VATAN POSTASI ☰ Bölümler
Güncel Haber-Yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güncel Haber-Yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

FATİH’İN VASİYETİ-VAKFİYESİ, ATATÜRK’ÜN VASİYETİ- VAKFİYESİ

SİZİN AYASOFYA’DA DERDİNİZ HIRİSTİYANLIKLA HESAPLAŞMAK DEĞİL. ÖYLE OLSA TRUMP, RAHİP BRONSON’U BIRAK DİYİNCE BIRAKMAZDINIZ. MERKEL “HÖÖT” DİYİNCE TÜRK ASILLI ALMAN GAZETECİYİ ANINDA BIRAKMAZDINIZ. SİZİN PAPA’NIN ELİNİ ÖPEN FETHULLAH HOCANIZ GİBİ HIRİSTİYANLIKLA BİR ALIP VEREMEDİĞİNİZ YOK. ATATÜRK’Ü, CUMHURİYETİ YIKMANIZA DESTE OLSUNLAR KAFİ... ZATEN ONLAR DA BAYILA BAYILA DESTEK OLUYOR.
SİZİN AYASOFYA’YI NAMAZA AÇARKEN DERDİNİZ ATATÜRK’LE; CUMHURİYETLE, LAİKLİKLE HESAPLAŞMAK. ZATEN BU MESELEDE AYASOFYA’DA NAMAZ KILINMASININ ANLAMI SEMBOLİK... ASIL ÖNEMLİ OLAN, ATATÜRK’ÜN İMZASI BULUNAN 1934 KARARNAMESİNİ YOK ETMEK...
ETTİNİZ.

DIŞARIDAN BÜYÜK BASKI GÖRÜYORSUNUZ. BU NAMAZ MAMAZ TANTANASI ÇOK SÜRMEZ. RECEP BEY “KESİN ARTIK” DEDİĞİNDE KESİLECEK. KENDİSİ “DIŞARIYI” DA BU SÖYLEMLE İDARE EDİYOR.
AMA ÖZÜ DEĞİŞTİRDİ.

FATİH VAKFIYESİNE BÖYLE ÇARESİZ AMA CANHIRAŞ SAHİP ÇIKIŞ, HIRİSTİYAN DÜNYAYA DEĞİL ATATÜRK’E MEYDAN OKUMA!!!...

Vasiyet, miras hukuku, kapitalist hukukun olmazsa olmazlarından... Üstüne laf söylenmez. Miras bırakanın iradesini mirasçıları, değil devlet çoluğu çocuğu bile değiştiremez. Bu sadece kapitalist hukukun değil, bir noktadan sonra hepsi kapitalizmin silahı haline gelmiş dinlerin de en temel kurallarından...
Evet. Miras hakkı ayni haktır. Zamanaşımına uğramaz.

Bir başka gerçek... Bizzat AKP taifesinin kullandığı deyimle “kılıç hakkı...”
29 Mayıs 1453’ten önce Ayasofya bir Ortodoks Hıristiyan kilisesi. Hem de en önemlilerinden, en büyüklerinden, onlara göre en kutsallarından, niyeyse...
Ama II. Mehmet (Fatih) tarafından fethedilince, “kılıç hakkı” olarak cami haline getirilmiş. Fatih Mehmet bunun için bir vakıf kurmuş. Dikkat. Fatih Ayasofya’yı kendi tapusuna mülk kaydetmemiş, vakfa vermiş. Padişahın vakfı, bir anlamda devlet malı demek... Özel mülk değil. Miras konusu olamaz. Ayasofya, Ayasofya’yı ilk yaptıran Bizans İmparatorunun bile özel mülkü değildi. Bizans-Doğu Roma İmparatorluğu halkından devşirilen paralarla, aynı halkın, tıpkı Mısır piramitlerinin yapımında olduğu gibi tam anlamıyla köle gibi, eze eze kullanılarak yapılmış bir “maalesef” ESER! Üstelik, yine tam anlamıyla bir imparatorluk-imparatorlar kilisesi... Sıradan Bizans halkının kilisesi değil...

Dolayısiyle Ayasofya konusunda miras hukuku değil vakıf hukuku geçerli.
Gelelim 1923’e ve 1934’e... Atatürk liderliğindeki Cumhuriyet yönetimi yanılmıyorsam müzeye dönüştürülmesinden önce 1932’de, Ayasofya’yı Vakıflar Genel Müdürlüğüne Fatih adına kaydettirmiş.

Miras hukuku zaten söz konusu olmadıktan başka, AKP MÜDÜRÜ’nün iddia ettiği gibi vakıf hukukuna da tarihe de ne aykırılık, hele ne ihanet kesinlikle söz konusu değil.

Ne yapılmış? Sadece nasıl kullanılacağı düzenlenmiş. Özelde Türkiye’nin 30’lardaki konumu itibariyle de gayet önemli bir yaklaşımla, ama bunun ötesinde evladiyelik mantık açısından da en uygun, kimseyi incitmeyecek bir çözüm olarak “müze” formülünü bulmuş.

Bunda, miras hukukuna hiç yok da, vakıf hukukuna aykırı ne var?
Hadiseyi bu açıdan tartışmaya açmak, tartışma sahiplerinin namussuzluğudur. Onlar arasında da bu anlattıklarımızı bilen çok var.
Şimdi zurnanın zırt dediği nokta...

Sevgisiz AKP müdürü ve şürekası: Siz madem vakıf hukukuna bile bu kadar saygılısınız; miras hukukuna haydi haydi saygılı olmanız gerekirdi.
Fatih’in vakıf hukukuna bu kadar tapıyorsunuz da Atatürk’ün miras hukukunu, vasiyet hukukunu nasıl bu kadar rahat çiğnemek istiyorsunuz İş Bankası konusunda? İş Bankasındaki % 29’luk hissesi de, hangisini isterseniz, teknik ayrıntı üzerinde durmayacağım, ister vasiyet, ister miras, ister vakıf hukuku sayın, Atatürk’ün vasiyeti, Atatürk’ün mirası, Atatürk’ün vakfiyesi bir bakıma.

Niye bunu çiğnemek için yırtınıyorsunuz?

Haaa…

SİZİN AYASOFYA’DA DERDİNİZ HIRİSTİYANLIKLA HESAPLAŞMAK DEĞİL. ÖYLE OLSA TRUMP, RAHİP BRONSON’U BIRAK DİYİNCE BIRAKMAZDINIZ. MERKEL “HÖÖT” DİYİNCE TÜRK ASILLI ALMAN GAZETECİYİ ANINDA BIRAKMAZDINIZ. SİZİN PAPA’NIN ELİNİ ÖPEN FETHULLAH HOCANIZ GİBİ HIRİSTİYANLIKLA BİR ALIP VEREMEDİĞİNİZ YOK. ATATÜRK’Ü, CUMHURİYETİ YIKMANIZA DESTE OLSUNLAR KAFİ... ZATEN ONLAR DA BAYILA BAYILA DESTEK OLUYOR.
SİZİN AYASOFYA’YI NAMAZA AÇARKEN DERDİNİZ ATATÜRK’LE; CUMHURİYETLE, LAİKLİKLE HESAPLAŞMAK. ZATEN BU MESELEDE AYASOFYA’DA NAMAZ KILINMASININ ANLAMI SEMBOLİK... ASIL ÖNEMLİ OLANI, ATATÜRK’ÜN İMZASI BULUNAN 1934 KARARNAMESİNİ YOK ETMEK...
ETTİNİZ. DIŞARIDAN BÜYÜK BASKI GÖRÜYORSUNUZ. BU NAMAZ MAMAZ TANTANASI ÇOK SÜRMEZ. RECEP BEY “KESİN ARTIK” DEDİĞİNDE KESİLECEK. KENDİSİ “DIŞARIYI DA BU SÖYLEMLE İDARE EDİYOR.
AMA ÖZÜ DEĞİŞTİRDİ.

YOKSA FATİH VAKFIYESİNE BÖYLE ÇARESİZ AMA CANHIRAŞ SAHİP ÇIKIŞ, HIRİSTİYAN DÜNYAYA DEĞİL ATATÜRK’E MEYDAN OKUMA!!!...

Oysa Yunanistan ve Rusya gibi dünya çapında önemli iki merkez karşı tavırlarını çok net açığa vurdu. Erdoğan’ın buna direnmesi mümkün değil. Atatürk’ün kararnamesini yok etmesinin yanına kar kalacağını zannediyor. Bu bile olmayacak. Çünkü en azından bu konuda Yunanistan başta olmak üzere tüm Hıristiyan alemi Erdoğan’ı, sevmediği Atatürk döneminin tabiriyle “te’dip” edecek. Kendisi imam hatipli; Arapça biliyor.

Atatürk’ü sevmemek konusunda Erdoğan’la aralarında kopya kağıdı kadar fark olan Hıristiyan Batı bile, Ayasofya konusunda, onun müze çözümü bakımından adeta Tayyip’ten çok Atatürkçü kesildi.

Son nokta... Lozan’ın ve Montrö Sözleşmesinin yıldönümünde düzenlenen Ayasofya’da namaz gösterisine koşuşturan ahalinin en azından büyük kısmının, Atatürk’le hesaplaşma için değil, Hıristiyanlığa posta koyma amacıyla koşturduğundan kuşkum yok.

AKP ve Müdürü, halkın cahilane ve ilkel Hıristiyanlığa posta koyma içgüdüsünü, yüzde 6-7’yi geçmeyen fanatik-faşist İslamcı çelik çekirdeğinin ve kendisinin Atatürk düşmanlığı adına kullandı. Ne kadar doğru bilinmez, Ayasofya’ya giden 350 bin kişinin ne kadarı Müslümanlık aşkına, Hıristiyanlığa karşı oraya gitti; ne kadarı Atatürk düşmanlığı adına gitti.

AKP müdürü bunun için de bir anket yaptırsa…

Benim açımdan en önemlisi bütün bunların negatif, kötücül kahramanlarının Atatürk’ün vasiyeti konusundaki alçaklığı…

Ali TARTANOĞLU
Devamı

TÜRKİYE SAHİPSİZ DEĞİLDİR

"Sevgili halkımıza,
Sizlere, emeğini, yeteneğini, halkının ve ülkesinin hizmetine sunmuş sanatçılar olarak sesleniyoruz.
Mutluluğunuz bizim mutluluğumuz, mutsuzluğunuz bizim mutsuzluğumuzdur.
Mutlu olmadığınızı biliyoruz, görüyoruz, seziyoruz, izliyoruz.
Yaşadığımız koşullarda nasıl mutlu olunabilir ki!
Dünyayı sarsan koronavirüs belası ülkemizde de can alıyor. Daha da alacağı anlaşılıyor.
Yeterince ağır bu belayla savaşırken çarşıda, pazarda, günlük yaşamda fiyatlar el yakıyor.
İşçimiz, köylümüz, esnafımız, memurumuz, emekçimiz, çoğu dar gelirli, kimisi büsbütün gelirsiz insanımız, geçim sıkıntısıyla, işsizlikle boğuşuyor.
Bu gününü kurtarmaya çabalarken yarınlarının ne olacağı bir karabasan gibi, kâbus gibi üzerine çöküyor.
Yarın kaygısı, gençlerimizi ümitsizlik içinde kıvrandırıyor.
Deprem kuşağındaki ülkemizde, bir depremin yaraları henüz sarılamadan, yakın gelecektekilerin habercisi öncü sarsıntılar, sanki doğa da bu kötülüklerle yarışıyorcasına, ülkemizin her yerinde birbirini izliyor.
İnsan eliyle yapılan doğa katliamları güzelim ülkemizi mahvediyor.
Gelmiş geçmiş en büyük deprem felaketinin beklenmekte olduğu İstanbul’umuzun üzerinde kanal İstanbul denilen ölümcül rant kılıcı sallanıyor.
Cumhuriyetimizin değerleri alt üst edilmiş.
Monarşi hayranlığı körükleniyor.
Osmanlı İmparatorluğunun birkaç yüz yılı kapsayan aydınlanma çabaları göz ardı edilerek en karanlık, en gerici, en baskıcı dönemleri ve kişileri baş tacı ediliyor.
Barolar ayaklar altında.
Hukuk güvenirliğini yitirmiş.
Büyük Millet Meclisi işlevinden uzaklaştırılarak etkisizleştirilmiş.
Emekçinin kıdem tazminatı yağmalanmakta…
Sıradan ve kimileri cinayet, yaralama gibi yaşama hakkına yönelik cürümlerin sanıkları serbest bırakılırken, düşüncelerinden ötürü yargılanan aydınlar, gazeteciler, siyasetçiler cezaevlerine kapatılmış.
Ölümle, sakatlanmayla sonuçlanan, bu nedenle de daha çok cinayete benzeyen iş kazalarında ve yanı sıra da annemiz, eşimiz, kızımız, kardeşimiz, sevgilimiz, canımız olan kadınlara karşı işlenen alçakça cinayetlerde, bütün dünya ülkeleri arasında korkarız ki en ön sıralardayız.
Bütün bu haksızlıklar karşısında suskun kalamayan; duyarlı insan olma gereğini, sorumluluğunu yerine getiren, her zaman halkının yanında yer almış olan sanatçılar, yazarlar, gösteri ve dinletilerin yasaklanmış olması ve yayın dünyasının geçmekte olduğu dar boğaz nedeniyle, maddi olarak da her zamankinden daha çok sıkıntı içinde kalmış durumdadır.
Özel tiyatrolar perdelerini tamamen kapatma tehdidiyle karşı karşıyadır.
Pek çok müzisyen, ressam, heykeltıraş, çağdaş sanatçımız günlük yaşamlarını sürdürme konusunda çözümsüz sorunlar yaşamaktadırlar.
Ülkesine sevgiyle, onurla, özveriyle uzun yıllardır hizmet etmiş ve etmekte olan saygın sanatçı dostlarımız, büyük bir saygısızlıkla, değer bilmezlikle, güvenirliği kalmamış yargının önüne yem gibi, kurban gibi atılıyor.
Bir zamanların çağdaş, saygın Türkiye Cumhuriyeti’nin kendisi de, iç politikaya yönelik iktidar söylemleri bu gerçeği ne kadar örtmeye çalışsa da, uygar dünya önünde bütün saygınlığını ve güvenirliğini yitirme tehlikesi altındadır.
Paramızın değerinin dünya pazarlarında sıfırlanmış oluşu bütün bu söylediklerimizin bir özeti ve simgesi gibidir…
Orta gelirli, hatta ortanın altında geliri olan herhangi bir Batı ülkesi yurttaşı, sahip olduğu paranın bizim paramızın altı-yedi kat üstünde değeri olmasının güveniyle ülkemize bir sömürgeye gelir gibi seyahat edebilirken, bizim bir orta gelirli insanımızın ve çocuklarının bile ülke dışına seyahati artık hayal bile edilemez.
Bizler, yüreği halkıyla, ülkesiyle çarpan sanatçılar da halkımızla aynı sıkıntıları paylaşmanın hem üzüntüsünü hem onurunu taşıyoruz.
En başta söylediğimiz gibi, halkın sanatçısı halk mutluysa mutlu, mutsuzsa o da mutsuzdur.
İçimizde biriken bu acı sözleri içtenlikle ve korkusuzca dile getirmemiz, halkımızın, ülkemizin mutluluğu adınadır.
Korkmuyoruz, evet.
Korkusuzluğumuz sıradan ve temelsiz bir cesaret değil, halkımızın ve ülkemizin yüksek değerlerine inancımızın sonucu olan sevgi ve bilinç birikimiyle ilgilidir.
Korkmuyoruz. Bütün yurttaşlarımızı daha cesur daha özgüvenli, daha inançlı ve kararlı olmaya çağırıyoruz.
Türkiye büyük bir ülkedir.
Dünyanın göz bebeği ülkelerindendir.
Aydınlanma değerlerinin beşiği olan Batı ülkeleri de içinde olmak üzere, bütün dünyada aydınlanmanın yeniden doğuşuna öncülük edebilecek potansiyellere sahip bir ülkedir.
Seslenişimizde sıraladığımız sıkıntılar aşıldığında, bu gerçek bütün dünyada bir kez daha görülecektir…
Bu nedenlerle ve sonuç olarak, iktidar güçlerini başta düşünceyi açıklama özgürlüğü olmak üzere evrensel insan haklarına, ülkenin insan ve doğa kaynaklarına saygılı olmaya önemle davet ediyor, muhalefetteki güçleri de daha kararlı, daha cesur ve daha etkin olmaya çağırıyoruz.
Türkiye sahipsiz değildir.
Çünkü bu sevgili ülke, kendisinin yetiştirmiş olduğu ve her biri kendi alanında değerini bütün dünyaya kabul ettirmiş yazarlara, şairlere, müzisyenlere, ressamlara, tiyatro ve sinema sanatçılarına, sanatın her alanından seçkin, bilinçli, bütün varlıklarıyla yurduna ve halkına bağlı sanatçılara sahiptir.

İmzacılar:

EDİP AKBAYRAM, SADUN AKSÜT, GÜLCAN ALTAN, MÜJDE AR, KORAY ARİŞ, EKREM ATAER, ENGİN AYÇA, ORHAN AYDIN, ENVER AYSEVER, RUTKAY AZİZ, TANER BARLAS, BEDRİ BAYKAM, NİHAT BEHRAM, ATAOL BEHRAMOĞLU, EGEMEN BERKÖZ, GANİ CANSEVER-HEVAL, METİN COŞKUN, MELTEM CUMBUL, NEVZAT ÇELİK, HALUK ÇETİN, MELİKE DEMİRAĞ, FÜSUN DEMİREL, ERHAN DOĞAN, UTKU ERIŞIK, YÜCEL ERTEN, TURGAY FİŞEKÇİ, MÜJDAT GEZEN, FEHİM GÜLER, TARIK GÜNERSEL, SADIK GÜRBÜZ, EMİN İGUS, GÜLSELİ İNAL, EKREM KAHRAMAN, TUĞRUL KESKİN, ARİF KESKİNER, CAN KOLUKISA, MACİT KOPER, ZÜLFÜ LİVANELİ, ZEYNEP ORAL, COŞKUN ÖZDEMİR, DENİZHAN ÖZER, ADNAN ÖZYALÇINER, ABDULLAH NEFES, VEDAT SAKMAN, ADİL SALİH, FERHAN ŞENSOY, YUSUF TAKTAK, CİHAT TAMER, AHMET TELLİ, SALİ TURAN, GÜLSEN TUNCER, DİLEK TÜRKER, LEVENT ÜZÜMCÜ, NEJAT YAVAŞOĞULLARI, ÜMİT ZİLELİ
Devamı

Alper Akçam: Eğilmediniz

Bir şafak şarkısı olsun o güzel direnciniz,
Bir bereket yağmuru indi size / sizinle / o kadim Anadolu toprağına,

Hukuk ve demokrasi sevgisidir sesiniz,

Ateşi insanlığa taşıyan prometeler gibisiniz,

Tarih sayfalarında / sonsuza dek yer ettiniz

Hep başımızın üstünde kalsın / o hiç şaşmayan adalet terazileriniz

Ne gündüz / ne gece

Ne kalkan / ne cop / ne yumruk

Eğilmediniz

Ananızın ak sütü gibi helal olsun

Çıkara ve iktidara satılmayan cüppeleriniz

Yüreklerimizin en güzel köşesine hoş geldiniz

Sizin olsun bu doğan güneş

Sizin olsun bu çiçekler / bu kuş sesleri

İyi ki varsınız / iyi ki bizlerlesiniz...



25 Haziran 2020, Alper Akçam...

Devamı

BARO YÜRÜYÜŞÜ ÜZERİNE BİR HATIRLATMA: “KARA CÜPPELİLER”… AVUKATLARIN ÖRGÜT LİDERLERİ SOKAĞA ÇIKMIŞSA…


Baro başkanlarının yürümesi bence “en az” Gezi Parkı hadisesi kadar önemli. Bana göre daha da fazla... Mühendisler, mühendis odaları, tabipler, tabip odaları, eczacı odaları ve saire hepsinden önemli... Mühendisler, doktorlar, eczacılar avukatlardan daha az önemli olduğundan değil... Onlar da o kadar önemli.


Burada hukuk var. Hak arama var. Elbette mafya avukatları da var... Ama mafyanın da, Tayyip Erdoğan’ın da, tecavüz edilen, kocasından dayak yiyen, öldürülen kadının da avukata ihtiyacı var. Sırf kirayı iki katına çıkarmak için kiracıyı çıkarmak isteyen ev sahibine karşı kiracının da ihtiyacı var, tabi ev sahibinin de. Maktulün de katilin de... Hırsızın da, evi soyulan insanın da...
Erdoğan da, hakaret davaları açmak için avukatlarını görevlendiriyor.

Bütün bu nedenlerle avukatlar adına bizzat BARO BAŞKANLARININ Ankara’ya, Anıtkabire yürümesinin siyaseten, sosyolojik, hukuki olarak çok daha özel bir mana ve ehemmiyeti var.
Bu yürüyüş (özellikle son gazeteci davaları ile birlikte) bana çok hazin bir şeyi hatırlattı.
Bir vakitler, 60 sene önce, üniversite profesörleri de Ankara sokaklarında yürümüştü. Zamanın başbakanı da “KARA CÜPPELİLER” diye ağzı köpürerek onlara saldırmıştı. Siyasal Bilgiler Fakültesini kurşunlatmış, “Siyasal’ın temelini yıkacağım. Konya’ya göndereceğim” naraları atmıştı.

Bir ülkede profesörler bireysel olarak cüppeleriyle iktidarın faşist politikalarını protesto etmek için başkent caddelerinde yürümüşse... Avukatlardan da öte onların örgüt liderleri cüppeleriyle sokağa dökülmüş, Ankara kapılarında aptalca ama aynı zamanda vahşice polis zorbalığıyla durdurulmuşsa, gündüz sıcak güneş, gece yağmur ve soğuk altında, çiş yapmalarına, çay içmelerine, çorba içmelerine, bir çadır altına girmelerine mani olunmuş, kendilerine çay veren büfeye 12 bin lira bilmem ne cezası kesilmişse...

İktidar intihar ediyor; zorbalık, hile, çakallık yapmazsa iktidar bitmiş demektir.

Baroların yürüyüşü öğrencilerin, işçilerin, öğretmenlerin yürüyüşüne benzemez. Öğrencilerin, öğretmenlerin, işçilerin yürümesi iktidara zarar vermez her zaman. Ama “cüppe”yi yürümek zorunda bırakmayacaktınız TAYYİP VE METİN kardeşler! Onların yürümesi, avukatların barolarının başkanlarının BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANINA SIRTLARIN DÖNÜP “defol git buradan” demeleri sadece Metin’cikin sonu değildir. İngiltere’de böyle bir yürüyüş olsa bırakın Boris’i, muhtemelen Elizabet bile silinir.

Yürüyen “cüppe”…

Hele buna Cüppelerin en tepesindeki sözde hukuk profesörü zavallının kışkırtıcılık yapması...

Bu noktadan sonrası hepimiz için ürkütücü… Ört ki ölem hali...

CÜPPE’yi sokağa dökmeyeceksin. Sadece kendinizin değil, 83 milyonun canını yakarsınız. Neden bu çılgınlık?

Ne olur ADALET BAKANI, yeniden Barolar Birliği başkanı olmasanız?... Ne olur iktidardan medeni bir şekilde seçimle düşüverseniz? Bütün bunlar seçimle dahi gitmemenin aptal, haince atraksiyonları mı?...

Milleti çok yoruyorsunuz. Tepkisi çok sert olacak. Ama kendinizi milletten de çok yoruyorsunuz. O sert tepkiye karşılık verecek haliniz kalmayacak!

Ali Tartanoğlu


Devamı

METİN FEYZİOĞLU ÜZERİNE (Ahmet Abakay’a ithafen)


Baro başkanlarının yürüyüşüne AKP polisinin takındığı tavrın, baroların ve avukatların ötesinde memleketşumül değerlendirmesiyle ilgili yazımız üzerine Çağdaş Gazeteciler Derneğinin “nöbetçi” genel başkanı Ahmet Abakay dostumuz aradı. “Yav bir cümleyle de şu Metin Feyzioğlu’na dokunsaydın. Yazın için tebrik ederim ama bu cümle yok. Eksik buldum” dedi.

Abakay’a “demek ki kafam asıl büyük hedefle o kadar meşgul imiş ki Metin zavallısını ihmal etmişim” dedim ama, hak da verdim.

İşte Abakay’ın o yazıda bulamadığı cümle:

“DEDESİNE BAK, TORUNUNU AL!...”

Bilmem Abakay ve öteki okurlara yeter mi!!!

Yetmezse...

Turhan Feyzioğlu 56’da Türkiye’nin en genç profesörü olarak (1922 doğumlu, 55'te profesör olmuş) SBF dekanı iken öğrencilerine hitaben “nabza göre şerbet verenlerden olmayın” dediği ve yazdığı yazılar nedeniyle Demokrat Parti’nin öfkesini celbettiği için görevinden istifa ettiği veya o günün sisteminde üniversiteler Milli Eğitim Bakanlığına baya baya bağlı olduğu için görevden alınmış genç ve kahraman anayasa ve idare hukukçusu... Siyasete girince ileriki yıllarda hangi hallere büründüğünü biliriz. Dede Turhan, öğrencilerine söylediği “nabza göre şerbet vermeyin” atasözünün tersine tam bir “nabza göre şerbetçi” oldu.

Torun Metin’cike gelince...


O da bir yargı yılı açılışında söyledikleriyle zamanın başbakanını çıldırtıp zamanın salak cumhurbaşkanını da bir baş işaretiyle peşinde sürükleyerek salonu terk etmek zorunda bırakan bir Barolar Birliği Başkanı iken bugün başında bulunduğu baroların AKP faşist iktidarının tam istediği üzere kurşun asker haline gelmesini sağlayacak yasa taslağını, sırf kendisinin yeniden başkan seçilmesi ve daha ötesi, bunu sağlarsa adalet bakanı yapılacağı vaadi üzerine bizzat hazırladığı iddia edilebilen ve bunu tek kelimeyle bile tekzip etmeyen bir "örgüt haini" haline geldi.


“DEDESİNE BAK TORUNUNU AL!!!...” derken kastımız bu.


Barolar dünyanın her yerinde çok önemsenir. Baro başkanları, hele Birlik başkanları protokolde adalet bakanıyla, yüksek yargı üyeleriyle eşit düzeydedir. Bizde yargı yılı açılışlarında bu nedenle Birlik başkanları cumhurbaşkanının, başbakanın yanında oturur.

Metin’cik, dedesi gibi, hatta dedesinden de beter “nabza göre şerbetçi” bir “saray soytarısı” olmuştur.

Ali Tartanoğlu


Devamı

" BAROLAR, METİN FEYZİOĞLU, TMMOB, TOB, ANTİ - FAŞİST MÜCADELENİN (?) "KAYPAK" KÜÇÜK BURJUVALARI VE DE GÖZLERDEKİ MERTEKLER "


Son günlerin en güncel konularından birisi, şüphesiz ki Baro Başkanları'nın Ankara yürüyüşünde karşılaştıkları şiddet ve engelleme.






Birer kamu kurumu niteliğindeki Barolar, TMMOB ve Tabip Odaları; tıpkı daha önceki sağ iktidarların yaptığı gibi, mevcut iktidarın, tasfiye amaçlı ağır baskısı altında. Dinci Faşizm (bazı dostlar Dinsel Faşizm tanımlamasını da kullanıyor), her yapı ve kurumun koşulsuz biatını istiyor. Ayak direyenler olursa da "gereğini yerine getiriyor".



Yanılmıyorsam Barolar, tarihi boyunca, ilk kez böyle bir "eylem"e soyundu. TMMOB ve TOB, henüz benzer bir girişimde bulunmadı, bulunacaklarını da hiç sanmıyorum: TMMOB, belediyelerden kiralanan bazı şehir içi ilan tahtalarında, "TMMOB'a dokunma " afişleri ile yetinirken TOB da, bildiri ve açıklamalarla, özellikle Cumhurbaşkanlığı Bilim Kurulu'na neden alınmadığını "sorguluyor" - alınmış olsalardı sanki bir işlevleri olacakmış gibi.



Peki, "anlı - şanlı" ana muhalefet partimiz ne yapıyorlar? Koskoca bir hiç. Sıkıştıklarında adını andıkları Mustafa Kemal'in İnönü ile ilgili sözlerini alın, bu "Atatürkçü" hazretleri tanımlamak için kullanın, hiç de hata yapmış olmazsınız.



Yaşadığımız coğrafyada, "aklı başında" hiç kimse, Anti Emperyalist / Anti Faşist mücadelenin ilk adımlarından dahi söz edemez.



Bu neden mi böyle? Dünya pratiğine bakarsak, Sosyalist ülkelerde ve Halk Cumhuriyetlerinde Faşizme karşı verilen ve başarıya ulaşan mücadelelerin başını daima Komünist Partiler'in çektiğini görürüz.



Yaşadığımız coğrafyada Proletaryanın Devrimci Partisi^nin varlığından söz edebilmek mümkün mü?



O zaman, Bilimsel Sosyalizmi bir dünya görüşü ve eylem kılavuzu olarak savunma iddiasındaki tüm yapı ve yapılanmaların önündeki acil ve "yakıcı" görev bellidir.



İyi de, sen o görevi, binbir bahaneyle, ha babam ertelerken (açıkça inkar etmek oldukça zordur tabi ki), kendi gözündeki merteği görmezden gelip, karşındakinin gözündeki çöp ile neden uğraşırsın ki?



Onlar sınıfsal yapılarının gereğini yerine getiriyorlar.



Ya sen?



Coğrafyamızda iyi bilinen o özdeyiş tam da sizlere uyuyor sayın bayanlar ve de baylar:



"YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN, YA DA, GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL" !..


Ahmet H. Köse


Devamı

"KADINLAR, BİZİM KADINLARIMIZ..."

Bugünlerde çoğu ilerici - demokrat kadın ve genç kızlarda, haksız sayılamayacak bir tedirginlik görüyorsunuz. Yaşananlar nedeniyle bir içe kapanma, kendini korumak için bazı kalkanların arkasına çekilme eğilimi giderek yoğunluk kazanıyor.

Nedeni belli. Bu açıdan tedirginliklerinde haksız da sayılmazlar elbette ama çözüm yolu bu mudur?

Geçenlerde izinli olarak gittiğim bir kuruluşta, çalışma alanı içindeki yanlış uygulamalar ile ilgili olarak konuşmaya çalıştığım genç bir kadın, bir yandan çekingen cevaplar verirken, sanki özellikle sağ elindeki alyansı da göstermeye çalışıyordu. Aynı kuruluşun başka bölümlerindeki bazı kadınlarda da benzer tavrı gördüm.
Toplumda giderek yaygınlaşan (aslında yaygınlaştırılan demek daha doğru olacak) taciz ve ötesine geçen sarkıntılıklar nedeniyle, pek çok kadın ve genç kız, evli veya nişanlı olmadıkları halde, abartılı alyans ve nişan yüzükleri takıyorlar; sizinle konuşurken göz teması kurmamaya çalışıyorlar.

Dediğim gibi, haklılık payları yok değil ama bu beni bayağı rahatsız ediyor. Sadece savunduğum dünya görüşü nedeniyle değil, aldığım aile kültürü ve diğer bazı faktörler nedeniyle de, bir kadını rahatsız etmek kadar beni aşağılayacak bir şey düşünemiyorum.

Bu durumda, ancak birbirimizi bilip tanıdığımız kadınlarla mı konuşabileceğiz? Ben konuştuğum kişinin gözünün içine bakmak isterim. Aslında, kadın veya erkek biriyle konuşurken göz teması kurmamak, bazı psikolojik, hatta anatomik rahatsızlığınız yoksa, saygısız bir davranıştır.

Özellikle genç kuşak arasında giderek yaygınlaşan, el sıkmayı bir kenara atan şapur - şupur öpüşmeyi onaylamamak bir yana, çirkin ve hatta gayri sıhhi buluyorum - bir de onun "alternatifi" olan öküz gibi kafa kafaya toslaşma var tabi. Bir kadın elini uzatmadan ona elini uzatmak, batılı "gavurcuklar"ın bir bölümünün uyguladığı "bir kılıç mesafesi" kuralına uyarak insanların ağzının içine girmemek, teklifsizce eliyle dokunmamak elbette toplum içinde uyulması gereken önemli davranışlar (şimdi bunları yazdım diye beni fazla burjuva, hatta cinsiyetçi bulacak bazı "dostlar" olacaktır).

Günümüzde, dinci faşizmin önünde bir set oluşturabilmek için, herkesle ama herkesle konuşup - görüşmek gerekiyor. Kadın ve genç kızlarımıza hak vermekle birlikte değindiğim noktalara da dikkat etmelerini öneririm. Onların o eşsiz önsezileri, iyi ve kötüyü ayırt etmekte onlara yardımcı olacaktır.

Dilerim de öyle olur.

Ahmet H. Köse
Devamı

KAPİALİZM EN GÜÇLÜ YERİNDEN, ABD'DEN SALLANIYOR. Ya da YENİ BİR 1968 Mİ?...

Ali Tartanoğlu


Bizim üniversite yıllarımızda şöyle bir tartışma vardı. "Marx bir noktada yanılmıştır. Komünizm'in en gelişmiş kapitalist sanayi ülkesinde veya ülkelerinde ortaya çıkacağını, çünkü oralarda güçlü bir sermaye sınıfı kadar, güçlü bir proletaryanın dabulunduğunu ileri sürüyordu. Oysa komünizm Avrupa'nın sanayi ve sermayebirikimi açısından en zayıf ülkesi, bir tarım ve köylü ülkesi olan Rusya'da ortaya çıktı..."

Bir siyahın polis vahşetiyle öldürülmesi üzerine Amerika denilen cenabet ülkede başlayıp Fransa, Danimarka, Avustralya gibi ülkelere de yayılan olaylar bana komünizmin doğuşunu değilse bile kapitalizmin, en büyük kalelesinde sallanmaya başladığını düşündürdü.

Hiç değilse Avrupa'da, özellikle yine Fransa'da başlayıp yayılan 1968 olaylarını hatırlattı. Trump'un yürek selanik, elinde incil, kilise dolaşmaya başlamış...
Devamı

KENDİ SIRÇA KÖŞKTE OTURAN BAŞKASINA TAŞ ATMASIN!!!



Şeratle yönetilen Osmanlı'nın sarayında padişah haremindeki cariyelerin, odalıkların, halayıkların kaçı padişaha nikahlıydı? Şeriatle yönetilen Osmanlı'da eşcinselliğin olmadığı söylenebilir mi? "İçoğlanlığı" ne? Ne demek "iç" ve "oğlan"? Başka terim mi yoktu?




Hiçbir cinsel anlam ima edilmese bile, gerekirse ana-babaları öldürülerek çalınan bu çocuklar "enderun"da Türk çocuklarına asla layık görülmeyen bir şekilde eğitilerek devletin en yüksek görevlerine getirilmiş. Sokollu Mehmet gibi... Böyle iyi yetiştirilip bu yüksek görevlere getirilecek zeki Türk çocukları yok muymuş da Osmanlı bu devşirmeleri tercih etmiş?



Çünkü bu çocuklar, hele sadrazamlığa kadar yükselince elbette Osmanlı'ya dibine kadar "sadık" olacaktı. Oysa Türk çocuklar her an kafa tutabilirdi. Çünkü onlar da kendilerini devletin sahibi görüyordu. Osmanlı'nın Türk devleti olduğu baya baya tartışmalıdır. Yanılmıyorsam ikisi hariç tüm padişahların nikahlısı Hıristiyan!! Hadi bu siyasi konu bir yana...



Yalnızca Yahudi din adamları hakkında şahsen ben birşey bilmiyorum, okumadım, rastlamadım. Demek fevkalade ketumlar, kendilerini iyi saklıyorlar.




Özellikle Katolik kilisesi, eşcinsellik ve çocuk istismarı konusunda fevkalade ünlü.



Bizim Ege karasularından Japon doğu karasularına kadar Doğu dünyası da bu konuda pek farklı değil. Özellikle Fars, Acem dünyası... Karşı cinsle evlilik dışı ilişkinin yolunu, bir sevişme süresi kadar imam nikahı şeklinde bulmuşlar. Bütün dünya biliyor bunu. Bunu yapamayan, parası olmayan, kendi cinsine yöneliyor.




Çünkü hepsi karşı cinsle bırakın cinsel ilişkiyi, en ufak yakınlaşmayı, tokalaşmayı bile yasaklamış. Katolik papazların evlenmesi hala yasak da, biraz gevşemiş durumda bildiğim.



Çocuk istismarı (Ensar Vakfı, Katolik kilisesi) ve kadın-kız tecavüzü (hele eşşek yerel bürokratların toplu tecavüzü) dışında, bunun benim açımdan bir fevkaladeliği yok, .



Ammaaaa... Kendi sırça köşkte oturanın başkasına taş atmaması gerek. Hem kel hem hodul olmamak gerek...




Ammaaaa... Sen imam nikahı, muta diye birşeyler uydurup istediğinle gönüllü veya gönülsüz yatıp kalkarken, çocuk tecavüzünü "bir kereden bir şey olmaz" diye meşrulaştırırken başkalarına taş atmaman gerek.



Sen nasıl medeni nikahı meşru saymıyorsan, birileri de, başkaları da imam nikahını meşru saymayabilir. İkisini de meşru saymayıp birlikte olabilir. İmam nikahlı birliktelikleri de başkaları zina sayabilir.




Ayrıca ne alakası var nikahsız birliktelik veya eşcinsellikle virüsün? Sizin camiada da eşcinsellik var; siz hastalık bulaştırmıyorsunuz da, sizden olmayanlar, dindar olmayanlar mı bulaştırıyor? Lut kavmi, lugata vesaire saplantılarına rağmen Müslüman ülkelerde eşcinsellik hiç mi yok?



KALDI Kİ OLSA NE OLUR? "Çocuk" ve "tecavüz" söz konusu olmadıkça Müslüman da, Hıristiyan da, Musevi de, Budist de eşcinsel olabilir, nikahsız birliktelikler yaşayabilir.




diyanet işleri müdürü başimam nikahsız evlilik derken medeni nikahsız birliktelikleri mi, imam nikahsız birliktelikleri mi kast ediyor?



Birilerine göre de imam nikahlı birliktelikler nikahsız evlilik... "başimam" Ali'nin mantığı, medeni nikahlı birliktelikleri de hastalık saçıcı mı kabul ediyor? Yani başimamın "nikahsız evlilik"ten kastı ne?



Atatürk'ün, diyanet işleri reisliğini kurarken amacı bu tür saçmalamaları resmileştirmek değil değil, tersine bu tür saçmalamalarıgayrı meşrulaştırmaktı.




Tam bu koronavirüs günlerinde bu tür saçmalamaların ne manaya geldiğini biliyoruz. AKP'ye oy verenlerin kahir ekseriyetinin de bildiğinden, en azından bu sözlerin abesle iştigal olduğunu bildiğinden samimiyetle kuşkum yok.



Sadece kendilerini halife, şeyhülislam, vezir, müzür sanan zevatın kendilerini çok akıllı sanmaktan harektle bizi, acizane beni aptal yerine koyması ağırıma gidiyor.



Siz de eşcinsel olabilirsiniz, siz de nikahsız birliktelikler yaşayabilirsiniz, beni hiç ilgilendirmez.




Başkalarınınki sizi niye bu kadar ilgilendiriyor? Niye aklınız fikriniz kendinizin ve başkalarının cinsel organında? Herkes niye sizin istediğiniz gibi yaşamak zorunda özel hayatını?




Son not:

1- Bendeniz 41 buçuk yıllık nikahlı evliyim; bu tür saçmalayanların hepsi devlet yetkilisi; bunu doğrulayabilir.
2 - Herkesin cinsel tercihini istediği gibi yaşamasına hiç itirazım olmamakla ve eşcinselliği bir hastalık olarak filan kabul etmemekle birlikte, eşcinselliği doğal bulmadığımı, ayıplanmayı, kınanmayı göze olarak açıkça belirtirim. Doğal bulmadığım başka birçok husus var. AKP'nin bu kadar kendi ayağına kurşun sıkmasını, hatta namluyu kafasına dayamasını doğal bulmuyorum, akli, mantıklı bulmuyorum mesela. Belirtirim çünkü herkesin ille de genel-geçer doğalı, meşruyu yaşamak, uygulamak zorunda olmadığına inanıyorum. Çünkü ben böyle biriyim; en basiti veya en önemlisi, eşcinsel, nikahsız evli olMAmakla birlikte ben de mesela dine inanmam. Başimam ve onun reisine göre de bu a-normal... Yalan mı söyleyeyim, kendileri gibi takiyye mi yapayım?




Siz bana nasıl yaşayacağımı, neye inanıp neye inanmayacağımı dikte edemezsiniz! Ben de sizden hiç hoşlanmıyorum ama maalesef siz beni de yönetiyorsunuz. Buna şükredin! Sakin olun! Biraz sakin, biraz mülayim olsanız değil 2023'ü, o çok özlediğiniz 2071'i bile görebilirdiniz belki, ama çok şükür kaçırdınız o fırsatı.


 


Devamı

Emperyalist SANSÜRÜN geldiği Nokta ve Propoganda savaşı



Facebook Emperyalist "doğru!" ları çürüten yazıları, ciddi hiç bir alternatifini getirmeden, kanıt göstermeden "yanlış" diye gösterme görevi olan bir siteyi "otorite " olarak görüp ve göstererek, çürüten yazıların yayınlanmasında bu sitenin "kararını" zorla yüklemeyle birlikte ilave ediyor...bu sitenin "yalan" olarak değerlendirdiği Profesör Montagnier in yazısını ilave, bu sitenin "yalan" ifadesi olmadan yüklenmiyor...



Nobel ödülü almış, HIV virüsünü keşf etmiş bilim adamı yazısında şunları söylüyor;


HIV virüsünü keşf ettiği için 2008 Nobel Tıp Ödülü'nü paylaşan Fransız bilim adamı Profesör Luc Montagnier, koronavirüsün bir laboratuvarda oluşturulduğunu, virüsün moleküler biyologlar tarafından tasarlandığını iddia etti. Virüsün HIV'nin genetik elementlerini içerdiğini belirterek, özelliklerinin doğal olarak ortaya çıkamayacağı konusunda ısrar etti. Montagnier ayrıca, koronavirüsün bir laboratuvarda yaratıldığını iddia eden ilk bilim adamı olmadığını, 31 Ocak 2020'de Hindistan'dan bir araştırma grubunun, virüsün bazı yönlerinin HIV ile “esrarengiz bir benzerlik” taşıdığını gösteren bir makale yayınlamış olduğunu söyledi. Aynı şekilde koronavirüsün moleküler biyologlar tarafından tasarlanmış olmasının, ilaç endüstrisinin parmağı olma olasığı hakkında ciddi sorular ortaya çıkardığına değindi."




Yazı şu sitede, sansür pratiğine yer vermemek için yazıyı direk yüklemedim



Erdogan Ahmet


Devamı

KORONA GÖSTERDİ: İKTİDARLAR YÖNETEMİYOR.


KAPİTALİZM, KÜRESELLEŞME VE HATTA DEMOKRASİ ALLAHLIK!!






Hadisenin bu aşamasında izolasyonun gerekliliğine itirazım yok. Ama esasta külliyen karşıyım. Çünkü:




1 –
Ben evden hiç çıkmasam bile, sokağın hareketliliğine ihtiyacım olduğunu fark ettim. Başka pek çok konuda olduğu gibi bu da bir önemli özgürlük ve ihtiyaçmış.




2 -
Çin’den başlamak üzere, kahrolası hükümetler, bunu bir prestij meselesi, iktidarlarına tehdit olarak görme manyaklığı içinde olmasaydı, en baştan derhal ilan edip son derece yaygın testlerle işe girişseydi, mesafe hariç sokağa çıkma yasaklarına gerek kalmayabilirdi.



Şunu hayretle gördüm ki, dünyanın hemen bütün iktidarları, kendilerinin sorgulanmasına yol açabilecek en küçük bir sorun istemiyorlar. Hepsi mutlak kusursuz… Kahrolası “halkı paniğe sevk etmek” yavesi hepsinin ağzında, hepsinin en büyük kurtarıcı politikası… Ve bunun demokratı antidemokrat'ı, azgelişmiş'i çok gelişmiş'i yok.




Çin dahil bütün ülkelerin hükümetleri hadiseyi önce bu nedenle hafife aldılar. Baştan ciddiye alsalardı, mesela İtalya’da insanların bir buçuk aydır eve hapsolmalarına belki gerek kalmayacaktı.




Yine görüldü ki, Allahın belası küreselleşme, özelleşme yüzünden Amerika’sı, Avrupa’sı ile (kalanlar zaten allahlık!!!) hemen hiçbir ülkenin, doğru dürüst bir sağlık sistemi yokmuş veya varsa da kalmamış, yok olmuş. Daha kötüsü, böyle bir salgın olasılığını “hiçbirisi” öngörmemiş; hiçbirinin hiçbir hazırlığı yok.




Türkiye’nin reisi ve şürekası oraya buraya, hem de bizim gelişmiş diye ağzı açık ayran delisi olduğumuz, gelişmiş olduğu kafamıza çakılmış ülkelere maske göndermekle övünüyor. Niye?..




Bu Türkiye’nin reisinin başarısı mı, küreselleşmiş postmodern kapitalizmin salaklığı mı? Maske üretmeyi kendilerine yakıştıramamışlar; bunu paçozlar üretsin, biz onlardan üç otuz paraya alırız demişler. Ne oldu? Avrupa’da A ülkesine gelen maske ve benzeri malzemeye, gümrüğünden geçerken B ülkesi el koydu, kavga ettiler. Parasını A ödemiş çünkü. Ama B’nin de acil ihtiyacı var. Görüyor musunuz kapitalizmin nasıl rezil rüsva olduğunu?!!..



İspanya kıvranıyor, İtalya ölüyor; üyesi olduğu Avrupa Birliğine “imdaaaaat” diyor; bizim de üyesi olmak için ayılıp bayıldığımız muhterem(!) Avrupa Birliği kös dinliyor; birlik mirlik kalmamış. İtalya ve İspanya, kriz atlatıldıktan sonra üyeliklerini gözden geçireceklerini iktidarıyla muhalefetiyle açıkça ilan etti. Kriz sonrasında Avrupa’nın birliği ne kadar kalır göreceğiz. Amerika’nın sağlık sisteminin ne kadar kofti olduğunu bütün dünya, dünya kupası maçı izler gibi izliyor.




İki yüz yıldır kafamıza kakılıp duran kapitalizmin, demokrasinin, 40 yıldır ensemizde boza pişiren küreselleşmenin, bunlara adeta Allah gibi tapan iktidarlara döve döve verdiği derstir korona! Gördük ki bunların tamamı zoraki fantezilerdir; hayatın gerçeğiyle hiçbir alakaları yoktur.




Doğa katledilerek ne sağlık, ne de demokrasi olur. “Ne alaka?...” değil. Sağlık en temel insan hakkıdır. Hem para uğruna doğayı yok ederek virüsleri azad edip hem de sağlığı sadece parası olanın hakkı haline getirirsen, sen de iktidarını kaybetmekten korkmaya başlar; ya kaybetmek ya da diktatörleşmek, daha da diktatörleşmek zorunda kalırsın.




Hadi sosyalizm demeyelim, komünizm hiç demeyelim: sürü tepkisi gelebilir; ama izin verin YAŞASIN DEVLETÇİLİK, Yaşasın Korona!!!...


Ali Tartanoğlu

 


Devamı

Koronavirüs yeni bir dünya sistemi için araç mı?


covi19-29032020-22_45




Koronavirüs bir laboratuvar ortamında mı üretildi yoksa doğal ortamda mı gelişti? Birçok komplo teorisi, iddia ve tartışma var. Doğrudan bir fikir belirtmek çok zor olacak ama şunu söyleyebiliriz: İster laboratuvarda ister doğal ortamda gelişmiş ya da geliştirilmiş olsun küresel kapitalist sistemin sahipleri yıllardır böylesi bir pandemiyi öngörmektedir. Böylesi bir virüsün ne gibi etkiler yapabileceği ve buna nasıl yanıt verileceği hakkında somut stratejilere sahip oldukları anlaşılıyor. Temel sorun şu: Bugün ortaya çıkan ve dünyanın hemen her yerinde etkisini derinden hissettiren, binlerce insanın ölümüne yol açmaya devam eden bu virüs geleceğimizi nasıl etkileyecek?





Yıllar önce böylesi bir pandemi üzerine yürütülen tahminler ve yapılan araştırmalar yaşananların belirlenmiş bir stratejinin parçası olduğuna dair şüphelerimizi kamçılıyor.





ABD’li Browne ve Harrison’un koronavirüs kehaneti





ABD’li yazarlar Sylvia Browne ve Lindsay Harrison tarafından yazılan “Kehanetler” kitabı 2005 yılında yayımlanıyor: “2020’lerde, akciğerleri ve bronşları ciddi oranda etkileyen, tedaviye ise zalimce direnen zatürre benzeri bir hastalığın patlaması nedeniyle ortalıkta ameliyat maskeleri ve plastik eldivenlerle dolaşan çok daha fazla insan göreceğiz. Hastalık hakkında kafa karıştırıcı olan şey ise; bir kış boyunca müthiş bir paniğe yol açtıktan sonra, on yıl içerisinde hem sebeplerini hem de tedavisini gizemli bırakarak tamamen ortadan kaybolması olacak.”





Medyum diye piyasaya sunulan kişilerin özel yetenekleri yok, zekâlarını üstün derecede kullanabilen bir özellikleri yok. Geleceği yorumlama, tahminlerde bulunma ayrı; somut tarihi, zaman ve oluş biçimini vermek ise çok ayrı bir durumdur. Bu bakımından Sylvia Browne ve Lindsay Harrison gibi yazarları, esasen küresel sistemlerin gelecekteki projelerini önceden topluma aktarma ve haberdar etme gibi bir misyon üstlenen kişiler olarak tanımlayabiliriz.  Pandemi hakkında bu kadar somut bilgiler yazmalarını da söz konusu projenin toplumsal altyapısını oluşturmaya yönelik ön hazırlık olarak değerlendirebiliriz.





Pandemi öngören 2012 Almanya Raporu





10 Aralık 2012 yılında, Robert Koch Enstitüsü başkanlığında Alman İnşaat ve Yerleşim Planı Müsteşarlığı, Halkı Koruma ve Doğal Felaketlere Yardım Müsteşarlığı, güvenlik ve bilgilendirme bölümüne bakan müsteşarlık, tarım ve beslenmeyle ilgili müsteşarlık, Teknik Yardım Ulaştırma Birimi Başkanlığı, Özel Komando Birlikleri ve Alman ordusu uzmanlarının birlikte hazırladıkları rapor, Merkel’e sunulmuş.





8 yıl önce hazırlanan raporda şu bölüm dikkat çekiyor: “Bu salgına neden olan virüs, Güneydoğu Asya’dan, vahşi hayvan satılan pazarlardan yayılacak ve insanlara geçecek. Hayvanlar bu virüse karşı bağışık olacak çünkü zaten kendi bağışıklık sistemleri bunu tanıyor. Ancak insanlar arasında çok hızlı şekilde yayılacak.” Raporda kaynak ülke, “Çin’den gelen Çinliler veya Çin’e giden 6 ile 10 Almanın bu hastalığı yayabileceği ve herkesin hastalığı 10 kişiye kadar bulaştıracağı” ifadesiyle belirtilmiş.





İlk akla gelen soru şu: Nasıl oluyor da, “Güneydoğu Asya’da, Çin’deki vahşi hayvan satılan pazarlarda yayılacak ve insanlara geçecek” gibi çok somut bir tespit yapılıyor. Koronavirüs’ün Doğu Asya’da Çin’in Vuhan kentinde vahşi hayvanların satıldığı bir pazarda yayıldığı ifade ediliyor. Alman ordusundan uzmanlar dahil olmak üzere bütün stratejik kurumlarının temsilcilerinin yer aldığı bir raporda ‘kıta, ülke ve mekan’ gibi somut yerlerin belirlenmiş olması sanıldığı gibi yüksek bir öngörü mü yoksa önceden planlanan bir stratejinin yansıması mıdır?





8 yıl sonra ortaya çıkacak virüsün bütün özellikleri de sıralanmış: “SARS Cov’un mutasyona uğramış hali olan yeni bir virüs gelecek ve insanların bağışıklık sistemini hızla çökertecek. Belirtileri açısından Modi-SARS ile SARS CoV birbirine çok benzeyecek. Bir insandan diğerine bulaşması 5 gün olacak. Virüs kapan kişide de semptomları 2 ile 14 gün arasında ortaya çıkacak.” Ayrıca Bu yeni virüs, özellikle ileri yaşlarda ve kronik hastalığı olanlarda yüzde 10’lara kadar varan ölümlere neden olabilecek. Çocuk ve gençlerde ölüm oranları yüzde 1’in altında kalacak. Gençler ve sağlıklı insanlar bir haftada bunu atlatacak, ancak yaşlıların tedavileri 60 günü bulabilecek” denilmiş.





Raporda, bugün hızla yayılan koronavirüsün bütün özellikleri olduğu gibi anlatılmış. Henüz ortaya çıkmamış tersine gelecekte ortaya çıkacak virüsün bütün özelliklerinin rapor edilmiş olması bir kehanet midir, gerçekleşmesi tesadüf müdür? Yoksa bu rapor, önceden bilinen bir virüsün üzerinde derin bir araştırma yapıldıktan sonra yazılmış mıdır?





Virüsün etkilerinin üç dalga halinde olacağı belirtiliyor: “En tehlikelisi ilk dalga olacak. Daha sonra bunu ikinci ve üçüncü dalgalar takip edecek. Böylece üç yıla yayılacak bir pandemi gerçekleşecek. Virüs bu sürede iki kez mutasyona uğrayacak. Bir kere bu hastalığı kapan, aynı virüsten 360 gün daha etkilenmeyecek. Ancak mutasyona uğramış halinden ve başka bir benzer virüsten olumsuz etkilenebilecek.” İkinci dalgada “23 milyon Almanın”, üçüncü dalga ise “26 milyon kişinin etkileneceği” belirtiliyor.





Önlem alınmadığı takdirde “Yaşlı insanlarda ölüm oranı, yüzde 50’yi bulabilir. Üç dalga, 7,5 milyona yakın Almanın hayatına mal olabilir” değerlendirmesi yapılıyor.





Henüz adı konulmamış ama ortaya çıkmasının kesin olduğu düşünülen ve Çin’den gelecek yolcular üzerinden yayılacak olan bir virüsün en az 7,5 milyon Almanın ölümüne neden olacağı tahmini yapılıyor. Etkilerinin ne olacağını ayrıntılı yazılan bir raporun olası tesadüflere dayanan ‘yüksek’ bir öngörüye değil tersine önceden planlanmış bir sürece işaret ettiğini söylemek daha inandırıcı ve mantıklı geliyor. Rapor aynı zamanda hangi sektörlerin ne düzeyde etkileneceğinin ayrıntısını da vermiş. Demek ki planlama çok kapsamlı ve derin bir şekilde yapılmış.





Bill Gates’in TEDX konferansında yaptığı konuşma





Dünyanın en büyük ‘bilişim teknojisi’ şirketinin sahibi Bill Gates 5 yıl önce yaptığı konuşmada şöyle diyor: “Dünya Bankası’nın tahminlerine göre, küresel bir nezle salgını olması halinde dünya genelinde malvarlığı 3 trilyon doların altına inecek ve milyonlarca ölüm gerçekleşecek… Önümüzdeki 10 yılda eğer bir şey, 10 milyondan fazla insanın hayatına son verirse bu bir savaştan çok, yüksek derecede hızlı yayılan bir virüs olur. Füzeler değil, mikroplar olur. Bunun bir nedeni de nükleer caydırıcı silahlara büyük yatırım yapmış olmamız. Salgın hastalıkları durdurmak için ise çok az yatırım yaptık. Bir sonraki salgın için hazır değiliz… Bulaşıcı hastalığa yakalandığı halde kendini iyi hisseden, uçağa binmiş ya da markete gitmiş birinden virüs kapabilirsiniz. Virüsün kaynağı Ebola gibi doğal bir salgın da olabilir ya da bir biyoterörizm olabilir. Öncelikle yoksul ülkelerde güçlü bir sağlık sistemine ihtiyacımız var. Tıbbi ekiplerle, eğitimli ve yardıma hazır bir süre insana ordunun birliğine ihtiyacımız var. Simülasyanlar yapmamız gerekiyor. Savaş oyunları değil bakteri oyunları. Böylece hangi alanda zayıf olduğumuz anlarız. ABD’de yapılan son bakteri oyunu 2001’den önceydi ve çok iyi sonuçlanmadı. Şu ana dek skor: Bakteriler:1, İnsanlar:0”





Bill Gates, gelecek felaketi belirlemiş ve bunun biçimine dair de “virüsün kaynağı Ebola gibi doğal bir salgın da olabilir ya da bir biyoterörizm” tahmininde bulunup 10 milyondan fazla insanın ölebileceğini belirtmiş.





18 Ekim 2019 tarihinde Dünya Ekonomik Formu ile Bill ve Melinda Gates Vakfı’yla ortaklığı olan John Hopkins Center for Health Security’nin New York’ta düzenlediği etkinlikte virüs salgınıyla ilgili “pandemik simülasyon çalışması” yayımlıyorlar. Bu simülasyonun Çin’in Vuhan bölgesinde ilk hastalık vakasının bildirilmesinden yaklaşık altı hafta önce yapılması da ayrıca dikkat çekici. 6 ayı kapsayan simülasyonda kaç milyon kişinin öleceği şöyle tahmin ediliyor:





İlk bir ayda 28 bin 582 kişi ölüyor; ikinci ayda 1 milyon 134 bin 268 kişi ölüyor; üçüncü ayda 5 milyon 860 bin 161 kişi ölüyor; dördüncü ayda 10 milyon 120 bin 312 kişi ölüyor; beşinci ayda 29 milyon 899 bin 784 kişi ölüyor; altıncı ayda 32 milyon 276 bin 266 kişi ölüyor.





Bill Gates’in ortak olduğu bu sağlık şirketinin hesaplarına göre Mart 2020’de 28 bin 582 kişi ölecek. Mart ayının sonu gelmeden bu sayının aşıldı bile. Bill Gates “Dünya nüfusu arttıkça ve insanoğlu vahşi doğayı kötüye kullandıkça yeni hastalık mikroplarının ortaya çıkması da son derece olağan hale geliyor” mesajı ile Eylül 2020 tarihine kadar 32 milyon insanın ölme olasılığına dünyanın hazır olması gerektiğini söylüyor.





Simülasyon Covid-19 değil başka bir hastalık üzerine kurulu ancak böylesi bir pandeminin yol açacağı sonuçlar üzerine çalışılmış. Bu da pandemiler üzerinden “Küresel nüfus dizaynı mı yapılıyor?” sorusunu akla getiriyor.





Bill Gates, “Salgın hastalıkları durdurmak için çok az yatırım yaptık. Bir sonraki salgın için hazır değiliz” açıklamasıyla doğru bir noktaya dikkat çekerken aynı zamanda kendisinin insanlığın dostu, sağlığa yatırım yapmayan devletleri de bir bakıma insanlığın düşmanı olarak gösterecek argümanı önceden eline almış görünüyor. Böylelikle planın yeni dünya sisteminin toplum tarafından kabullenilmesi gerekçelendirilmiş oluyor.





Bütün bu veriler üst üste konulduğunda ortaya çıkan şu: Olası bir pandeminin yaratacağı sarsıcı etkiler çok önceden tahmin ediliyor ve üzerinde çalışılıyor.





Peki, amaç ve hedef nedir? Ne yapılmak isteniyor? Bu sorulara kesin yanıtlar vermek oldukça zor görünüyor. Ancak, hiçbir şeyin sıradan, masum ve kendi halinde gelişen bir süreç olmadığının altını çizmek gerekir.





Daha önce geliştirilmiş öngörüler doğrultusunda koronavirüs pandemisi karşısında izlenen politikaların küresel dünya sisteminin yeniden organize edilmesini hedefleyen çok kapsamlı bir stratejinin ilk parçası olduğuna dair ciddi kuşkular besleyebiliriz. Belki de dünya kapitalist sisteminin bundan sonra başka bir yola evirilmesinin ilk hamlesi ile karşı karşıyayız. Kapitalist sistemin kendi içerisinde işlettiği kurallar dizisine tersmiş gibi görünse de tarihsel akışın böyle ilerleyeceğine dair ciddi emarelerden bahsedebiliriz.





Bireysel özgürlükleri terk etme ve otoriteye boyun eğme





Koronavirüs Çin’de ortaya çıktı ancak Doğu Asya’nın tamamında kısa sürede kontrol altına alındı. Kontrolsüz bir şekilde Avrupa’ya doğru yayılması virüsün etki alanın esasen Batı yani Avrupa ve ABD olduğunu gösteriyor. Yani çıkış yeri bakımından Asyatik ama yayıldığı yer bakımından Batılı olduğu görülüyor.





Peki, bu bir tesadüf müdür? Elbette ki değil.





Koronavirüsün Çin’den ortaya çıkıp Asya ülkelerine yani Güney Kore, Japonya, Malezya, Endonezya hatta Rusya’dan yayılması ama kısa sürede bu ülkelerin tamamında önemli oranda denetim altına alınmasının biçim ve yöntemi oldukça dikkat çekiciydi.





Özellikle Çin çok katı kurallar uygulayarak, idari tedbirleri en üst düzeyde merkezileştirerek uyguladı. Toplum da bu kurallara büyük bir oranda riayet etti. Aynı şekilde Güney Kore, Japonya, Malezya, Endonezya gibi ülkelerde de kontrol hızlı bir şekilde sağlandı. Bu, Asyatik toplumların tarihsel toplumsal kültürel değerleri ve yaşam tarzları ile ilişkilidir. Asyatik toplumların devlet-toplum-aile-birey ilişkisinde devletin mutlak otoritesi ön plana çıkar. Buna paralel olarak toplumun tarihsel-kültürel değerleri önemli bir oranda gündelik yaşamda hissedilir.





Burada verilen esas mesaj, bireysel özgürlüklerin, toplumun kendi çıkarları için sınırlandırılabileceği algısının neredeyse bir genel kabule dönüşmesidir. Asya devletlerinde gösterilen bu başarıya karşılık koronavirüsün Avrupa’da hızla yayılması ve binlerce insanın ölümüne yol açmasının önemli gerekçelerinden biri “Devletin katı kuralları uygulayamaması ve bireysel özgürlüklerin sınırlandırılamaması” olarak yansıtılıyor. Böylelikle toplum, bireysel özgürlük alanlarının korunmasıyla, devletin gerektiğinde katı bir şekilde uygulayacağı kurallar dizisi arasında bir tercih yapmaya zorlanıyor. Koronavirüsün Avrupa çapında yarattığı sarsıcı etkilerin, toplumların düşünce yapısında da bazı değişikliklere yol açtığı görülüyor. Örneğin Hollanda, Avusturya, Almanya, İsviçre, Makedonya gibi birçok Avrupa Birliği ülkesinde yapılan anketlerde “gerektiğinde bireysel özgürlükler kısıtlanabilir” diyenlerin oranı %62 ila %94 şeklinde yüksek oranlara ulaşmış. ABD’de ise bu oran %45’te kalmış. Bireysel özgürlük alanının geniş olduğu toplumların düşünüş biçiminin koronavirüs gibi bir örnek üzerinden yaşadığı değişim basit bir olay değildir.





Koronavirüse karşı verilen mücadelenin Çin’de ‘başarılı’ tersine Avrupa’da ‘başarısız’ gösterilmesi esasen ‘otoriter sistemlerin ve devletlerin katı uygulamalarının mutlak bir şekilde yaşama geçirilmesi’ olarak karşımıza çıkıyor. Burada temel amaç toplumun özgürlük alanını belirleyen değer yargılarında niteliksel bir değişim sağlamaktır. Bugün dünyanın bütününde yaşadığımız şu: Koronavirüs nedeniyle ülkeler, şehirler, mahalleler, sokaklar ve hatta evler bir hapishane haline geldi ya da getirildi. Bunu sadece bir geçici ‘koruma’ tedbiri olarak değerlendiremeyiz. Bu pratik yönelim esasen önümüzdeki süreçlerde küresel dünya sisteminin kendisini reorganize ederken uygulayacağı katı/sert politikaların toplum tarafından şimdiden kabullenilmesini sağlamaya yönelik stratejilerin ilk adımları olarak görülmelidir.





Dünya çapında 30 milyon insanın ölebileceğinden bahsediliyor. Koronavirüsün etkisinin devam etmesine paralel olarak işsizliğin %30-40’lara varabileceği, yoksulluğun çok üst boyuta çıkacağı, ekonomik krizin bütünüyle bir bunalıma dönüşeceği gibi bazı kötü senaryolar karşısında ortaya çıkacak toplumsal reaksiyonun veya tepkinin en alt düzeyde tutulması amaçlanıyor. Aksi takdirde sosyal sorunların en üst noktaya çıkarak kontrolden çıkabilecek bir kaos ortamının oluşması, küresel sistemin bütün planlarını altüst edebilir. Bu nedenle otoritenin mutlak hakimiyetinin daha şimdiden topluma kabul ettirilmesi için koronavirüs krizini bir fırsata dönüştürmek istedikleri anlaşıyor. Bu planları tutar mı bilinmez. Ancak öncelikli hedefleri budur.





Plan çok daha kapsamlı ve derin. Bugün hepimiz kendimizi korumaya odaklanmış bulunuyoruz. Bu nedenle koronavirüs üzerinde planlanan stratejiyle pek ilgilenecek durumda olamasak da bir süre sonra çok daha derinden hissedeceğimiz bir süreçle karşı karşıya kalacağız.





Algı oyunları





Şehirlerde uygulanan sokağa çıkma yasağı nedeniyle taşıtların önemli oranda trafiğe çıkmaması, toplu taşıma araçların da çok az kullanılması üzerine medyada haberler çıkmaya başladı. Örneğin İstanbul’un havasının kirliliği %30 oranında düştü. Moskova, Londra, Tokyo, New York gibi mega kentlerin hava kirliliği göstergelerinde de ciddi bir düşüş yaşandı. Venedik kanallarında kuğular yüzmeye başladı. Yani doğada olumlu değişimler başladı.





İlginçtir Bill Gates, ekoloji üzerine sıklıkla değerlendirmeler yapıyor. Hayvanların kesilmesinin önüne geçilmesi gerektiğine ilişkin görüşler ileri sürüyor. “Vahşi dünyanın üzerine fazla gitmemeliyiz” diyor. İnsanların yaşayabileceği bir dünyanın korunması için devletlerin ve küresel kurumların şimdiden önlem alması gerektiğini belirtiyor. Koronavirüsün bu düzeyde tehlikeli sonuçlar doğurmasının devletlerin önlem almamasından kaynaklandığını açıklıyor.





Peki Bill Gates gibi biri neden bunları söyler? Gerçekten doğanın, toplumun ve insanlığın dostu mudur?





Yapay zekâ çağını yaratma





Gates gibi kapitalist sistemin merkezinde bulunan şirketlere sahip çok az sayıda kişinin, küresel sistemin reorganizasyonu için düğmeye basarken üç alanı özellikle ön plana çıkardıkları görülüyor.





Birincisi, bilişim teknolojisini en üst düzeyde gündelik hayatta kullanmak. Bill Gates, dünyanın en büyük bilişim teknolojisi şirketinin sahibi. Uluslararası finans hareketlerini, bankalar ve borsalardaki dolaşımı dakikası dakikasına kontrol eden, inceleyen, denetleyen bir teknolojik güce sahip. Kişisel verilerden devletlerin gizli bilgilerine kadar birçok alanı kontrol edebilecek bir teknolojik gücü elinde bulunduruyor. Bill Gates, birey olarak konuşmuyor, esasen bir gücün doğrudan temsilcisidir. Çağımızı ‘yapay zekaya dayanan robotik dönem’ olarak tanımlayan Gates, bu döneme geçiş için acele edilmesi gerektiğini sıklıkla vurguluyor. Yapay zekânın gündelik yaşamın her alanında kullanılması artık kaçınılmaz hale gelmiş bulunuyor.





IBM şirketinin elindeki bilgisayarlardan bir tanesi saniyede 200 trilyon hesap yapabilecek kapasiteye sahip. Bu bir bakıma üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin yeniden tanımlanarak sermayenin yeni alanlara kaydırılması için hızlı ve mutlak bir değişimin yapılması mesajını veriyor. Örneğin Microsoft yapay zekâ ile hareket eden otomobiller yarattı. Milyarlarca dolar yatırım yapılan uçan taksiler yapıldı ve bunların gündelik yaşamda kullanılması gerekiyor. Uzay hukuku üzerinde yoğun tartışmalar ve planlar yapılıyor. Askeri savaş stratejisi bütünüyle yapay zekâya dayanan robotik asker güç çağına yönelik çok kapsamlı değişimler gündeme geliyor. Mekanik sistem esasına dayanan nispeten de gelişmiş teknoloji kullanan ancak yapay zekânın hâkim olmadığı otomotiv sanayisinin niteliksel bir değişim için çok uzun bir zamana ihtiyaç duyduğu açık ancak tersine dünyayı yeniden şekillendiren güçlerin zamanı az. Bu nedenle hızlı ve niteliksel bir değişime ihtiyaç duyuyorlar.





İlaç tekellerinin bilinmeyen hastalıklar için ilaç üretmesi





İkincisi, ilaç sanayisinin yeni dönemin ihtiyaçlarına göre konumlandırmak. Küresel dünya sisteminin özellikle ilaç sanayisi bakımından önemli bir değişim sürecine girdiğini söyleyebiliriz. Gates’in “nükleer silahlara değil sağlığa yatırım yapın” çağrısı bir tesadüf değil tabii ki. Önümüzdeki yıllarda Covid-19 gibi milyonları etkileyecek ve toplu ölümlere yol açabilecek hastalıkların sürekli gündemde olması bekleniyor. Bunlara karşı küresel çapta araştırma kuruluşlarının kurulması ve bunların merkezileşmesi özellikle ön plana çıkartılacak. Bill Gates Vakfı gibi 2-3 küresel güç birlikte ortak bir strateji oluşturabilirler. Örneğin kanser gibi henüz çözümü bulunmamış hastalıkların araştırmasında yapay zekânın çok daha yoğun olarak kullanılması belirleyici olacaktır.





Laboratuvarlarda besin üretme dönemi





Üçüncü olarak, yakın dönemde gıda sanayisi üzerinde önemli değişiklerin olması artık netleşmiş görünüyor. Bill Gates’in son yıllarda vermiş olduğu konferanslarda hayvan ölümlerine karşı hassasiyeti ya da ekolojik dengenin korunmasına yönelik göstermiş olduğu   görüntüsel çabaların arkasında, doğa ve hayvan sevgisi bulunmuyor. Bu hassasiyet laboratuvarlarda üretilmesi planlanan et, sebze, meyve gibi besinlerin kamuoyuna sunulması ile doğrudan ilişkilidir.





Birçok şirket bugün bu alanda çalışıyor. 2020’li yılların sonunda laboratuvarda hayvan hücrelerinden üretilen yapay etler piyasaya sürülecek. Aynı şekilde yapay sebze ve meyve yaratma sürecine girmiş bulunuyoruz. Gates’in ‘gıdanın geleceği’ dediği yapay et, yiyecek sektörünü dönüştürebilir mi? Bruce Friedrich, toplumun 2020’de laboratuvarda üretilecek olan etle tanışacağını ve ilk etapta fiyatların 50 dolar olacağını belirtti. Friedrich, aynı zamanda hücreden üretilen etlerin üretimini destekleyen Good Food Institute’ün (İyi Gıda Enstitüsü) de kurucusu. Friedrich, çevreyi daha ez etkilemeleri nedeniyle “temiz et” de denen laboratuvar etlerinin hayvancılığın yanı sıra çiftçiliği de değiştirebileceğine dikkat çekiyor. 2050 yılına kadar et, meyve ve sebzenin en az %70’ini laboratuar ortamında üretebileceklerini belirtiyor.  Önümüzdeki yıllarda dünya çapında milyonlarca hayvanın ölümüne yol açan bir virüsün ortaya çıkması kimse için sürpriz olmamalıdır. Laboratuvar ortamında üretilen etler, meyveler, sebzeler soframıza daha çok gelmesi için hayvanların toplu bir şekilde öldürülmesi operasyonu devreye girebilir.





Burada gıda şirketleri ile ilaç şirketleri arasında yeni bir ittifakın oluştuğu, birbirini tamamlayan iki sektöre dönüştükleri görülüyor. Bunun da bir tesadüf olmadığı açıktır.





Yeni küresel sistemde Asya





Koronavirüsün Asyatik toplumlarda kısa süreden kontrol altına alınması aslında yukarıda sıraladığımız stratejiler ile doğrudan ilişkilidir. Dünya nüfusunun neredeyse üçte ikisinin toplandığı Asya, küresel dünya sisteminin yeni teknolojilerinin en büyük müşterisi olacaktır. Bilişim teknolojisine sahip güçlerin, Çin ve Hindistan gibi dünyanın nüfusunun %40’ını oluşturan iki ülkeyi küresel sermaye sisteminin merkez üssü olarak görmeleri gelecek stratejileri bakımından son derece önemlidir.





Dijital paraya geçiş süreci başlıyor





Yapay zekaya dayanan robotik çağın, kapitalist üretim ilişkilerinde ve üretici güçlerinde niteliksel bir değişim yaratması sadece yukarıda sıraladığımız üç alana yönelik bir değişim değildir. Aynı zamanda sermayeyi bütünlüklü olarak etkileyen bir değişim söz konusudur. Örneğin Bitcoin gibi dijital araçlarla ‘sanal para’ sistemine geçiş hızlanacak, bankacılık ve borsa sistemleri de niteliksel bir değişime uğrayacaktır.





İşte Bill Gates gibi yüksek teknolojiyi kullanan çok az sayıda kişinin küresel çapta toplumun gündelik yaşamı ile bu kadar ilgilenmesi, konferanslar vermesi, aslında insanlığı çok yönlü olarak kontrol edebilecek ve ona hitap edecek yeni alanların yaratılmasıyla doğrudan ilgilidir. Yeni bir kapitalist bir dünya sisteminin güçlü toplumsal dinamiğini yaratmak istendiği çok net olarak görülüyor.





Yaşlıların fiziki tasfiyesi ve Z Kuşağı





Burada maalesef Covid-19 ile yaşlı nüfusun ölmesi aslında öldürülmesi “tuhaf” bir tesadüftür. Yukarıda sıraladığımız alanlarda bir değişim yapılması için yeni teknolojilerle uyumlu bir kuşağa ihtiyaç var. ‘Z Kuşağı’ denilen kuşak aslında yeni küresel düzenin temelini oluşturacaktır. Bu kuşağın sisteme çok daha hızlı ve etkin bir şekilde adapte edilmesinin yolu öncelikli olarak kendi tarihsel bağlarından, kültürlerinden, değerlerinden bütünlüklü olarak koparılmasıdır. Bugünkü yaşlı kuşağın koronavirüs aracılığı tasfiye edilmesi uygulanmaya başlanan derin, bir o kadar canavarca olan stratejinin önemli hamlelerden biri gibi görünmektedir. Bunun sigorta şirketlerinin zarar etmesiyle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü gerçek anlamda hiçbir sigorta şirketi zarar etmez/etmemiştir.





Küreselleşme yok olmuyor. Tersine daha üst düzeyde örgütlenen yeni bir küresel dünya sisteminin yaratılmasının ilk adımları atılıyor. Küresel düzeyde, bütün devletleri etkisine alan, uluslararası dengeleri yeniden oluşturan bir üst mekanizmanın oluşturulmasının adımları koronavirüs ile atılmaya başladı. Bu süreç çok sancılı ve sert olacak gibi görünüyor.





Kaynak: sendika.org


Devamı