünyamıza aşıladığı “ben tek başına ne yapabilirim ki” düşüncesinden sıyrılalım. Tek başına değilsin, değiliz! Biz işçi sınıfıyız, üreten sınıfız ve milyonlarız. Yeter ki birleşelim, şu işe bir el atalım ya da Voltran’ı Oluşturalım. Her nasıl adlandırmak istersek öyle olsun, yeter ki olsun!

Kaynak: uidder

Devamı

Devlet, Opera ve Bale’de İşten Çıkarmalar

KÜLTÜR VE SANAT EMEKÇİLERİNİN
DİKKATİNE !

Sanat kurumlarında güvencesiz çalışan arkadaşlarımıza destek olmak için CIMER’e yazıyoruz.


Sanat kurumlarında yıllardır kadro verilmemesi ve sınav yapılmaması dolayısıyla sanat emekçileri zaten mezun, misafir, süreli sözleşmeli figüran vs. pozisyonlarında çalışmaktaydılar. Yıllık sözleşme ile güvencesiz ve bir hayli esnek mesailer dâhilinde çalıştırılan sanat emekçileri verilen kadro sözleriyle özellikle son bir yıldır bir umut bekleyip durdular.
Sanat kurumlarında güvencesiz çalışan sanat emekçilerine, tüm bu sıkıntılı sürecin biteceği daha iyi mali ve özlük haklara kavuşacaklarına dair Kültür ve Turizm Bakanlığından yapılan açıklama büyük bir sevinç yaratmıştı ki kadro hayalleri söyle dursun GEREKÇE GÖSTERİLMEKSİZİN İŞTEN ATILDILAR.

Güzel Sanatlara Bağlı Koro Ve Topluluklarda ne olacağı halen bilinmemekle birlikte sadece Devlet Opera Ve Balesi Ve Devlet Tiyatrolarında ses sanatçısından marangozuna oyuncusundan demircisine orkestra sanatçısından suflörüne kadar yaklaşık 150 sanat emekçisi sözleşmelerinin yenilenmeyeceği ile ilgili bir yazı tebliğ edilerek işten çıkarıldıkları gibi şifai konuşmalarla arkadaşlarımizın güvenlik soruşturmasından geçemedikleri dedikoduları yayılmıştır.
22 yıldır kamuda hizmet veren bir kamu emekçisi nasıl güvenlik soruşturmasından geçemez? Bunca zaman güvenliği tehdit etmezken şimdi ne değişti?
Bu haksızlığa dur demek için geleceğimize sahip çıkmak için tüm arkadaşlarımızın desteğini bekliyoruz. Kültür Sanat Sen/KESK
***
ilk haberimiz :

Türkiye genelinde , Devlet,Opera ve Bale’de 20-50 arası sözleşmeli çalışanların işten çıkarıldığı iddia edildi. gelişmeleri aktarmaya devam edeceğiz….

Kültür Sanat Sen /KESK :

 

  1. Tüm yasal haklarım saklı kalmak kaydıyla
    Şerhini yazarak imzalayınız.

  2. Yargı yoluna başvurabilmek amacıyla kendileriyle sözleşme yapılmayacağını şifahen öğrenen arkadaşlarımız da mutlaka resmi olarak tebliğ almalılar. Bu tebligatla beraber 60 günlük dava açma süremiz başlıyor.Fakat bir an önce yürütmeyi durdurma talepli dava açılmasında fayda var.

  3. Yazılı olarak tebliğ almayanlar arkadaşlarımız mutlaka görevlerine devam etmeliler . Aksi halde idarelerin elinde sözleşme feshi için haklı sebep oluşacaktır.

Devamı

Sovyet Emek Yasası


OVIET RUSYA'NIN EMEK YASALARININ  TEMEL İLKELERİ

( Rusya Sovyet Hükümet Bürosu'nun özeti)

Sovyet Rusya'nın EMEK yasalarının altında yatan temel ilke, toplumun herkese bir yaşam-geçim borcu olduğudur. Toplum, her bir üyesinin aile gelirinden destek aldığı bir aile gibidir. Emek yasaları "vatandaşlar"dan bahseder. Ancak uygulamada, vatandaşlar ve yabancılar arasında hiç bir fark yoktur, çünkü herhangi biri sadece  bir vatandaş olma niyetinde olduğunu ilan ederek vatandaş olabilir.

Herkesin toplum masasında bir sandalyeye hakkı olduğu için, tüm (çalışmak için) sağlam bedene sahip kişilerin, toplum üyelerine destek sağlamak için gerekli olan araçları sağlayacak olan çalışmalarda kendi paylarına düşen katkının yapılması gerektiğini söylemeye gerek yoktur. Bu "zorunlu emek" olarak tanımlanmaktadır.

Toplum için çalışma zorunluluğu on altı yaşla başlar ve elli yaşta sona erer. Yaşlı insanlar , aynı şekilde, geçici olarak ya da sürekli çalışamayacak durumda olan insanlar toplum tarafından desteklenir. Bu, doğumdan sekiz hafta önce ve sekiz hafta sonralık süreçte kadınları da içerir. Okul çocukları okulda  direk eğitim almak zorundadır.

Toplum, her bireye iş sağlamayı taahhüt eder. Eğer sağlam bedensel bir kişi için hiçbir iş bulunamazsa, istemsiz olarak işsiz kaldığı süre boyunca tam bir ücret veya maaş alma hakkına sahiptir.

Uygulanabildiği kadarıyla, her işçi, eğer varsa, kendi dalında veya mesleğinde ve normal ikamet ettiği yerde çalışmak üzere görevlendirilmelidir. Bir kişinin seçtiği çalışma alanında bir iş imkanı yoksa, başka bir iş dalında görevlendirilebilir ve kabul etmesi gerekir. Bununla birlikte, iş (kendi dalından) daha düşük bir derecedeyse, işçi yine kendi dalında veya mesleğinde çalıştığında alacağı düzenli tazminat hakkına sahiptir. Bir işçi için yaşadığı bölgede iş bulunamazsa, başka bir ilçede çalışmaya atanabilir.

On sekiz yaşın altındaki tüm bireyler ve her yaştan kadınlar için gece çalışması yasaktır. Aynı kategoridekiler (18 yaşı altı ve kadınlar) , özellikle zor veya tehlikeli olarak kabul edilen her türlü işten hariç tutulurlar.

Ulusallaştırılmış endüstrilerde çalışma şartları, Çalışma Komiserliği onayına tabi olarak, işçi örgütleri tarafından çerçevelenen kurallarla düzenlenir. Özel sermaye ile işletilen iş yerlerinde, çalışma şartları, aynı şekilde, Halkın Emek Komiserliği'nin onayına tabi olarak, işletme sahipleri veya yöneticileri ile işçi sendikaları arasında kararlaştırılan kurallarla düzenlenir.

Sermayeyle emek arasında bir anlaşmaya varılmazsa, çalışma şartları sendikalar tarafından belirlenir ve Halkın Emek Komitesine onay için sunulur. Sovyet emek yasalarının bu hükmü, teorik olarak zorunlu tahkim ile aynıdır. Bununla birlikte, Halkın Emek Komiserliğinin, emeğin hakim-belirleyici olduğu oyu olan bir Sovyet kurumu olduğu akılda tutulmalıdır.

Normal bir çalışma günü, gündüz çalışma için sekiz saati ve gece çalışma için yedi saati geçmemelidir. On sekiz yaşın altındaki kişiler için normal çalışma günü altı saati geçmemelidir. Özellikle zor ve tehlikeli mesleklerde normal gün aynı şekilde altı saati geçmemelidir. İşin karakteri normal bir iş gününün sonunda düşürülemeyecek şekilde ise, iki veya daha fazla iş gücü değişimi uygulaması yapılmalıdır. Fazla-Mesaiye sadece acil durumlarda izin verilir. Acil durumun insan yaşamını tehlikeye atmayacağı veya su temini, aydınlatma, kanalizasyon veya taşımacılıkta kesintiye neden olmadığı durumlarda, fazla mesai çalışmalarına sadece üyeliği etkilenen işçi sendikalarının rızası ile izin verilir. On sekiz yaşın altındaki hiç kimsenin, ne de kadınların fazla mesai yapmasına izin verilmemektedir. Hiçbir durumda, fazla mesai, birbirini takip eden iki hafta boyunca dört saati geçemez, ya da fazla mesai, yıl boyunca elli günden fazla bir zamanı aşamaz. Yasayı yönlendiren fikir, normal bir iş günü içinde herhangi bir kuruluşun çalışmasının düzenli bir güçle tamamlanamayacağı öngörüldüğü zaman, ilave işçi vardiyalarının sağlanması gerektiğidir.
 

Her işçi, altı ayda bir iki haftalık ücretli tatil hakkına sahiptir.


Bireysel ücretli çalışanlar ile işverenlerin, istihdam süresinin yerine getirilmeleri arasındaki olası çatışmalardan kaçınmak için, her işçiye, iş şartlarını, yapılan işin miktarı, aldığı ücretin miktarı ve işiyle ve ödemesiyle ilgili diğer tüm detayları içermesi gereken bir “Emek Kitapçığı” verilir.

İşe alma ve işten çıkarma hakkı işverenin takdirine bırakılmamıştır. Her bir kişi kalıcı olarak işe başlamadan, bir hafta deneme sürecinden geçmesi gerekir; kamulaştırılmış iş yerlerinde deneme süreci vasıfsız işçilik için iki hafta ve vasıflı işçiler için bir aydır. Eğer deneme sürecinden sonra herhangi bir çalışan reddedilirse, işçi sendikaya başvurabilir. Eğer Sendikası, şikayetinin haklı olduğunu düşünüyorsa, işvereniyle müzakerelere başlayabilir. Müzakerelerin başarısız olması durumunda, mesele, şikayetçinin atanmasını daimi bir pozisyona getirebilecek veya şikayetini reddedebilecek olan Emek Komiseri'nin yerel ofisine sunulabilir. Bir kişi kalıcı bir pozisyona atandıktan sonra, sadece sendikanın rızasıyla  "işe uygun olmama" durumundan işten çıkarılabilir. Hem işveren hem de çalışan, konuyu sırasıyla Emek Komiseri'nin yerel ve bölge ofisine itiraz edebilir. Bölge ofisinin kararı kesindir.

Her ücret kazanıcısı,  İşçi çıkarlarını temsil eden Emek Komitesinin ve Ulusal sanayinin çıkarlarını temsil eden Ulusal Ekonomi Konseyi'nin  onayına tabi olarak, sendikasının değerleme komitesi tarafından, çalışma kategorisine ve çalışma derecesine göre belirlenen standart çıktıyı (üretimi) sağlaması gerekmektedir. Standardın altına düşen ücret kazananı, sendikanın değerlendirme kurulunun kararı ile alt kategoriye indirilebilir, ancak İşçi bu karara karşı Emek Komiseri'nin yerel ve bölge ofisine itiraz edebilir. Bölge ofisinin kararı kesindir. İhmal veya kötü-niyetlilik durumunda, ücret kazananı, sendika anlaşmasına tabi olmak kaydıyla, bildirimde bulunmaksızın işten çıkarılabilir.

İş yerinin kapatılması veya bir aydan daha uzun bir süreyle işin durdurulması durumunda veya özel siparişlerin iptali durumunda bir işçi işten çıkarılabilir. Bir işçinin bu nedenlerden dolayı işten çıkarılması da aynı şekilde Emek Komiseri'nin yerel ve bölge ofislerine itiraza açıktır. Her durumda, işçinin işten çıkarılma konusunda iki hafta önceden haber edilme hakkı vardır.

Öte yandan, işçi canı istediğinde işten ayrılma özgürlüğüne sahip değildir. İş yeri komitesinden geçmesi gereken, istifa mektubunu vermesi gerekir. Eğer iş yeri komitesi duruşmasından sonra istifayı kabul etmeyi reddederse, işçi iş yerinde kalmak zorundadır, ancak, kararı nihai olan sendikasına başvurabilir. Bu kurallara uymayan bir işçi, bir hafta boyunca diğer işlerden mahrum bırakılır ve bu süre için işsizlik maaşından feragat eder. Bununla birlikte, bu kurallar, kişisel hizmete ve işçinin zevkle bırakma özgürlüğüne sahip olduğu geçici işlere uygulanmaz.

Önceki paragraflarda özetlenmiştir ilkeleri,yaşama uygulamak için,  uygun bir mekanizma emek  yasası tarafından sağlanmıştır. Her ücret kazanan, bir sendika değerleme komitesi tarafından belli bir meslek ve kategoriye atandığı işçi örgütlerine kayıt olmalıdır. Bu, prensip olarak, Rusya İmparatorluğunun eski yasaları çerçevesinde var olan lonca sisteminin bir devamı ve genişletilmesidir.

Halkın Emek Komiseri'nin yetki alanı dahilinde bir iş gücü denetleme sistemi sağlanmıştır. İş müfettişleri sendikaların merkez organları tarafından seçilir. İş müfettişlerinin yetkileri çok geniştir. İşverenlerin işçiler için sağladığı lojmanların yanı sıra, her sanayi kuruluşuna günün veya gecenin herhangi bir saatinde girebilirler. Çalışanların yaşamını ve sağlığını tehlikeye atan koşulların kaldırılması için özel kurallar getirebilirler. 

Yönetimden, kuruluşun tüm defter ve kayıtlarını isteyebilirler ve Emek Yasası hükümlerini ihlal eden tüm kişiler hakkında kovuşturma açabilirler.

RUSYA SOSYALİST FEDERAL SOVYET CUMHURİYETİ  EMEK YASALARI

Moskova'da yayınlanan resmi metinden tercüme edilmiştir.

 

Çeviri :
Erdoğan A
Aralık, 2019

Devamı