VATAN POSTASI ☰ Bölümler
Köylü-Kooperatifler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Köylü-Kooperatifler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çiftçi-Sen :”Çiftçilerin sendikalaşmaları engellenemez! “


Çiftçi-Sen,Çiftçilerin sendikalaşmaları, hukusal engellemelere rağmen örgütlenme kararlılığı vurgulandı.





Açıklama şöyle:





Çiftçilerin sendikalaşmaları engellenemez!





Çiftçilerin sendikalaşma çabaları yeni değildir, 1960’lı yılların sonlarına dayanır ve 12 Mart darbesinden sonra sonlandırılır. 1970’li yıllarda kurulan sendikaların da başına gelen aynıdır; 12 Eylül askeri darbesi ile kapatılırlar. Ancak devlet bu sendikaları “işveren sendikaları” statüsünde kurulmalarını kabul etmiştir.





1999 ve 2001 yıllarında IMF ve Dünya Bankası dayatmalarıyla “tarımda yeniden yapılandırma”, “tarımda dönüşüm” programları başlatılmıştır. Bu aynı zamanda Türkiye tarımsal yapısının daha hızlı tahrip edileceği, şirketleşmenin hızlanacağı, küçük çiftçilerin sözleşmeli üretime zorlanacağı ve her alınan kararın onların aleyhine olacağı bir dönemin başlangıcıdır.





Çiftçiler tehlikenin farkında olarak 2001 yılından başlayarak ülkenin çeşitli bölgelerinde bölgede yetiştirilen temel ürün üzerinden üretici kurultayları yaptılar. Her kurultayın seçtiği heyetler 13 Aralık 2003 yılında Ankara’da Türkiye Üretici Kurultayı’nda bir araya geldi ve bu Kurultayda alınan kararla 2004 yılından itibaren ürün bazında sendikalar kurulmaya başlandı. Tütün, üzüm, çay, fındık, zeytin, ayçiçeği, hububat gibi saldırıya ilk maruz kalan ürünlerde sendikalar oluşturuldu. Ürün bazındaki örgütlenmeleri ve mücadeleleri birleştirebilmek, ortak bir mücadele yürütebilmek için; Ürün bazında kurulmuş sendikaların ortak kararıyla bir araya gelinip Konfederasyonlaşmaya gidildi. 24 Mayıs 2008 tarihinde Çiftçi- Sen kuruldu.





Çiftçi Sendikalarının kuruluşlarında siyasi iktidar tarafından sendikalara yapılan teklif (daha önceki dönemlerde olduğu gibi) çiftçi sendikalarının işveren sendikası olarak kabul edilmesiydi. Çiftçi Sendikaları bu teklifi reddetti. Tarımda değişim o kadar hızlıydı ki çiftçiler kendi topraklarında sözleşmelerle şirketlere bağlanıyor, kendi toprağında aileleriyle birlikte işçileşiyordu. Sözleşmelerde taraf olabilmek için bile bu teklif kabul edilemezdi. Çiftçiler sınıfsal konum itibariyle işveren değildi, çiftçiler statülerini koruyarak sendikalaşmalı ve hukuksal düzenlemeler yapılarak bu örgütlenme haklarının önü açılmalıydı.





Tabi ki tam tersi oldu. Her sendika bu hukuksal mücadeleyi farklı yaşamış olsa da genel olarak, önce Valiliklerin kapatma kararı İdari Mahkemelerde durduruldu. Sonra Yerel Mahkemelere kapatma davası açılarak kapatma kararları alındı. Yargıtay’a yapılan itirazlar sonucu çiftçilerin sendikalaşma hakları kabul edildi. Aynı süreç konfederasyon için de yaşandı.





Bir yandan örgütlenme geleneği olmayan çiftçilerin örgütlenme çabaları yürütülürken diğer yandan kapatma davalarıyla uğraşmak zorunda kalınan zorlu bir süreç yaşandı.





1 Şubat 2020’de İzmir’de her sendikadan gelen delegelerle konferans düzenlendi. Türkiye tarımında yaşanan gelişmeler göz önüne alınarak, ürün bazında kurulmuş bütün sendikaların Çiftçi Sen çatısı altında tek bir sendika olarak birleşmesi, farklı ürünleri üreten üreticilerin sendika çatısı altında kürsüler biçiminde örgütlenmesine dönük bir sendika modeli oy birliğiyle kabul edildi. Hangi ürünü üretirse üretsin her çiftçinin üye olabileceği, ekolojik köylü tarımı yapanların, kıyı balıkçılarının, göçerlerin dahil olabileceği bir örgütlenme biçiminin önü açıldı.





21 Şubat 2020 tarihinde başvuru yapılarak Çiftçiler Sendikası (ÇİFTÇİ-SEN) kuruldu, 31 Ekim’de de ilk resmi kongresini yaptı.





Başvurumuzu çiftçi sendikası olarak yapmamıza her üyenin Ziraat Odası kaydını ve Çiftçilik Belgesi’ni teslim etmemize rağmen işçi sendikası olarak kabul edilmiş ve yasal bir sendika olmuştuk. “İşçi Sendikası” olarak kabul edilmemizin nedeni sonradan anlaşıldı: Kurucu üyelere “İş Kur’da sigortalı görülmediğiniz için” diye yalan beyanda bulunmaktan para cezaları gelmeye başladı. Mahkemeye gerekçelerimizi ve geçmişte kazandığımız mahkemelerin kararlarını da sunarak tek tek itiraz başvurularımızı yaptık. İlk olarak Genel Sekreterimizin cezaya itirazı “çalışmıyor, işçi değil ” gerekçesi ile ret edildi. Elbette bir üst mahkemeye başvuru yapılacak ama çiftçilerin örgütlenmesi önünde yeni bir engel çıkarılıyor, yeni bir hukuki mücadele süreci başlıyor. Biz zaten işçi değiliz, çiftçiyiz. Çiftçiliği de “toplumsal” bir statü olarak görüyoruz. 2018 yılı Ekim ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilen “Köylü Hakları Deklerasyonu”nda “bitkisel üretim faaliyetinde bulunan, hayvan yetiştiriciliği yapan, kıyılarda ve tatlı sularda küçük ölçekli balıkçılık yapan gerçek kişileri, yaylacı ve göçebe topluluk üyelerinin tümünü çiftçi ve çalışan” olarak görülmektedir. Bizim kurucu üyelerimizin ve genel üyelerimizin durumu da bu uluslararası tarife uygundur.





Gerek İzmir Valiliği’nin “ yanlış beyanda bulundunuz, siz işçi değilsiniz, çalışmıyorsunuz” gerekçesiyle vermiş olduğu idari para cezası, gerekse de bu cezaya itirazı reddeden İzmir 7.Sulh Ceza Mahkemesi bu tavırlarıyla Uluslar arası çiftçi tarifini de reddetmektedirler.





Bugün tarımda yaşananlar çiftçilerin üretemez duruma düşürülmesi, ürettikçe daha çok borçlanması gibi bir tablo ortaya çıkarmıştır. Çiftçilerin örgütlenme talepleri her geçen gün daha da büyümektedir. Çiftçilerin Sendikalaşma hakları imzalanan uluslararası sözleşmelerden, Anayasa’nın 90. Maddesinden ve mahkemelerin verdiği ulusal ve uluslararası hukuka uygun kararlardan gelmektedir. Yetkilileri bu ulusal ve uluslararası hukuka uygun kararları çiğnememeye davet ediyoruz.





Çiftçilerin sendikalaşmaları engellenemez!





ÇİFTÇİLER SENDİKASI





ÇİFTÇİ-SEN





Ali Bülent ERDEM /Genel Başkan





Adnan ÇOBANOĞLU / Genel Örgütlenme Sekreteri


Devamı

Milyonlarca işçi, köylü direniyor: Hindistan Kasım 2020


Hindistan, Kasım-Aralık  2020’de milyonlarca işçi, köylü ve çiftçinin direnişlerine tanık oldu. Bugünlerde de sürüyor. 





Hindu faşizmi, Türkiye’dekinin “ayna yansıması “gibidir. Narendra Modi on yıl sonra başlattı; aradaki farkı da kapatıyor. Bugünlerde patlak veren halk direnmesi bizleri de heyecanlandıracak özellikler taşıyor.  





Öğrendiklerimi okurlarımla paylaşmak istedim.  





250 milyon işçi grevde… 





Hindistan’da 10 sendika ve emekçi örgütü 26 Kasım 2020 için genel grev kararı aldı. Grev, üç komünist partisinin, Kongre’nin ve diğer  muhalefet partilerinin örgütlü olduğu konfederasyonlar, birlikler ve “kendi hesabına çalışan kadınlar topluluğu” (SEWA) tarafından örgütlendi.  





Sendikacılar, 250 milyon işçinin greve katılacağını bekliyordu. Gelişmeleri izleyen JACOBIN dergisi sonucu, “galiba tarihin  en büyük grevi” olarak nitelendirdi. Katılımın çok yaygın olduğu; 26 Kasım’da Hindistan’da hayatın büyük ölçüde durduğu haberleştirildi.





Eylül’den bu yana sendikal muhalefet çeşitli eylemlerle ve son olarak 26 Kasım’da iktidara taleplerini iletiyordu. Tespit edebildiklerimi sıralayayım:  İşgücü piyasalarını esnekleştiren  (örneğin günlük çalışma süresini 8 saatten 12 saate çıkaran) yasal düzenlemelerin geri çekilmesi; gelir vergisi ödemeyen her haneye altı ay boyunca 7500  rupi (yaklaşık 100’er dolar)  nakit ödenmesi; ihtiyaç sahibi ailelere ayda 10 kilo pirinç dağıtımı; özelleştirmelere son verilmesi; kamuda erken emekliliğin durdurulması; emeklilik haklarını aşındıran  düzenlemelerin iptali; salgın nedeniyle gerçekleşen istihdam, ücret kayıplarının telafisi… (The Wire, 28 Kasım; JACOBIN, 1 Aralık) 





Bu genel grevin Hindistan sınıf mücadeleleri açısından önemli bir boyutu da var: Hindistan nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfı ve köylülük arasında sembolik dayanışmanın ötesine giden bir eylem ittifakı başlattı. Bu “ittifak”, bir anlamda Modi iktidarı tarafından tetiklenmişti.  Bu iki sınıfın Hindistan’daki geçmiş kazanımlarını tırpanlayan dört yasanın aynı tarihte (Eylül’de) parlamentoya getirilmesi ile…  





Nitekim 26 Kasım grev çağrısı, “neoliberal tarım reformu”nun geri çekilmesini ve kırsal bölgelerde istihdam garantisi uygulamalarının genişletilmesini de talep ediyordu. Hindistan çiftçi örgütleri birleşik cephesi (AIKSCC) de genel grevi desteklediğini duyurdu.





26 Kasım genel grevi, hızla, yaygın bir köylü / çiftçi hareketini de başlattı. 





Köylüler Yeni Delhi’yi kuşatıyor





Genel grevle aynı tarihte, Yeni Delhi’ye yakın eyaletlerin (Punjab ve Haryana’nın) köylü, çiftçi örgütleri “direnme” ilan etti. Yaklaşık 50.000 emekçi, 1200 traktörlü bir konvoyla ve yürüyerek başkente akmaya başladı. 





Yeni Delhi güvenlik güçleri köylüleri kent girişinde durdurmaya çalıştı; başaramadı. Valilik, eylemcilere kent sınırları içinde, boş bir alan tahsis etti;  gidenler oldu; ama büyük kalabalık kent girişlerine, kadınlar, çocuklarla birlikte yerleşti; açık hava kampları oluşturuldu; 





Güney eyaletlerinden katılanlarla birlikte Hindistan başkenti, girişleri kapatan çiftçiler tarafından (BBC’nin ifadesiyle) “kuşatma altına alındı.” Toplamın yüzbinlere ulaştığı tahmin ediliyor.





kb




Modi, ilk başta çiftçilerle müzakereyi reddetti. “Kuşatma”, dünya kamuoyunun da dikkatini çekince  Tarım Bakanı’nı görevlendirdi. Eylemleri önce, “muhalefetin ve provakötörlerin  eseri” olarak   nitelendiren Bakan, direnme sertleşince, açlık grevleri başlayınca  “sınırlı revizyonlar” yapılabileceğini söyledi.  Çiftçi temsilcilerinin yanıtı, “yasalar tümüyle geri çekilsin” oldu. (The Wire, 5 Aralık; BBC News ve World Socialist Web Site, 8 Aralık; TeleSur, 14 Aralık).





Yüzbinlerce emekçiyi Yeni Delhi kapısına yığan “reform” üzerinde duralım.





“Tarımsal reform”: Türkiye’ye yabancı değil… 





Hindu faşizmi Türkiye örneğini on yıl geriden izlemektedir; baskı yöntemleri bakımından aradaki farkı kapatmaktadır. Ama köylüğü sarsan “neoliberal reform” geç başlatıldı. Kritik tarihler Türkiye’de 2000, Hindistan’da 2020… 





“Köylü” ve “çiftçi” terimlerini geçişli olarak kullandım. Hindistan açısından piyasa için üretim yapan; bir hektarı aşmayan kendi toprağını aile emeği ile işleyen 110 milyonluk bir emekçi sınıftan söz ediyoruz. Mevsimine göre ücretli emek kullanımı da söz konusu. Bunlar, bugünlerde Delhi’yi kuşatan küçük, orta çiftçilerdir. Aşağıda yer alan milyonlarca topraksız köylü, yukarıda büyük toprak sahipleri de eklenirse, tarımsal yapı kabaca özetlenmiş olur. 





Türkiye’de 2000’e, Hindistan’da 2020’ye kadar piyasa için üretim yapan köylülük, uluslararası piyasaların tarımsal ürünleri etkileyen dalgalanmalarına, olumsuz eğilimlerine karşı destekleme politikalarıyla korundu. Tarımda “yeşil devrim” sonrasında, Hindistan, “kendisini besleyebilen bir ülke” oldu. 





1980 sonrasında Özal dönemi Türkiye’de desteklemeye ayrılan kamu kaynaklarını kıstı. Bu kayıplar 1989 sonrasında telafi edildi. Hindistan’da iktidarın gediklisi Kongre Partisi’nin neoliberal reformlara yöneldiği dönemler oldu; ama, tarımsal destekleme büyük ölçüde korundu. 





Kritik dönemeç Türkiye’de 2000’de IMF ve Dünya Bankası (DB) programlarıyla başladı. “Tarımsal reform programı” için DB’ye bir “niyet mektubu” sunan tek ülke (galiba) Türkiye’dir. Oğuz Oyan’ın özlü bir bilançosu var1. Sonucu 2020 ortamında gözlüyoruz: Türkiye tarımının artan dış bağımlılığı, ülkeyi besleyememesi, yoksullaşan köylülüğün giderek tarımdan kopması… 





Hindistan’ın tarımsal reformu





Modi’nin Hindistan tarımına getirmeye kalkıştığı “neoliberal reformu”, iki solcu iktisatçı, Prabhait Patnaik ve Jayati Ghosh değerlendiriyor.





Prabhat Patnaik,  IDEAS sitesinde yayımlanan yazılarında tarım reformu ve sonrasıyla ilgili iki vurgulama yapıyor. 





28 Ekim  tarihli yazı, bir ay önce parlamentodan geçen tarım reformunu, “emperyalizmin gündemini içeren yasalar” olarak nitelendiriyor. Bu yasalar “kamu garantili destekleme fiyatlarını devre dışı bırakacak; milyonlarca küçük köylüyü piyasaların, ticaret sermayesinin insafına terk edecektir.”  Emperyalizmin Hindistan gibi ülkelerde tarımı ihraç ürünlerinde uzmanlaşmaya yönlendirme tasarımı da, Patnaik’e göre bu yasaların bir sonucu olacak; Hindistan gıdada dışa bağımlı bir dönüşüme sürüklenecektir.





Patnaik, 30 Kasım tarihli yazısında ise, 26 Kasım 2020 genel grevinin, Hindistan halkının  sermayeye  karşı direnmesini siyasete taşıyan yeni bir başlangıç olabileceğini umuyor.  Benzer bir sınıfsal direnme, 2019 seçimleri arifesinde patlak vermiş; Modi, bu konjonktürü İslamcı teröre ve Pakistan’a karşı başlattığı milliyetçi bir  karşı saldırı ile etkisiz kılmış; seçimi kazanmıştı. Patnaik iyimserdir: 26  Kasım’da patlak veren sınıf mücadelesi Modi iktidarını sarsabilecektir. 





Jayati Ghosh’un yazısı, “Çiftçiler ile Hindistan devleti karşı karşıya” başlığı taşıyor (Project Syndicate, 11 Aralık). “Çiftçilerin çıkarına” iddiasıyla parlamentoya getirilen üç yasanın özü, tarımsal ürünlerin ticaretini serbestleştirmektir. Kamu denetiminin, destekleme alımlarının  etkisizleştirmesi çitçinin eline geçen fiyatları düşürecek; sözleşmeli çiftçilik yaygınlaşacak; Hint tarımı  uluslararası ticarî  sermayenin denetimi altına girecektir. En sert etkilenenler küçük ve marjinal çiftçiler olmak üzere… 





Yirmi yıl önce 2000-2002’de, Türkiye tarımını da kapsayan “neoliberal şok”un siyasal sonucu (aynı programı sonraki yıllara taşıyacak olan) AKP’nin iktidara gelmesi oldu. Hindistan’da 2020’de işçi ve köylü sınıfları benzer bir “neoliberal şok” ile karşı karşıya kalıyor; tepkilerini milyonları kapsayan bir genel grevle; başkenti kuşatan  yüzbinlerce emekçi ile gösteriyorlar.





Orada da kritik soru aynıdır: Meydanlara taşan  halk muhalefeti, siyasal örgütlenme içinde iktidara yürüyebilecek midir? Veya, bir kere daha, egemen sınıfların denetimi altına sürüklenecek ve etkisizleşecek mi?  





Korkut Boratav -  sol.org.tr
 





  • 1.Oğuz Oyan, "Tarımda IMF-DB Gözetiminde 2000'li Yıllar", İzzettin Önder'e Armağan, Sav Yayınları, 2011

Devamı

Maden yapımına karşı çıkan 12 kadın gözaltına alındı

Kirazlıyayla’da maden yapımına karşı yol kesen 12 kadın gözaltına alındı.
Bursa’nın Yenişehir ilçesine bağlı Kirazlıyayla köyünde Meyra Madencilik şirketi tarafından yapımı devam eden Çinko-Kurşun-Bakır Zenginleştirme Tesisi ve Atık Barajı Projesi’ne karşı kadınların direnişi sürüyor. Kirazlıyayla’da süren maden projesinin çalışmaları hızlandırılırken, şirketin 2 gündür köy yolunu kullanarak, askerler eşliğinde projenin yapıldığı alana yoğun malzeme sevkiyatı yaptığı belirtildi.


12 kadın gözaltına alındı

Bunun üzerine köyde yaşayan kadınlar, askerler eşliğinde malzeme taşıyan kamyonların önünü kesti. Kadınların köy yolunu keserek, kamyonların gitmesine izin vermemesi üzerine arbede yaşandı. Kadınların geri adım atmadığı yol kesme eyleminde 12 kadın gözaltına alınarak, Yenişehir Karakolu’na götürüldü.
Gözaltına alınan kadınların isimleri şöyle: Feride Kara, Raife Eren, Fatma Karasu, Muazzez Çakır, Sevgi Kakaç, Yüksel Kenar, Hatice Güler, Fatma Sakız, Emine Toy ile Emine Uçar gözaltındaki iki kadının isimleri ise öğrenilemedi.

22.07.2020 Bursa
Sokakların sesi
Devamı

KÜÇÜK ÜRETİCİ KÖYLÜLER ve KOOPERATİFLER

Neoliberal tarım programlarının henüz uygulanmadığı 2.Gıda Rejimi Döneminde yapılan kooperatif tartışmalarının, Kooperatiflerin her kesim tarafından yoğun olarak tartışılmaya ihtiyaç duyulduğu bu döneme (3. Gıda Rejimi Dönemi ) katkı sunması açısından aşağıdaki yazıyı yayınlıyoruz.

KÜÇÜK ÜRETİCİ KÖYLÜLER ve KOOPERATİFLER
28 Kasım 1977, Sayı 11, Devrimci Yol
Bu yazıda faşizmin kırsal kesimde kitle tabanı yaratma yolundaki çabaları ve buna karşı özellikle Türkiye tarımında en yaygın kategori olan küçük üreticiler içerisindeki devrimci çalışmanın bazı yönleri üzerinde durmak istiyoruz. Yani burada kırsal alandaki tüm kesimlerle, örneğin tarım proletaryası ile ilgili çalışma biçimlerini ele almıyoruz. Ancak genel yaklaşımımız içerisinde kırsal kesimdeki genel gelişme çizgilerinin ana yönlerini tanıtmak ve bu anlamda bir perspektif sunma amacımız vardır. Ayrıca konuyu geniş boyutlarıyla inceleyebilmek için emperyalizm ve oligarşinin kırsal kesimle ilgili programlarını da irdelememiz gerekmektedir.
Bilindiği gibi günümüzde Türkiye’de geniş köylü kesimlerinin işçi sınıfı ile ittifakının maddi temellerini oligarşi ile olan çelişkileri çerçevesinde ortaya koymak mümkündür. Demokratik halk devriminin sınıfsal içeriği tarım proletaryası ile yarı proleter unsurların (yoksul köylülük) yanı sıra küçük üreticilerin de halk güçleri arasında yer almasını ön görür. Burada üreticileri işledikleri toprağın ancak geçimlerine yettiği, tarım teknolojilerini geliştirme imkânına sahip olmayan, esas olarak üretimde aile emeğini kullanan, yaygın olarak tefeciye ve tüccara borçlanan bir kesim olarak tanımlayabiliriz. Bunların ürettikleri ellerinden değerinin altında fiyatlarla satın alınır ve tüm ailenin yıllık geliri çoğunlukla bir işçinin asgari ücret toplamından düşüktür. Yani bu kategori, küçük burjuvazinin giderek yoksullaşan kırsal kesimi olarak ele alınmalıdır.
Faşizmin açık azgın terör yöntemleri ile devrimci demokratik güçlere saldırıları kırsal kesimde de yoğunlaşmaktadır. Ancak bu alanda sorunun faşizme karşı verilecek mücadeleye yeni boyutlar kazandıran çok önemli diğer yanı da faşistlerin sinsi demagojik yollarla geniş halk yığınlarının ekonomik – demokratik taleplerini ilerici sloganlar kullanarak yaygınlaştırmaya çalışmalarıdır. Bu süreç içerisinde bir taraftan faşizme karşı mücadele veren devrimci unsurların tasfiyesi ve demokratik unsurların terörist yöntemlerle sindirilmesi amaçlanmakta, diğer taraftan da mevcut yapıyı zorlayan bu güçlerin etkinliklerinin her düzeyde azaltılmasına bağlı olarak, demagojik yollarla kırsal kesimde köklü örgütlenme çalışmaları hayata geçirilmek istenmektedir.
Geniş köylü kesimlerinin egemen sınıflara karşı yükselen mücadeleye katılmalarının önüne geçmek amacıyla, faşist güçler tekelci sermaye, toprak ağaları ve tefeci tüccarların bekçiliklerini yapmaktadırlar. Bu paralelde hedeflenen; emperyalizme bağlı mevcut sömürü mekanizmasının sürekliliğinin sağlanması, baskı, terör, demagoji, yalan ve yutturmacalarla yoksul küçük köylü kesimlerinin mevcut yapıyı koruyucu bağzı etmenlerden de faydalanılarak nötralize edilmesi veya taraftar kazanılması, böylelikle halk güçlerinin zayıflatılmasıdır. Ancak bu yapıyı tüm boyutlarıyla kavrayabilmek için emperyalizmin 2.dünya savaşı sonrasındaki stratejisini, içsel olgu haline gelmesini ve pazar ilişkilerinin yaygınlaştırılmasını incelemek gerekir.
EMPERYALİZMİN YÖNLENDİRİCİ PROGRAMI
Türkiye’nin değişik özellikler gösteren tüm kırsal bölgelerinde, emperyalizmin yönlendirici programı şu iki ana noktada toplanmaktadır.
1.Oligarşi içerisindeki dengenin, emperyalizmin genel politikasına uygun olarak işbirlikçi yerli tekelci sermayenin lehine döndürülmesi için kapitalist üretim ilişkilerinin prekapitalist ilişkilere her alanda geriletmesi.( Ülkede dışa bağımlı kapitalist üretim ilişkileri hakimdir. Diğer ilişkiler buna tabi halde varlıklarını sürdürmektedirler. Sermayenin yeniden üretimi süreci bunların zaman içerisinde tamamen kaldırılması yolunda işler. Ancak tekelci sermayenin yukarıdan aşağıya gelişmesi sonunda doğan güçsüzlüğünün getirdiği zorunlu ittifak, bunların varlıklarına ve geleneksel etkinliklerine sürdürmelerinin temel nedenidir.)
2.Sınıf mücadelesinin eriştiği düzey ve mevcut kuvvetler dengesine göre geçici ve kontrollü taviz ya da reformlarla devrimci potansiyelin nötralize edilmesi.
Ancak ekonomik ve toplumsal çıkmazların belli bir düzeye ulaştığı anlarda, devrimci potansiyelin yok edilebilmesinde taviz ve reformlar etkisiz kalacağından demagoji, yalan ve sahte göstermelik uygulamaların yanı sıra özellikle baskı ve terörün ağırlığı artacaktır. Açık zor uygulamasının yanı sıra, mevcut yapıdan kaynaklanan yoksul köylü talepleri ya demagojik vaatlerle (çoğu kez sosyalist sloganlar kullanılarak) bizzat faşist milisler tarafından karşılanmak istenir, ya da başta proletarya olmak üzere diğer halk kesimleri darboğazların nedeniymiş gibi gösterilerek tüm emekçi halk kesimlerinin ittifakı yok edilmek istenir.
Kırsal kesimdeki çelişkilerin ele alınması ve bunlardan doğacak eylemlerin yönlendirilmesinde ise, üzerinde durulması gereken çok önemli bir nokta, mevcut yapının denetim mekanizmalarıdır. Bu denetim mekanizmalarının bazı halkalarının bilinçli faşist kadrolar tarafından oluşturulması yolundaki girişimler önemli bir anlam taşımaktadır. Bu Türkiye gibi emperyalizmin yeni sömürgesi olan ülkelerde faşizmin yukarıdan aşağıya doğru örgütlenmesinin ve bu yolla kitle tabanı yaratma siyasetinin yansımasıdır.
KIRSAL KESİMDEKİ KONTROL MEKANİZMALARI
Ülkemizdeki sömürü mekanizması içerisinde köylünün ihtiyacı olan üretim girdileri ve tüketim malları tekel fiyatı ile satılırken, tarım ürünleri yine tekelin saptadığı fiyatlardan alınmaktadır. Oligarşinin içerisinde yer alan büyük toprak sahiplerinin sistemin işleyişindeki güçleri ve tekelci burjuvazi ile olan ekonomik ilişkilerine bağlı olarak tarım ürünleri alış fiyatlarını (taban fiyatlarını) etkilemeleri ve bunun yanı sıra nisbi rantın kendi lehlerinde artması; değer aktarımının yoksul köylü aleyhine artmasını getirmektedir. Burada toplumsal yapının süreklilik kazanması ve bir üst noktada kendisini yeniden üretmesi için oluşturulan kontrol ağının en önemli unsurlarını incelememiz gerekir.
Burada ilk ele alınacak olan büyük tarım kapitalistleri toprak ağaları ve tefeci tüccarların, sistemin yönlendirici programı doğrultusunda üretim ve pazarlama aşamalarında (oligarşi içerisinde yer almalarından bağımsız düşünülmeyecek) hegemonyalarından doğan kontrolleridir. Bu tapusuz arazilerin işlenmesinde ve tarım proletaryası ile yoksul köylülerin kendilerine yönelik devrimci direnişlerinde, devlet güçlerinin yanı sıra faşist çeteleri kaynak yönünden beslemeleri açısından da önem taşımaktadır. Ayrıca, sistemin devamında yasaların egemen güçlerin lehine işleyişinde ve devrimci köylü direnişlerinin kırılmasında rol oynayan mahalli yönetim kadrolarının idari kontrolü her adımda varlığını göstermektedir. Bu toplumsal ve özellikle politik kontrol, gerektiği anda ( ezilen Kürt ulusunun muhalefetinin bastırılması da dahi olmak üzere ) sistem adına kesin müdahalede bulunan silahlı güçlerin militarist kontrolü ile desteklenir.
Ancak, egemen sınıfların kırsal kesimdeki kontrol mekanizmaları çok sayıda ve karmaşıktır. Bunların içerisinde, daha çok, demokratik köylü hareketlerinde gelişimi pasifize etmek amacıyla büyük toprak işletmeleri ile yoksul küçük köylü menfaatlerinin aynı olduğu görüşünü hakim kılmak için kurulan, büyük çiftçilerin denetimi altındaki Ziraat Odaları, Çiftçi Dernekleri gibi kuruluşların etkisinden söz etmek gerekir. Bu kuruluşlar görünüşte uzlaştırıcı bir fonksiyon yürütürler.
Diğer önemli kontrol mekanizması da bizzat nisbi rantın büyük toprak sahipleri lehine artması açısından üretim girdileri sağlayan Türkiye Zirai Donatım Kurumu, Yem Sanayi, Toprak-Su, Devlet Su İşleri gibi devlet kuruluşları ile ilaç, traktör, tarım makinaları vb. üreten tekelci sermaye tarafından sağlanır. Bu dolaylı kontrol mekanizması içerisinde, zirai ipotekli kredi dağıtımını içeren Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifleri ile üretim sonrası ilişkileri içeren Süt Endüstrisi Kurumu, Et Balık Kurumu, Şeker Şirketi, Sümerbank, Toprak Mahsülleri Ofisi, Çaykur, Tarım Satış Kooperatifleri (Tariş, Çukobirlik, Antbirlik, Fisko Birlik, Güney Doğu Tarım Satış Kooperatifleri…) gibi kuruluşlar da dahildir. Bunların içerisinde Tarım Satış Kooperatiflerinin Özel konumları gereği oynadıkları rol diğerlerine göre ayrıcalık göstermektedir. Bunun nedeni ise bu kuruluşlarda üslenen faşist unsurların faşizmin kırsal kesim programının politik örgütleri ile iç içe duruma gelmelerindendir. Bu dolaylı kontrol mekanizmaları, siyasi iktidarın ilgili bakanlıklar kanalıyla uyguladığı dolaysız kontrol mekanizmalarını bütünler.
Ancak bütün bu mekanizmalar geri bıraktırılmış ülkelerde köylülüğün devrimci potansiyelini bilen (halk savaşları pratiğinden) emperyalizm tarafından yeterli değildir. Günümüzde, uluslararası tekelci sermayenin örgütü olan Dünya Bankası kredi yolu ile kırsal kesime de girmiştir. Bu proje kredileri en başta emperyalizmin genel stratejisi olan pazar genişletilmesine ve pazar ilişkilerinin yayılmasına hizmet eden bir dış mali kontrol unsuru olmaktadır. Bunun ötesinde emperyalizmin Türkiye’nin kırsal kesiminde bizzat CIA yoluyla yürüttüğü ve kırsal kesimde devrimci potansiyelin yükselmesini önlemeyi amaçlayan bir gizli kontrol mekanizması da vardır. Bu mekanizmanın görünürdeki aracı şimdilerde Çukurova ve Güneydoğu Anadolu’da faaliyetlerini yoğunlaştırmış bulunan Türkiye Kalkınma Vakfı’dır.
Ve tüm bunların yanında faşist milislerin (Ülkü Ocakları, vb. derneklerin)siyasi iktidarın desteğinde çoğu kez zora dayanan politik etkinlikleri destek bir kontrol olarak geliştirmektedir.
Başlangıçta da belirttiğimiz gibi, yukarıda ele aldığımız başlıca kontrol ağlarının tümü sistemin genel denetiminin birbirinden soyutlanamayacak parçalarıdır.
FAŞİSTLERİN KIRSAL KESİMDEKİ DEMAGOJİSİ VE EKONOMİK ARAÇLARI
Faşistler kırsal kesime gerek açıkça, gerekse de çeşitli kurumlardaki personelleri ile yerleşmeye devam etmektedirler. Bu kadroları vasıtası ile siyasal iktidarın kırsal kesime yönelik karar ve uygulamalarına karşı çıkar gibi görünerek ve egemen sınıfların desteğinde olma özelliğini gizleyerek kitle tabanı oluşturma girişimlerinde bulunmaktadırlar. Bu çabalarında kırsal kesimdeki küçük mülk sahiplerinin dağınıklığı ve örgütsüzlüklerinden azami derecede yararlanmaktadırlar.
Toprak mülkiyetinin parçalanmasına karşı oldukları halde toprak reformunu savunmakta, benimsedikleri taban fiyatlarına karşı çıkmakta ve tarımsal üretimin ıslahını nisbi rantın büyük üretici lehine arttırma arzusunu gizleyerek küçük üreticiye bir lütufmuş gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Demagojisini yoksul köylü ve küçük üreticiler ile mevcut yapı arasındaki çelişkilerin üzerine inşa eden faşizm, tam anlamıyla ekonomik platformda Tarım Satış Kooperatifleri (ancak, örneğin tütün gibi bazı ürünlerde bu Gümrük ve Tekel Bakanlığı alım ofislerindeki faşist kadrolar olabilmekte) ile yoksul köylünün karşısına çıkmaktadır. Bireysel köylü çıkarlarının düğüm noktası haline gelen destekleme alımlarını da bünyesinde toplayan bu kuruluşların kompozisyonu ve sistemin doğrultusundaki uygulamaları göz önüne alındığında, yoksul köylü taleplerine devrimciler tarafından mevcut sistemin dışında demokratik alternatifler ile sahip çıkılmadığı taktirde, bu mücadele alanında faşizmin etkinliğinin artacağı açıktır. Bu ise devrimcilerin kırsal kesimde her mevzide verecekleri mücadeleyi büyük ölçüde zorlaştıracaktır.
NE YAPMALI ?
Kırsal kesimde faşizme karşı verilecek mücadele emperyalizme ve oligarşiye karşı verilecek genel mücadeleden soyutlanamaz. Kaldı ki ekonomik-demokratik köylü taleplerinin doğru ideolojik süzgeçten politik platforma geçirilmemesi halinde sonuca ulaşamayan bir takım eylemler kendi içinde yok olacaktır. Faşizme karşı mücadelede şehirlerde olsun, kırlarda olsun, anti-faşist halk yığınlarının birliği ve proletarya partisinin yaratılması süreci iç içedir. Ancak merkezi bir siyasetin yönetiminde geniş bir örgütlenme ile faşizme karşı kapsamlı bir mücadele verilebilir.
Öte yandan emperyalizm ve tekelci burjuvazi de kırsal kesimde feodal yapının parçalanıp pazar ilişkilerinin alabildiğine gelişmesi için küçük üreticiliğe yönelik (toprak ve tarım reformu)tedbirler önermektedir. CHP’nin en fazla sahip çıktığı bu programa ülkemizdeki revizyonist çizgilerden bazıları ancak reformun iyi uygulanıp uygulanmaması açısından yaklaşmaktadırlar. Oysa yapılacak olan bu doğrultudaki taleplerle aynı paralele düşmeden köylülüğün ekonomik-demokratik taleplerini devrimci bir formülasyon ile hayata geçirmektir. Bu mücadelenin siyasi mücadeleye tabi bir şekilde geliştirilmesi ve ufkunun mevcut düzen içerisinde elde edilebilecek bazı küçük tavizler ile sınırlandırılmaması revizyonist ve devrimci çizgi arasındaki üzerinde hassasiyetle durulması ve titizlikle dikkat edilmesi gereken farklılıktır.
Sosyalizmin sözüm ona bayraktarlığını yapan kitleden soyut bazı aklı evveller ise devrimci mücadeleyi kış uykusuna yatırıp geçerliliği ancak sosyalist bir düzende tartışabilecek modeller üzerinde vakit geçirmektedirler Acil görev ise anti-faşist mücadelenin yükseltilmesi ve mevcut yapının zorlanmasıdır, yoksa sosyalist modeller çıkarmak değil. Ancak mevcut yapının zorlanmasının yedeğinde devrimci talepler program şeklinde geniş kitlelere götürebilir. Bu noktada en önemli sorun faşist baskı ve demagojilere karşı somut bir alternatif olarak çıkmanın kaçınılmaz olduğunun kavranılmasıdır. Bunun sağlanması için de merkezi bir siyasete bağlı mahalli sürekli kadroların yetişmesi ve bunların yönlendiriciliğinde yoksul küçük köylünün ekonomik içeriği olan örgütlerde bir araya getirilmesi zorunludur.
KIRSAL ÖRGÜTLENME VE KÖY KALKINMA KOOPERATİFLERİ
Kırsal kesimde örgütlenen ekonomik muhtevası olmayan mahalli derneklerin üstlendikleri mücadelede uğranılan başarısızlıklar, geniş yoksul köylü kitlesini bu derneklerden yabancılaştırmakta ve yeni arayışlar içine sokmaktadır. Küçük üretici köylülerin, bu bağlam içerisinde, kendi denetimlerindeki ekonomik örgütlenmelerinin oluşturulması olanaklıdır.
Yoksul köylülüğün egemen sınıflarla olan çelişkileri 1.toprak mülkiyeti, 2.üretim girdileri ve krediler, 3.tüketim malları, 4. toprak ıslahı, 5. dağıtım(depolama ve ulaşım) ,6. pazarlama alanlarında yoğunlaşmaktadır.
Toprak mülkiyetindeki büyük farklılıklar yanı sıra hazine topraklarının da büyük toprak sahiplerince gasp edilmesi yoksul köylünün toprağa olan özlemini daha da üst düzeye çıkarmıştır. Zirai kredi mekanizmasının ipotek karşılığı olması kredi sisteminin devamlı büyük toprak sahipleri lehine işlenmesine ve yoksul köylünün tefecinin acımasız ellerine terk edilmesine yol açmıştır. Üretim girdileri büyük işletmelerce kolaylıkla sağlanırken Toprak-Su, Devlet Su İşleri çalışmalarını büyük toprak sahiplerinin geniş arazilerine sınırlandırırken, nisbi rant devamlı bunlar lehine yükselmekte, yoksul küçük köylüler tümüyle geçinemez hale gelmektedirler. Dağıtım ve pazarlamada da oligarşinin kontrol ağı devamlı toprak egemenlerinin lehine işlemektedir. (Ancak büyük toprak sahiplerinin nisbi rantı devamlı artarken taban fiyatları genel olarak tekelci kesim lehine işlemektedir.)
Toprak mülkiyetinde, üretim ve pazarlama büyük toprak sahiplerinde her bir üst aşamada gelir artışı; yoksul köylüler için de her bir üst aşamada gelir azalışı söz konusudur. Yani büyük toprak sahibinin birim araziden daha fazla ürün aldığı ve bunu daha ucuza mal ettiği, ayrıca depolama ve ulaşım imkanları dolayısıyla ürünü daha yüksek bir fiyat ile satabildikleri görülmektedir. (Bu konuda Tarım Satış Kooperatiflerinin önemini ve kontrol mekanizmasını hatırlayalım.) Bu mevcut yapıyı zorlamak için yoksul küçük köylülerin devrimcilerin öncülüğünde kooperatiflerde örgütlenmeleri gerekir. Tarım Satış ve Tarım Kredi Kooperatiflerindeki devletle iç içe olma olgusunun Köy Kalkınma Kooperatiflerinde olmaması bu konuda büyük bir avantaj sağlamaktadır. Yani mevcut Köy-Kalkınma Kooperatiflerinin denetimlerinin genellikle büyük toprak sahipleri ve tefeci tüccarın elinde olmasına rağmen bunların göreceli bağımsız yapıları ve demokratik olma özellikleri buralarda çalışmayı olanaklı hale getirmektedir.
Burada yapılacak ekonomik-demokratik mücadele sistemin özüne ve kontrol mekanizmalarının tümüne karşı kırsal kesimde verilecek mücadeleyi, kırsal kesimde devrimcilerin öncülüğündeki örgütlenmeyi önemli ölçüde etkileyecektir. Burada dikkatle ele alınması gereken sorun ekonomik demokratik mücadelenin siyasi mücadeleye tabi bir halde ele alınmasındaki ve geliştirilmesindeki hassasiyetin korunmasıdır. Ekonomik-demokratik mücadeleye saplanıp bunun her adımda devrim mücadelesine tabi bir halde geliştirilmesinin unutulmamasıdır. Mücadele alanını ekonomist bir anlayışla reformlar ile daraltmamaktır.
Mevcut uygulamada ise, sistem göstermelik kooperatiflerle kırsal kesimde objektif şartların oluşturduğu devrimci potansiyeli nötralize etmek yolunda gitmektedir. Bu yolda ilk basamak olarak oligarşinin güdümündeki köy ileri gelenleri kullanılmakta, ilgili bakanlıkların izin ve uygulama sistemi içerisinde bu şahıslarla ön temaslar yapılmakta ve kooperatif bunların denetiminde kurdurularak iç denetim başlangıçta uygulanmak istenmektedir. Burada kırsal kesimdeki egemen sınıfların ekonomik çıkar alanlarına tecavüz etmeyecek projelere dayalı uyduruk bir kooperatif sistemi oluşturulmuştur. Türkiye’deki uygulamaya kooperatif mülkiyet ve gerçek kooperatif ilişkilerinin belirlediği gerçek kooperatif anlayış açısından bakıldığında gerçek kooperatifçiliğin henüz yerleşmediği saptanır. İstenilen geçici de olsa, oligarşinin özellikle politik açıdan rahat nefes almasının sağlanmasıdır. Ortak ile kooperatif arasındaki ilişkiler yüzeysel kriterlere dayandırıldığı gibi ürünle kooperatif (köy kalkınma kooperatifi) arasındaki ilişki devamlı kesik tutulmaktadır. Toprağın işlenmesi, verimin arttırılması, pazarlama şartlarının köylü adına eşit koşullarda yapılması devamlı olarak göz ardı edilmektedir. Ancak bazı demokrat unsurların öncülüğünde geliştirilen çok az sayıdaki kırsal kooperatifler bu setleri zorlamaktalar ve kısmi de olsa bazı başarılar elde etmektedirler.
Ayrıca sistem özellikle gıda maddelerinin üretimine geçen bazı Köy Kalkınma kooperatifleri ile kır ve kentlerdeki emekçi kesimlere yönelik tüketim kooperatifleri arasında bir koordinasyon olmamasını istemektedir. Bu konu uzun dönemli bir perspektif içerisinde ele alındığında kırsal ve kentsel alanlardaki halk kesimleri arasındaki dayanışmanın arttırılması ve devrimci örgütlenmeye katkıda bulunacak bir unsurdur. Diğer bir nokta da üretim, pazarlama ve kredi gibi konuların ayrı kurumlarda ele alınmasıdır. Bu konuların tek bir çatı altında toplanması için verilecek mücadele bu ayrımlardan doğan çelişkilerin kaldırılması için ilk adım olarak ele alınmalıdır.
Köy-Koop’un köylü direniş ve eylemlerinde kendi ağırlığı altında ezilmesi gerçek çatının inşa edilmemesinden doğmaktadır. Ancak imaj da olsa Köy-Koop’un küçük üreticinin çatısını oluşturması, kırsal kesimdeki ilerici demokratik yoksul kitleyi kendisine çekmekte, fakat taleplerin toplumsal platformda karşılanmaması bu kitleyi kararsızlığa itmektedir. Açıktır ki bu kararsızlık karşısında faşist demagojiyi bulmaktadır.
Geniş bir kırsal kesim örgütlenmesine girişen faşizmin çeşitli konulardaki merkez kooperatif birliklerini tek bir çatı altında toplamak için hazırlıklarını sürdürdüğü şu anlarda kooperatiflerde, özellikle imaj da olsa ilerici bir niteliği olan Köy-Koop’ta demokratikleşme sürecine katılmak anti faşist mücadelenin geniş eylem platformundaki nitel ve nicel ağırlığını yaygınlaştırmada belirli bir rol oynayacaktır.
Bunun için anti-faşist, anti-oligarşik mücadele platformunda oluşacak mahalli devrimci köy önderlerinin egemen güçlerin yedeğindeki kişilerin yerini alması, yönlendirici devrimci kadroların desteğinde kurulu kooperatiflerin yönetimini ele geçirerek küçük yoksul köylü kitlesini yeni baştan örgütlenmeleri ve kırsal kesimde yadsınamayacak bir etkinliğe kavuşabilecek. TÖB-DER ve Halkevi gibi kuruluşların bu süreçte aktif destek olmaları, görev almaları ve devrimci siyasetin denetimi ile mümkün olacaktır.
Devrimci siyasete bağlı olarak kooperatiflerin teorik sorunları ile, uygulamada, özellikle üretim girdileri temini, pazarlama ve toprak edinme konularındaki ekonomik -demokratik mücadele de destek güç görevini üstlenecek kadroların oluşturulması, sürekli mali kadroların üretim ve yönetimde eyleme geçirilmesi ile kooperatiflerdeki devrimci çalışmanın ilk adımları atılacaktır.
Mevcut yapıyı zorlayıcı eylemlerin içeriği de buna bağımlı olarak hazine topraklarının topraksız köylüler tarafından işgal edilerek kooperatif mülkiyeti altında üretime geçirilmesi, kooperatiflerin il ve bölge birlikleri emrinde makina parkı ve üretim girdileri stoklarının oluşturulması, halk yığınları adına tüketim malları dağıtım ağının kurulması ve ipotekli kredi mekanizması yerine yoksul köylülüğün inisiyatifindeki kredi sisteminin belirlenmesi vb. taleplerle yapılacak ekonomik-demokratik mücadele ile birlikte demokratik içerikli tarım programının ayrıntılarına kavuşturulması zorunluluğu atılacak ilk adımın arkasından gelecek sorunlardır. Kazanılacak somut başarılar yoksul küçük köylü kitlesinin kendi ekonomik örgütü içerisinde kenetlenmesini sağlayacak ve devrimci inisiyatifin gücü oranında, politik platformda faşizme karşı topyekün mücadelede aktif olarak yer almasına katkıda bulunacaktır.
Ancak unutulmamalıdır ki bu süreçte kooperatifler asla devrim mücadelesinde kırsal alandaki temel örgütlenme biçimi olarak ele alınamaz. Kooperatifler ancak devrimci çalışmaya destek olacak yan örgütler olma niteliği ile bir önem taşırlar. Bu da ancak bu kooperatiflerde sömürücü sınıfların etkinliklerinin kırılabildiği oranda mümkün olur. Yoksa mevcut yapılarıyla kooperatifler düzene hizmet eden kurumlar olma özelliklerini sürdürürler.
FAŞİZME KARŞI MÜCADELEYİ KIRSAL ALANDA DA YÜKSELTELİM
FAŞİZMİN DEMAGOJİSİNİ TEŞHİR EDELİM, FAŞİSTLERİN OYUNLARINI BOZALIM
KIRSAL KESİMDE ÖRGÜTLENMEYİ SAĞLAYALIM

Kaynak: karasaban.net
Devamı

KÜRKÇÜ KÖYÜNDE ÇED TOPLANTISI

Sivas ili Kangal ilçesine bağlı bir köydür Kürkçü Köyü. Yüce devletimiz ve onu yöneten
iktidarların hiçbiri bu köye hizmet götürmemiştir bugüne kadar çünkü Alevi köyüdür. Ağaçlandırma çalışmasını, kanalizasyonu, suyu, köy okulu tamirini köyde bulunan herşey köylülerin dayanışması ile gerçekleştirilmiştir. Çevresini çeperleyen diğer köyler de aynı durumdadır. Zorunlu hizmet olan asfalt bir köye geldiğinde sorular birbirini kovalar.
Tarım ve hayvancılığı geliştirmek isteyen yüce devletimiz Kürkçü Köyü'ne Çemişgezek bölgesinin Sünni korucu ailelerini getirip hayvancılık yaptırdı. Sorunlar davalara kadar gitti şimdilik durdu. Yüce devletimiz şimdi de yol yapmadığı, kanalizasyonu köylünün kendi parası ile yaptırdığı, suyu köylünün kendi parasıyla yaptırdığı bu köyde “blok mermer yatağı “ olduğunu tespit edip bir şirkete köyü ve akabinde çevre köyleri peşkeş çekmek istiyor. Buraya kadarı ülke şartlarında normal. Bugün köyümüze destek için gelen çevre köylülere GBT sorgulaması dahil her türlü baskı reva görülmüş. Jandarmanın çed raporu için gelecek olanlara güvenlik amacıyla eşlik etmesini anlarızda iki girişi tutup dronlarla psikolojik şiddet uygulamasını anlayamayız. Jandarmanın ayda yılda bir zorunlu geçtiği yerlerde araç çevirmesi yapmasını anlayamayız. Maden işleticileri sözkonusu olunca köyümüz Yarbay rütbesi ile bile tanıştı.
Baskı şiddet sizin doğanızda olabilir. Bizim doğamızda da zulmünüze boyun eğmemek var. Bölgede ki yaşamı bitirmeye yönelik bu maden çalışmasını engelleyeceğiz. Ata yadigarı köylerimizin yokedilmesine izin vermeyeceğiz.
Bugün dayanışma gösteren tüm köylülerimize sonsuz teşekkürler. Yasal takipler dışında kamuoyu oluşturma faaliyetleri de sürecektir.
Devamı

Tarımda Milli Birlik:MIŞ, MUŞ


Çiftçi-Sen Tarımda Milli Birlik Proejesi’ni değerlendirdiği bir basın açıklaması yaptı açıklama şöyle :


Bu projeye göre,Türkiye’nin tarımsal yapısı, Tarım ve Orman Bakanlığının merkez ve taşra teşkilatı, tarımda faaliyet gösteren Kamu İktisadi Teşekkülleri ve Tarım Kredi Kooperatiflerinin organizasyon yapısı tümüyle değiştirilecek. Milli Birlik Kooperatifi ve özel sektöründe yüzde 50 ortak olacağı Semerat Holding kurulacak.Toprak Mahsulleri Ofisi, Atatürk Orman Çiftliği, Türk Şeker, Çaykur gibi tarımda faaliyet gösteren Kamu İktisadi Teşekkülleri Semerat Holding’in iştiraki yapılacak.


Semerat Holding’in yüzde 50 hissesinin (Ülker, Eti, Sütaş, Namet, Pınar, Unilever, TK Holding, Kastamonu Entegre, Migros, Borsa vb.)özel sektöre ait olacağı söyleniyor. Yüzde 35’i Milli Birlik Kooperatifi’ne ve yüzde 15’inin ise (TMO, Çaykur, Türk Şeker vb.) tarımsal Kamu iktisadi Teşekkülleri’nde olacak.






Bu projeye göre,tarımsal değer zincirindeki görevler Milli Birlik Kooperatifi ile Semerat Holding arasında paylaştırılacak.


Girdi,üretim ve aracı bölümüne ilişkin görevleri Milli Birlik Kooperatifi, sanayi ve perakende kısmını ise Semerat Holding üstlenecek.


Buna göre Milli Birlik Kooperatifi’nin yapacağı görevler ise ,Mikro Planlama, Girdi Temini, Kaynak (Toprak, Su vb) Planlama, Birincil Üretim, Teşvik ve Desteklemeler, Finansman, Pazarla İrtibat, Birincil İşleme ve Aracılar, İthalat-İhracat Rejimi olacak.


MIŞ, MUŞ


Semerat Holding’in görevleri ise,Makro Planlama (Tüketim,Lojistik ve Pazar Planlaması) İleri İşleme, Perakende, Dünya Markası olarak geliştirilmesiymiş.


Bu projeye göre tarımda 2023 yılına kadar 100 milyar dolarlık tarımsal hasıla elde edilmesi hedefleniyormuş.
Tarımda Milli Birlik Projesi; herkesin sağlıklı beslenmesini makul fiyatlar ve hakkaniyetli bir değer zinciriyle sağlayarak ülkemizin uluslararası alanda rekabetçi bir güç olmasını sağlıyacakmış.


Bu özelleştirme projesi daha netleşmedi. Netleşmeden önce taslağa erişirsek hemen, erişemezsek gündeme geldiğinde ayrıca görüşümüzü paylaşacağız.


Saygılarımızla…
ÇİFTÇİ SENDİKALARI KONFEDERASYONU
YÖNETİM KURULU


Devamı

Şirket Alternatifi olan Kooperatifler Kapitalizme de Alternatif midir?

Yazar: Adnan Çobanoğlu


H
er tarihsel dönemde o tarihsel sürecin ilerici, devrimci sınıfları hedeflerini ulaşabilmek için farklı mücadele biçimleri ve araçları ortaya koymuşlardır. Bu mücadele biçimleri ve araçlarında “Dayanışma” temel davranışlarından biridir. Kooperatif örgütlenmeleri de bu “Dayanışma Kültürünün bir ürünüdür” denilebilir. Çünkü “ Kooperatifler insanların ihtiyaçlarını karşılıklı dayanışma yoluyla gidermek  amacıyla  (kimi zaman yasal mevzuatlara uygun, kim zaman fiili olarak) belli ilkelerle maddi manevi olanaklarını birleştirdikleri ve katılımcılarının ortak çıkarlarını korumaya çalıştıkları  organizasyonlardır” (1)
Kapitalizme alternatif toplumsal düzen oluşturmaya çalışan sol, sosyalist, devrimci kesimlerin de temel davranış biçimi “Dayanışma” dır. Dolayısıyla dayanışma amaçlı  ekonomik, sosyal örgütlenme biçimi olan kooperatifleri ve kooperatifçiliği bu kesimler  kendilerine yakın hissetmişler, çoğu zaman da hiç sorgulamadan desteklemişlerdir. Kooperatifleri kapitalist ilişkilerin, şirketlerin alternatifi olarak gördüklerinden de zaman, zaman da katılarak örgütlemeye çalışmışlardır.
Bir ekonomik, sosyal örgütlenmenin adının kooperatif olması tek başına “kapitalist ilişkilerin alternatifi” veya “kapitalist ekonominin alternatifi” olma anlamı taşır mı? Yoksa, pekala bir kooperatif kapitalist ilişki ve ekonomik organizasyonlarını tamamlayan bir seçenek ve  aracı haline gelebilir mi? Dünya genelindeki ve Türkiye’deki kooperatiflere baktığımızda daha çok ikinci sorunun cevabını buluruz.

Kapitalist İlişkileri Tamamlayan Bir Araç Olarak; İsrail’de Kooperatifler.
İsrail’deki tarımsal kooperatifler, İsrail Devleti’nin kuruluşundan bu  güne kapitalist ekonomi ve ilişkinin oluşumunda temel örgütlenme biçimi olmuştur. İsrail’de “Kibbutz” adı verilen ilk kooperatif “özel mülkiyetin olmadığı, elde edilen kazancın ve tüketimin paylaşıldığı bir yaşam tarzı” olarak Rusya ve Avrupa’dan göç eden bir gurup  Yahudi tarafından 1900’ü yılların başında Filistin topraklarında satın alınan bir çiftlikte kurulmuştur. Daha sonraları da özellikle “2. Paylaşım Savaşı” sırasında faşizmin baskısından kaçan Romanya, Polonya, Fransa, Çekoslovakya, Avusturya gibi ülkelerden Filistin topraklarına gelen Yahudiler tarafından Kibbutz çiftlikleri çoğaltılmıştır. İsrail Devleti’nin resmen kurulmasıyla birlikte siyasi iktidar mülkiyetinin devlette kalması koşuluyla, tarım topraklarını topluluklara kiraya vererek yukarıdan aşağıya Kibbutz kurma görevini üstlenmiş ve yerleşkeler oluşturmuştur. Bu kooperatifler ilk yıllarında sadece tarımsal üretim ağırlıklı işlerle uğraşırlarken sonraki yıllarda tarıma dayalı sanayi başta olmak üzere sanayinin her kolunda üretime başlamışlardır. Özellikle 1970’li yıllardan sonra elektrik, elektronik, kimya ve ilaç gibi sanayilerde de faaliyet göstermişlerdir. Bir başka deyimle siyasi iktidar kapitalist sermaye birikimin oluşmasında ve kapitalizmin yerleşmesinde “toplu çiftlik ve arazi kullanım kooperatifleri”nden (Kibbutzlar’dan) yararlanmıştır.
İsrail’deki bir başka tarımsal kooperatif biçimi de Moşav’lardır. Bu kooperatifler 1921 yılında Kibbutzlar’a alternatif olarak kurulmaya başlamıştır. İsrail Devleti’nin kurulmasıyla birlikte birbirine alternatif olmaktan çıkıp İsrail tarımının ve ekonomisinin yani kapitalist sermaye birikim sürecinin oluşmasında ve kapitalizmin yerleşmesinde tamamlayıcı örgütlenmelerden birisi haline getirilmişlerdir. Toprağın mülkiyeti devlete aittir ve her aile bir ev ve kendisinin işleyebileceği toprağa sahiptir. Tarımsal üretim için gerekli girdiler ve ürünlerin pazarlaması köy kooperatifi tarafından yapılmaktadır.(2)
Bu kooperatiflerinin işleyişleri ve üyelerinin kendi arasındaki sosyal ilişkileri oldukça demokratiktir. Ama bunların demokratik olması kapitalizmin ve emperyalist hegemonyanın karşıtlığı anlamını içermez. İsrail Devleti işgal ettiği Filistin topraklarını bu, “toplu çiftlik ve arazi kullanım kooperatifleri”nin kullanımına açmaktadır. Yani aynı zamanda yayılmacı ve işgal politikalarını gerçekleştirmenin bir aracı olarak da kullanmaktadır.
Dünyada en çok kooperatifin olduğu 5 ülke ABD,Fransa,İngiltere,İtalya ve Japonya gibi emperyalist ülkelerdir. Ekonomik olarak en güçlü tarımsal kooperatif de gene Emperyalist bir ülkede Japonya’dadır. Yıllık toplam cirosu 47 milyar dolar, mal varlığı ise 400 milyar dolardır. (3)
Kooperatifler elbette şirket alternatifi örgütlenmelerdir, ama kooperatiflerin varlığı tek başına kapitalizmin alternatifi değil, aksine bir çok ülkede kapitalist sermaye birikim sürecinin bir parçası ve kapitalist ekonomik politikaların tamamlayıcısı olmaktadırlar.
 Türkiye’de Kooperatifler: (4)
Türkiye’de tarımsal üretimde kooperatif tarzı örgütlenmeler Osmanlı’nın kapitalizmin gelişmeye başladığı  son dönemlerinde başlar. Özellikle de II.Meşrutiyet’ten sonra o dönemin siyasal belirleyenlerinden olan İttihat ve Terakki’nin “iktisadi yapı ve ticaret ilişkileri içinde ayrıcalıklı bir konuma sahip olan yabancı ve gayri Müslim tüccar yerine Müslüman-Türk ticaret burjuvazisini ikame edecek bir metot olarak” (5)  görmesinden, yani “milli burjuvazi” yaratma isteğinden dolayı İttihat ve Terakki kadroları tarafından yukarıdan aşağıda doğru örgütlenmiştir. (6) Bu örgütlenmelerin adı da o dönemde sadece “kooperatif” değil, “kooperatif şirketler” olarak anılmaktaydılar. Bunların sermaye şirketlerinden en önemli farkı ise; sermaye şirketlerinde ortaklar sermayesi oranında söz sahibi iken, kooperatif şirketlerde her ortağın bir Oy’a sahip olmasıdır.
Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte kooperatifler de gene, “milli burjuvazi yaratma” mantığına uygun olarak kapitalist kalkınma modelinin bir parçası olarak kurgulanmıştır. Özellikle önemli ihracat geliri oluşturan ürünlerde üretim artışını sağlamak, “köyü ve köylülüğü denetim altında tutarak kırsal alandaki toplumsal hareketleri önlemenin, hem de tarımdan sanayiye kaynak aktararak ticaret ve sanayi burjuvazisini yaratmanın bir aracı olarak kullanılmıştır.” Sanayi altyapısı için gerekli olan dövizin kazanılmasında bu kooperatifler vasıtasıyla sağlanan üretim artışı ve ihracatın payı büyüktür. (7)
“Cumhuriyet döneminde kooperatifçilikle ilgili ilk önemli yasa 21 Nisan 1924 tarihini taşıyan 498 sayılı İtibari Zirai Birlikleri Kanunu’dur; 13 maddeden oluşan yasa, Ziraat Bankası’nın gerekli göreceği yerlerde, üreticilerin çoğunluğunun benimsemesi ve Ziraat Vekaletinin onayı ile kooperatif açılabileceğini belirtmektedir. Kurulacak kooperatifler sadece kredi işleri ile uğraşmayacak, ayrıca  alım ve satım da yapabilecektir. Yasa, kooperatifler üzerinde Ziraat Bankası’nın kesin bir denetimini getirmektedir. Kooperatiflere, resim, vergi ve harçlarda önemli ayrıcalıklar tanıyan bu yasa zorlayıcı hükümler de taşımaktadır. Yasaya göre, kooperatif bulunan bir yerde kooperatife üye olmayanlar Ziraat Bankası kredilerinden yararlanamazlar.” Bu yasadan önce de 1923 yılında Ekonomi Bakanlığı (o zamanki adıyla “İktisat Vekaleti)  kooperatifler için üretim, alım, satım, ortaklık tüzüğü hazırlamış bundan yararlanarak “1924’de Ödemiş, 1925’de Hendek ve İzmit, 1926’da Bergama ve Bursa’da tütün kooperatifleri” kurulmuştur.(8)
Siyasi iktidar,1935 yılında “Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri (TSKB)Kanunu” ve “ Tarım Satış Kooperatifleri Kanunu”nu çıkartarak, o güne kadar kurulmuş kooperatiflerde yeni bir “kontrol” ve “müdahale” düzeni kurmaya çalışmış, Birlikler’in genel müdürlerinin ve mali sorumluluk taşıyan bazı memurlarının iktidar tarafından atanması ve seçilen yönetim kurullarının da, iktidar tarafından onaylanması yasalaşmıştır.(9)
Sonraki yıllarda siyasi iktidarların dayatmasıyla TSKB’nin biriktirdiği sermayeler, kooperatif faaliyetleri dışındaki yatırımlara da yöneltilmiştir. Örneğin 1956 yılında Kamu İktisadi Teşekkülü (KİT) olarak Türkiye’nin ilk süpermarket zinciri olarak kurulan GİMA’ya siyasi iktidarın baskısıyla TARİŞ ortak olmak zorunda kalmış ve sermaye aktarımı yapmıştır. (10)
Gene aynı şekilde siyasi iktidarın dayatması ile, büyük hissedar olarak Ziraat Bankası öncülüğünde 1959 yılında kurulan Başak Sigortaya Tariş, Çukobirlik, Fiskobirlik, Kozabirlik, Marmarabirlik gibi TSKB’leri ortak olmuş ve sermaye aktarımı yapmışlardır. (11)
Cumhuriyet’i kuran siyasi kadro, kapitalist pazara sunulmak üzere yeni tarımsal ürün arayışlarına da girmiştir. Özellikle, sanayiye entegre halde üretilecek ve Avrupa pazarına sunulabilecek iki stratejik ürün için de programlar yapmış, köylünün bu ürünleri üretmesi için özel destekler verilmiş, yasalar çıkartılmıştır. Bunlardan birisi çay diğeri ise şeker pancarı üretimidir.
Cumhuriyet’ten önce ülkemizde şeker pancarı ve çay üretimi yoktur.  “Şeker pancarı tohumu ülkemize ilk defa 1907 yılında Uşak Şeker Fabrikasının kurucusu Nuri Şeker tarafından çok az miktarda, Viyana’dan getirtilmiştir. Daha sonra 1915 yılında Bursa ve 1919 yılın da Halkalı Ziraat Okullarında deneme amaçlı şeker pancarı ekimleri yapılmıştır.” (12) İlk Şeker fabrikaları da 1926 yılında Uşak’ta ve Kırklareli’nin Babaeski İlçesi’ne bağlı Alpullu Beldesi’nde üretime başlamıştır. Kurulan şeker fabrikalarının şeker pancarı tohumu ihtiyaçları da ilk yıllarda ithalat yolu ile Avrupa’dan karşılanmıştı, şeker pancarı üretimi aynı zamanda ülkemizdeki “sözleşmeli üretim” in (13) ve tarımı sanayiye entegre etmenin de ilk örneklerini oluşturmuştur. Şeker fabrikalarının kurulduğu yerlerde şeker pancarı üretimi teşvik edilmiş veya şeker pancarı üretiminin teşvik edildiği bölgelerde şeker fabrikalarının da kurulması yoluna gidilmiştir.
Sümerbank, Türkiye İş bankası ve Ziraat Bankası Ortaklığıyla 1935 yılında Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi (TŞFAŞ) kurdurulmuş ve  o tarihe kadar kurulmuş olan 4 şeker fabrikasının yönetimi de TŞFAŞ’a devredilmiştir.1950’lere gelindiğinde daha fazla şeker üretebilmek ve şeker pancarı üretiminde bulunan çiftçilerin sermaye birikiminden de yararlanmak için siyasi iktidar hamle yapmış ve 1951 yılında “Şeker Sanayii’nin Tevsi Programı” adı altında, yeni pancar ekim sahaları  oluşturmaya ve şeker fabrikalarını artırmaya dönük olarak,  üreticilerin kooperatifler kurmasını, üretimi büyütmelerini ve yeni kurulacak şeker fabrikalarına kooperatif olarak sermaye aktarımı yapmalarını teşvik etmiştir. Pancar Ekicileri Kooperatifleri de böyle ortaya çıkmıştır.
1969 yılında çıkartılan “Kooperatifler Kanunu” çerçevesinde  Pancar Ekicileri Kooperatifleri 1972 yılında bir araya getirilip PANKOBİRLİK’in kurulması sağlanmıştır. Kısacası “Pancar Ekicileri Kooperatifleri” ve onların üst birliği olan Pankobirlik de devlet tarafından desteklenen ve kurdurulan kooperatiflerdir. Hem de Türkiye’nin “yeni sömürge” haline gelmesinde önemli bir yeri olan Demokrat Parti (DP)Hükümeti tarafından kurdurulmaya başlanmıştır. Çünkü emperyalizmin “Yeni Sömürgecilik” sürecinin tarım politikalarında bizim gibi ülkelere biçilen rol buydu ve DP iktidarı da buna uygun davranıyordu.
Pankobirlik bugün aynı zamanda tarımdan başka alanlara sermaye aktarımı yapan ve neoliberal politikalara en iyi uyum sağlayan bir kuruluş haline gelmiştir. IMF, DB ve DTÖ’nin dayattığı uyum programlarında TSKB’nin entegre tesislerini anonim şirkete dönüştürmesi dayatılmış  ve bu dayatmaya en iyi uyum sağlayan da Pankobirlik ve bünyesindeki kooperatifler olmuştur. Siyasi iktidarın da desteğiyle  “Anadolu Birlik Holding” adıyla şirketleşmiştir. Holdingleştikten sonra ise daha da büyümüş, Soma, Kangal, Çumra Termik Santralleri’nin sahibi olmuş, ayrıca elektrik dağıtım şirketi kurmuş, PVC boru, çuval (vb.) üretimleri için yatırımlar yapmış, şekerpancarı küspesini hayvan yemi olarak satabilecekken, kimya sanayiinde kullanmayı uygun görmüş, benzine katkı maddesi olarak da kullanılan biyoetonol fabrikası kurmuş, inşaat sektörü için gazbeton üretimine de yönelmiştir. Bunların yanı sıra dondurulmuş gıda üretimi için de yatırım yapmıştır.(14)
Kısacası Pankobirlik evet bir kooperatiftir, hem de liberaller ve sorunu sadece ekonomik başarı çerçevesinde bakanlar için “başarılı bir kooperatiftir”. Eğer “başarı” denilen şey, kapitalist pazara uyum, IMF, DB ve DTÖ’nin dayattığı neoliberal tarım ve enerji politikalarına çabuk adapte olmak, “Kapitalizmin eksiklerini tamamlayan bir seçenek” olarak ekonomik büyüme sağlamak ise bu kooperatifler bunda çok başarılı olmuşlardır.
Bu nedenledir ki bugün; “kapitalist ilişkilerin alternatifi” veya “kapitalist ekonominin alternatifi” olma adına yola çıkan kooperatiflerin başarı kıstasları sadece ekonomik büyüme ve üyelerinin ihtiyaçlarını giderme olamaz. İlkelerin ve hedeflerin iyi belirlenmesi ve uygulanması, başarının da kıstası haline gelecektir. Aksi takdirde bu kooperatifleri örgütleyenler gelecek umutlarının boşa gittiği bir süreci örgütlemiş olurlar.
Cumhuriyet’le başlayan tüketim kooperatifleri:
Cumhuriyet’ten sonra tüketim kooperatifleri de kapitalizmin yukarıdan aşağıya inşa edilmesinin bir aracı olarak örgütlenmişlerdir. Ücretli çalışanların yoğun olduğu  kamu kuruluşları, fabrika, banka vb. kurumların bünyesinde o kuruluşun personeline hizmet veren kooperatifler şeklinde kurulmuşlardır. Amaç fabrikalarda, kuruluşlarda çalışanların almış oldukları ücretle temel ihtiyaçlarını sorunsuz karşılayabilmelerini sağlamak ve kalıcı işgücü oluşturmaktır. Daha sonraki yıllarda (1950’li yıllar) da  İstanbul ve Ankara gibi kentlerde hızla artan nüfusu işgücü olarak kentte tutabilmenin yolu olarak, özellikle gıda ihtiyaçlarını karşılayabilmelerinin olanaklarını yaratmayı zorunlu kılmıştır. Bu nedenle siyasi iktidarın talebiyle İstanbul’da İsviçre Kooperatif Birliği (MİGROS) ile İstanbul Belediyesi 1954 yılında ortaklık kurup “Kamyon Market” şeklinde 20 gezici kamyonla halka gıda ve ihtiyaç maddesi pazarlamaya başlamıştır.  (AKP’nin İstanbul ve Ankara’da çadırlarda kurduğu “Tanzim Satış Mağazaları”na ne kadar benziyor değil mi?)  Migros 1975 yılında Koç Grubu’na 2015 yılında da Anadolu Grubu’na geçti ve bugün yurt dışında da mağaza açan Türkiye’nin en büyük süpermarketlerinden birisidir. (15) 1956 yılında Kamu İktisadi Teşekkülü (KİT) olarak Ankara’da kurulan GİMA da aynı politika ve hedefin ürünü olarak ortaya çıkmıştır.
Türkiye Kırlarında Emperyalizmin Kırsal Kesim Projeleri
Kısacası, yeni kurulan Cumhuriyet’te kooperatifler kapitalist üretim ilişkilerinin ve kapitalist sermaye birikiminin aracı olarak görülmüş ve yukarıdan aşağıya örgütlenmeye çalışılmıştır.  1950’li yıllardan itibaren (2.Gıda Rejimi ve onun bir parçası  olan  ”Yeşil Devrim” denilen dönemde) devletin kooperatiflere bakışı da emperyalizmin yönlendirdiği tarımsal politikalara  uygun olarak şekillenmiştir.
M.Tanju Akad’ın deyişiyle “Kırsal kesimde yapılacak olan çalışmaların ana doğrultusu bir yandan pazar ilişkilerinin kökleştirilmesi, diğer yandan da bu ilişkilerden zarar gören küçük üreticilerin bir ölçüde desteklenerek proleterleşme ve iç göç sürecinin nispeten kontrol altında gelişmesi”ne hizmet etmiştir. (16)
Bu doğrultuda “Kırsal Kalkınma Projeleri” de oluşturulmuştur. İlk Çukurova’dan başlayan   Antep-Diyarbakır, Çorum-Çankırı hatlarında devam eden bu projelere, Dünya Kiliseler Birliği, Ford Vakfı, İngiltere Hükümeti, Mehmet Karamehmet, İçel Valiliği ve Mobil Oil’in katkılarının yanı sıra, Danimarka, Alman ve bir dizi Amerikan vakfı ve Population Council de katkı yapmış ve desteklemiştir. (17) Bu projeyi katkı sunanlar göz önüne alındığında bu süreç daha iyi anlaşılmaktadır.
Kooperatifler tarımsal üretim tarzının değiştirilmesinde bir araç ve üreticilerin de bu yeni üretim tarzına ayak uydurmalarını sağlayan bir örgütlenme modeli olarak kullanılmış, üreticilerin tarım makineleri, tohum, kimyasal ilaç (!) üretip satan uluslar arası şirketlere bağımlı hale getirmenin araçları olmuşlar, özellikle tüccar ve zengin köylüye hizmet eden kuruluşlar haline getirilmişlerdir.
70’li yıllarda “başarılı bir kooperatifçilik örneği” olarak karşımıza çıkan Köy-Koop traktör ithal etme iznini hükümetten alarak Romanya’dan traktör getirip 10.000 traktör satmıştır. (18)
1969 yılında 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu yürürlüğe konulmuştur. Bu kanunundan yararlanılarak birçok köyde 70’li yılların siyasal atmosferinin etkisiyle de Köy Kalkınma Kooperatifleri kurulmuştur. Bu kooperatiflerin bir kısmı yönetim tarzı olarak “demokratik yönetim ilkesi ”ne uygun örgütlenmeye ve “devlet güdümlü kooperatif” olmaktan kurtulmaya çalışmışlardır. Sayısı az da olsa “demokratik yönetim ilkesi”ni hayata geçirmeye çalışan kooperatifler 12 Eylül Darbesi’nin hışmına uğramış, mal varlıklarına el konulmuş, yöneticileri tutuklanmıştır. (Köy-Koop 1905 yılında kurulmuş olan Bağcılar Bankası’nı bir “Kooperatifler Bankası” haline dönüştürmek üzere satın almış ve 12 Eylül Darbesi’ne kadar Bankanın %98 hissesine sahip olmuştu. 12 Eylül Cuntası Köy-Koop’un bankadaki hisselerine de el koymuştur.)

Neoliberal Dönem
12 Eylül’den sonra uygulanan neoliberal politikalar uluslar arası sermayenin ihtiyacı açısından “devlet güdümlü” de olsa bir çok kooperatifin (özellikle Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri’nin) tasfiyesi ve piyasadan çekilmesi sürecini başlatmıştır. TSKB bir yandan üyelerine ucuz girdi sağlamaya çalışıyor, diğer yandan da “Taban Fiyat” uygulamasıyla ve devlet desteğiyle “destekleme alımları” yaparak piyasayı üretici lehine destekliyordu. Ancak siyasi iktidar kooperatifleri yeniden yapılandırmak, “serbest piyasa” koşullarına uygun hale getirmek için  İMF, Dünya Bankası ve DTÖ tavsiyeleriyle 2000 yılında 4572 sayılı yasayı çıkartarak kooperatiflere yeniden müdahale etmiştir. Bu yasa ile TSKB  “Yeniden Yapılandırma Kurulu” adı altında bir kurula teslim edilmiştir. (19) Bu kanun TSKB’nin entegre tesislerini A.Ş’lere dönüştürerek satmalarını da zorlamıştır.
“1980 sonrası IMF,DB ve AB dayatmaları sonucunda uygulanan neoliberal politikaları Türkiye tarımını giderek uluslararasılaştırarak çok uluslu tarım şirketlerinin istekleri yönünde bir dönüşüme uğratmıştır. Bu dönüşüm, kimi geleneksel ürünlerden desteklerin çekilmesine, üreticilerin şirketlerin istekleri doğrultusunda yeni ürünlere yönelmesine yol açmıştır.” (20) 2000 li yılların başında devlet desteğinde AB Fonları aracılığıyla yeni “Kırsal Kalkınma Programları” oluşturulmuş “şirketlerin istekleri doğrultusunda yeni ürünlere” yönelen/ yönelmek isteyen kooperatif ve kişilere “hibe desteği” de dahil destekler sunulmuştur.
Bu yöntemle bir çok  bölgede geleneksel ürünlerin üretilmesinin önüne geçilmiş, tohum, zirai ilaç vb. girdilerle tamamen uluslar arası şirketlere bağlanan, bio-çeşitliliği  yok eden bir tarımsal üretimin önü açılmıştır. Örneğin Tire, Ödemiş, Bayındır, Beydağ, Kiraz ilçelerinden oluşan Küçük Menderes Havzası’nda geçmişte üreticiler buğday, pamuk, tütün, susam, arpa gibi geleneksel tarım ürünleri üretirken, bugün bir çoğu sözleşmeli üretime (21) geçerek şirketler için  salçalık domates, biber, turşuluk salatalık, süs bitkileri, silajlık mısır  vb. üretir hale gelmiştir. Bakanlık, İzmir Kalkınma Ajansı,  İzmir Büyük Şehir Belediyesi,  gerekse de şirketler tarafından tarımsal üretimdeki bu dönüşüme uygun hareket edenler farklı düzeylerde desteklenmiştir. Süt endüstrisi de teşvik edilmiş Tire Süt Kooperatifi Türkiye’nin en büyük süt toplama kooperatifi haline gelmiştir. Tire Kaymakamlığı’nın resmi web sitesinde “Son yıllarda Tire’deki süt sığır işletmeleri yapısal açıdan değerlendirildiğinde aile işletmeciliğinden ticari işletmeciliğe doğru değişim içerisine girdiği gözlenmektedir.” denilerek bölgedeki değişim övülmektedir. Halbuki aile işletmeciliğinin ticari işletmeciliğe dönüşmesi demek çokuluslu tohum, gıda ve kimyasal ilaç(!) şirketlerine bağımlılığın artması mono kültür tarımsal üretime geçilmesi ve ürün çeşitliliğinin yok olması demektir. Bu da ‘Gıda Egemenliği’ne dönük bir saldırıdır, üreticiler de dahil herkesi gıda da şirketlere bağımlı hale getirir. Şirketlerin kurduğu gıda sistemi, kendine tehdit olarak gördüğü küçük çiftçileri ve köylüleri sistemine bağlamak için iki özellikle iki yöntemi kullanır; birincisi sözleşmeli üreticilik, ikincisi şirket gibi örgütlenen ve yönetilen kooperatiflerdir.
                    
 Tire Süt Örnek Kooperatif mi?    
Bir çok “sol” kesim tarafından da övülen, “kooperatifçilik te bir başarı öyküsü” olarak da sunulan Tire Süt Kooperatifi aslında tarımsal üretimde tam da DTÖ’nün istediği gibi bir sonuçlar doğurmuştur. Üreticiler geleneksel ürünleri üretmeyi devam ettirme yerine, hayvan yemi olarak kullanılan silajlık mısır üretme yaygın hale gelmiştir. Silajlık mısır üretimi yaygın hale gelmeye başlayınca  sulama sularının kullanıma açılmasının periyotları bile, suların azlığı bahane edilerek silajlık mısırın suya ihtiyaç duyduğu tarihlere denk getirilmeye çalışılmış, böylelikle de bölge de farklı bir tarımsal ürünün suya olan ihtiyaç periyodu ve tarihi aynı tarihlere denk gelmiyorsa üreticiler ürünleri için su bulamaz hale gelmişlerdir. Bu durum üreticilerin “Suya Erişim Hakkı”nı elinden aldığı gibi, ürün çeşitliliğinin yok olmasını da kolaylaştırmıştır. Kooperatif bölgede yetiştirilen silajlık mısır yetmediğinde de kooperatif, endüstriyel hayvan yemlerini satın alarak üyelerine satmaktadır. Bu da üreticilerin şirketlere bağımlı hale getirilmesinin bir başka yanıdır.
Tire-Süt’ün BM-FAO tarafından 2012’de“Dünyanın Örnek Kırsal Kalkınma Modeli” seçilmesi 2015’de “Kırsalda Refahı Artırma Başarı Ödülü alması”  boşuna değildir. Kısacası “yeni yaşamın nüveleri, yeni toplumun prototipleri” olarak gerek üretici, gerekse tüketici kooperatiflerini örgütlemek isteyenler açısından böylesine bir kooperatifçilik örnek alınacak bir kooperatif modeli değildir. Aksine “neyi, nasıl yapmamalı?” ya örnek gösterilebilir.
Sonuçta AKP de, kooperatifleri küresel gıda ve tarım şirketlerinin isteklerine uygun şekillendirmek, üreticilerin küresel gıda şirketlerine bağlamanın bir aracı olarak kullanmak istemektedir. Şirketlerin gıda sistemini güçlendiren  kooperatiflerden destek esirgenmemiştir. Son yıllarda Tarım Kredi Kooperatiflerini de bu amaçla kullanmaya başlamış, seçim öncesi açılan Tanzim Satış Çadırları’na ürün tedarikini Tarım Kredi Kooperatifleri’ne yaptırmıştır.

Alternatif Örgütlenmeler
Dünya ve Türkiye tarımı neoliberal politikalarla hızla  çok uluslu tarım şirketlerinin istekleri doğrultusunda bir dönüşüme uğratılırken aynı zamanda bu politikalara direnme eğilimi ve örgütlülükleri de aşağıdan yukarıya doğru nüve halinde ortaya çıkmaya başlamıştır. Çiftçi Sendikaları bunlardan birisidir. (Bu yazının konusu kooperatifler olduğundan dolayı benim de örgütleyicilerinden olduğum Çiftçi Sendikaları’nı ve üyesi olduğu Dünya Çiftçi Örgütü  La Via Campesina’yı (Çiftçinin Yolu) tartışmaya açmayacağım) Diğerleri de çok uluslu tarım şirketlerin kendilerine dayattığı sertifikalı şirket tohumlarına, kimyasal kullanımına, sözleşmeli üretime, endüstriyel tarımın bir başka uygulanış biçimi olan “sertifikalı organik tarım”a, kısacası emperyalist gıda sistemine karşı “Gıda Egemenliği”ni savunan, yerli ve yerel tohumlarla üretim yapmaya çalışan, bazılarının kendilerini  moda deyimle “Yeni Nesil Kooperatifler” diye ifade ettikleri Kooperatifler, Kooperatif Girişimleri, Gıda toplulukları, Kolektifler, İnisiyatifler vb.dir. Bu oluşumlar hem üreticilerin hem tüketicilerin karşılıklı dayanışmasını da içerecek tarzda üretimden pazara kadar olan süreci örgütlemeye çalışmaktadırlar. “Toplum Destekli Tarım, Katılımcı Sertifikasyon” vb. yöntemlerle de tüketicilerin tarımsal üretime yabancılaşmasının önüne geçmekte ve oluşturulmaya çalışılan (bazı akademisyenlerin “3.Gıda Rejimi” diye de ifade ettikleri) yeni tarımsal sisteme ayak diremeye, “başka türlü bir tarımsal sistem” örgütlemeye çalışmaktadırlar.
Özellikle büyük kentlerde, genetiğiyle oynanmamış (GDO’suz), kimyasallarla zehirlenmemiş gıdaya ulaşmak isteyen tüketiciler bir araya gelmekte, şirketlerin cenderesine girmek istemeyen, yerel tohumlarla üretim yapmaya çalışan ancak pazar sorunu da yaşayan üreticilere ulaşmaya çalışmakta karşılıklı dayanışmayla fiyat, tedarik ve dağıtım sorununu çözmeye çalışmaktadırlar.
Bunlar anlamlı birliktelikler olup, bir kısmı birlikteliklerini sadece “genetiğiyle oynanmamış, kimyasallarla zehirlenmemiş gıdaya ulaşmak” la da sınırlı tutmamaktadırlar. Birlikteliklerinin ilkelerini çoğaltmaya çalışırken  ürün tedarikinde bulundukları üreticinin “çocuk işçi çalıştırıp çalıştırmadığını, kadın emeğine karşı duyarlı olup olmadığını” sorgularlar veya ürün tedarikinde bulundukları bir üretici kooperatifi ise “kooperatifin karar alma süreçlerinde demokratik olup olmadıklarını, kooperatifin varlığının o yöredeki ürün çeşitliliğine zarar verip vermediğini, çalışanlarının sendikalaşmasına izin verip vermediğini, kooperatif üyelerinin genelde  aile işletmecisi mi yoksa ticari işletmeci mi  olduğu” gibi değerlendirme kriterini de ilkeleri arasına almaya çalışırlar ve yasal tüzel kişilik olarak da “tüketici kooperatifi” olurlar.
Hemen aşmaları gereken birkaç problem önlerine çıkar; katılımcı sayısı arttıkça karar süreçlerini nasıl işletecekler? İstenilen ölçekteki gıdaya ve çeşitliliğine nasıl ulaşacaklar? Yasal tüzel kişilik haline gelenler yasal mevzuatları nasıl aşacaklar? Genelde de sorunu “yemek yemenin politik bir eylem” olarak ve cevabının da “uzun vadeli politik problem ve cevap” arayışla çözülebileceğini görmeyenler, yasal mevzuatlara da takılmadan, hemen istenilen ölçekteki gıdaya ve ürün çeşitliliğine ulaşmak için kolaycı çözümlere yönelmektedirler. Bu nedenledir ki; satın alacakları ürünlerin niteliklerine, ürün tedarik edecekleri kişi veya kooperatiflere ilişkin tercih ilkelerini geliştirme yerine, kolaycı bir çözümle bu ilkelerde esnemeler yapmaya yönelirler. Varoluş nedenleri zamanla sadece üretici ile tüketici arasındaki aracılardan kurtularak üreticilerin daha uygun fiyata ürününü satmasına, tüketicilerin de daha uygun fiyata ürün satın almasına dönüşmektedir. İki taraf açısından da “kârlı” bir alışveriştir, ama söz konusu yöntem bu tüketici kooperatiflerini (birliktelikleri) var olan veya var edilmeye çalışılan gıda sistemine karşı alternatif  olma özelliği ve istencinden ister, istemez uzaklaştırır. Sadece kapitalizmin yarattığı ekonomik kriz ve gıda krizi karşısında sistem içinde yaşayabilmek için bir dayanışma aracı olarak kalmaya mahkum eder. (22)
Üreticiler ve Kooperatifleri (birliktelikleri) açısından ise durum biraz daha farklıdır. Üreticiler şirketlerin güdümüne  girmek istememelerine rağmen uygulanan tarım politikaları yüzünden, gerek üretim için girdi sağlarken, gerekse de ürettiği ürünü pazara sunarken şirketlerin cenderesi içindedirler. Yasal mevzuatlar da sürekli aleyhlerine işlemektedir. Ailelerinin ve kendilerinin yaşamlarını sürdürebilmek için pazarda alıcısı olan ürünleri üretmek zorundadırlar. Büyük bir çoğunluk açısından pazardaki müşteri doğrudan tüketiciler değil, TMO gibi KİT’ler, tüccarlar, ihracatçılar, gıda şirketleri, büyük marketler, tarımsal ürün işleyen fabrikalardır.
Üreticilerin çok az bir kısmı doğrudan tüketicilere satış yaparlar. Ürünlerini  doğrudan tüketiciye ulaştırabildikleri  yerler ise sayısı giderek azalan yerel üretici pazarları ile üretici kooperatiflerinin satış yerleridir. Bu nedenledir ki üreticilerin kendilerini örgütlemeleri kadar, havanın, suyun, toprağın kirletilmesine karşı olan, biyoçeşitliliğin ve ekolojik dengenin korunmasını önemseyen, sağlıklı gıdaya ulaşmak isteyen tüketicilerin de örgütlenmesine ihtiyaçları vardır. Çünkü o zaman tüketici örgütleri (kooperatifler, inisiyatifler, topluluklar vb.) ile girdikleri dayanışma ilişkisiyle   ürün çeşitliliğini koruyarak, yerel tohumlarla ve yerel hayvan ırklarıyla sağlıklı ürünler üretip bu ürünlerin gelirleriyle de ailelerinin ve kendilerinin yaşamını sürdürebilirler. Ancak o zaman şirketlerin kontrolü dışına çıkabilir, Gıda Egemenliği inşa edilebilir. Bu anlamıyla kentlerde ortaya çıkmaya başlayan tüketici kooperatifleri, gıda toplulukları gibi birlikteliklerin ve onların dayanışmasının önemi büyüktür. Gıda Egemenliği mücadelesini güçlendirecek biçimde örgütlenmiş kentlerdeki oluşumlar ve küçük üreticilerin kooperatifleri önemlidir.
Son yıllarda böylesine bir dayanışmanın (tüketiciler ve üretici kooperatifi dayanışmasının) iki önemli örneği vardır. Bunlardan birisi “Hopa Çay” adıyla bilinen “Hopa Tarımsal Kalkınma Kooperatifi”  diğeri de “Ovacık Kooperatifi” diye bilinen Ovacık 94 Mahallesi Tarımsal Kalkınma Kooperatifi’dir.
“Hopa Çay” 1959 yılında kurulmuş 2000’li yıllarda işlevsiz hale gelmiş, borçlanmış, çay işleme fabrikası atıl kalmıştır. 2012 yılında üyeleri kooperatiflerine sahip çıkmak üzere hamle yaparak kongreyi almış, çay işleme fabrikasını da faaliyete geçirmiştir. Geçmiş dönemin borç yükünü de üstünde taşıyan kooperatife ülkenin bir çok bölgesinden tüketiciler de sahip çıkmış, gerek kendiliğinden gerekse de  kooperatif dostu insanların teşvikiyle kooperatifle dayanışma sürecine girmişlerdir. Bu süreç hala devam etmektedir ve nereye evrileceği kooperatifin gerek ekonomik sorunlarını aşmasına, gerekse de üyeler arasındaki ilişkilerinin demokratik işleyişine bağlı olduğu kadar tüketicilerin de kendi aralarındaki ilişkilerinin  demokratik bir şekilde örgütlü hale gelmesine ve Hopa-Çay’la olan dayanışma ilişkisinin taşıdığı ve taşımak istediği anlama bağlıdır.
Ovacık Belediyesi’nin katkılarıyla örgütlenen Ovacık Kooperatifi “Endüstriyel üretime karşı kolektif üretimi, endüstriyel pazarlamaya karşı dayanışma odaklı pazarlamayı savunuyoruz”, “Kapitalist fiyat politikalarına karşı adil fiyat politikasını savunarak sağlıklı, organik gıdaya ulaşımı temel bir hak olarak görüyor ve üst sınıfların tekelinden çıkarıyoruz. Ürünlerimizin alış ve satış fiyatını üreticilerimizle beraber belirliyoruz. Asla sermaye oluşturma amacı taşımıyor, gelirimizi yalnızca  kooperatif fonlarına aktararak toplumla paylaşıyoruz. Emeği sömürü alanı olarak değil , örgütleme alanı olarak görüyor, ağır işler hariç kadınlarımızı istihdam ediyoruz” (23) diyerek süreçlerindeki “politik iddialarını” da ortaya koymuşlardır. Bu nedenledir ki yoğun bir şekilde toplumun farklı kesimlerinden tüketicilerin ve tüketici örgütlenmelerinin destek ve dayanışmasının önünü açmışlardır. Ovacık Kooperatifi ile dayanışmak ve gıda ihtiyaçlarını onlardan temin etmek isteyen tüketiciler de kendi aralarında da organize olarak, gruplar halinde ürün siparişleri vermeye başlamışlar, gelen ürünleri gönüllü olarak dağıtımını üstlenmişler ve böylelikle de kendi aralarında da dayanışmanın nüveleri oluşmaya başlamıştır. Bunun geliştirilmesi gerekir, ancak Ovacık Kooperatifi de bazı konularda “klasik kooperatifçilik anlayışı”nı uygulamaya başlayınca sürecin sekteye uğrayacağı aşikardır.
Nedir bu “klasik kooperatifçilik anlayışı”? Daha çok çeşitte ve daha çok ürün satacağı ve daha çok insana ulaşacağı iddiası ile marketleşmesidir. Aslında “marketleşme” politik arka planın yeterince sorgulanmaması nedeniyle ortaya çıkan bir olgudur.
Marketleşme elbette tüketicinin ürüne daha kolay ulaşımını sağlar. Ancak unutulmamalıdır ki gerek Hopa Çay’ı gerekse Ovacık Kooperatifi’ni büyüten ve aranılır hale getiren şey sadece tüketicilerin üretici örgütü ile dayanışması değil, tüketicilerin de kendi aralarında dayanışmasıdır.  “Marketleşme” tüketicilerin bu kendi aralarındaki dayanışmasını sekteye uğratır. Bunun yanı sıra “marketleşme” yeni pazarlama giderlerini de yol açtığından dolayı “pazarlanacak ürün çeşitliliğini arttırma ve daha fazla ürün pazarlama” adına markette üyelerinin ürettiği ürünlerin dışındaki ürünleri de raflara koymayı gerektirir. Nitekim Ovacık Kooperatifi’nin marketlerinde aracılardan hatta şirketlerden temin edilmiş ürünleri de raflarda görmeye başladık. Örneğin paketlenmiş ve kavrulmuş etin üzerinde “Ltd. şirket” etiketini görürsünüz.
“Ürün çeşitliliğini ve miktarını arttırma” adına yapılan bir başka yanlış da “sözleşmeli üretim”dir. (24) Kooperatif üyeliği dışında kalan üreticilerin de kendi aralarında ve tüketicilerle dayanışmasını örgütlemek yerine “kooperatif tüzel kişiliği” ile üreticilerin sözleşme yaparak (sözleşmeli) üretimde bulunmasını sağlamak “3.Gıda Rejimi”nde şirketlerin “tüketiciye sağlıklı ürün ulaştırmak için üretimden pazarlamaya ürünü denetliyor ve menşei belli ürün sunuyoruz” propagandasıyla tarımsal üretimi tamamen kontrol edebilmek ve üreticileri tamamen şirketlere bağımlı hale getirebilmek için savunduğu ve uyguladığı “sözleşmeli üretim”  sistemini meşrulaştırır ve “emeği sömürü alanı olarak değil, örgütleme alanı olarak görülmesi” mantığıyla da çelişir. Çünkü kooperatifi başka üreticilerin işvereni haline getirir.
Sonuç Yerine:
Gıda Egemenliğini inşa etmek ve geliştirmek istiyorsak; üreticiler ve tüketiciler üzerinde olumlu etkiler yaratan Kooperatif, İnisiyatif, Gıda Toplulukları vb. (hangi adla olursa olsun) örgütlenmelerinin çoğalması, desteklenmesi gerekiyor. Söz konusu örgütlenmeler de alternatif çözüm geliştirmeye çalışırken “sistemin boşluklarından yararlanıp çözüm üretme”yi değil, sistemi sorgulamayı hakim düşünüş biçimleri haline getirmeleri gerekiyor, ancak o zaman önerdikleri şeyler sistem karşıtı örgütlenme ve mücadele yöntemleri haline gelebilir. Aksi takdirde önerdikleri ve yaptıkları şeyler bir nevi sistemin öngördüğü oranda örgütlülük ve mücadele yöntemlerini öne çıkartan, kapitalist sistemin devamlılığını sağlayacak ihtiyaçları karşılamaya dönük örgütlülükler haline dönüşür. Bu nedenledir ki kapitalizme alternatif yeni bir ekonomik modelleme olarak” kooperatif/çilik tartışmaları bitmiş tartışmalar değil, aksine büyük ölçüde yeni başlayan tartışmalardır.                                                                  25-02-2019
Adnan ÇOBANOĞLU
          
    DİPNOTLAR
1) Ayrıntı için bkz; Kooperatifçilik: Sınırlar ve İmkanlar-II www.karasaban.net
2) İnternet ortamında bu konuda bir çok yazı vardır.
3) İnternet ortamında bu konuda bir çok yazı ve veri vardır.
4) Ticaret Bakanlığı Kooperatifçilik Genel Müdürlüğü verilerine göre, bu gün ülkemizde toplam olarak “26 çeşit ve 84 bin 232 kooperatif ve bunların da 8 milyon 109 bin ortağı” olduğu  söylenmektedir. Bu yazıda sadece Tarımsal üretim ve gıda ile ilgili kooperatifleri ele alacağım, bu kooperatiflerin de bir bölümünü Ticaret Bakanlığı, bir bölümünü de Tarım ve Orman Bakanlığı’nın görev  ve denetleme alanı içine girer. Örneğin Tarımsal Kalkınma Kooperatifleri Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlıyken, Tarım Satış Kooperatifleri, Tüketici Kooperatifleri Ticaret Bakanlığı’na bağlıdır.
5) Türkiye’de Tarımsal Kooperatifçiliğin Gelişimi ve Fiskobirlik: Tarihsel Bir Değerlendirme- Ergül BALLI
6) Ancak şu da gözden kaçırılmamalıdır: feodalizmin egemen olduğu ve tüm toplumu şekillendirdiği bir toplumsal düzende kapitalist bir düzen istemek ve kapitalist ilişkilerin güçlenmesini sağlayacak örgütlenmeleri örgütlemeye çalışmak tutuculuk değildir.
7)Türkiye’de Tarımsal Kooperatifçiliğin Gelişimi ve Fiskobirlik: Tarihsel Bir Değerlendirme- Ergül BALLI
8)1930·1940 YILLARI ARASINDA TÜRKiYE’DE TARIMSAL KOOPERATiFLER ÜZERiNE BiR DENEME M.Bülent Varlık.
9)Bu yasalar ufak tefek değişikliklerle neoliberal politikaların uygulanmaya başladığı 12 Eylül dönemi de dahil devam etmiştir.
10) GİMA’nın çoğunluk hissesi 1996 yılında Fiba Holding’e geçmiş, daha sonra da CarfourSa’ya satılmıştır.
11) http://www.basaksigortaanilarda.com/bildiriler.html    TSKB’inden sermaye aktarımı ile kurulan Başak Sigorta’nın bugünkü sahibi uluslar arası sigorta şirketi olan Groupama  Sigorta’dır
12)  https://www.turktob.org.tr TÜRKİYE’DE DÜNDEN BUGÜNE ŞEKER PANCARI TOHUMCULUĞU- Dr. Muzaffer Adıyaman
13) Tabi bu sözleşmeli üretimi bu günkü şirketlerin üreticileri köleleştirmeye çalıştıkları sözleşmeli üretimle karıştırmamak gerekiyor.)
15)  Migros tarihine ilişkin yazılar
16)  M.Tanju Akad- Türkiye’de Tarımın Ekonomi-Politiği 1923-2013-Editör:Necdet Oral-Notabene Yayınları
17) M.Tanju Akad- Türkiye’de Tarımın Ekonomi-Politiği 1923-2013-Editör:Necdet Oral- Notabene Yayınları
18) Bu örnekler “kooperatifçiliği kötülemek” olarak ele alınmamalı, aksine “yeni yaşamın nüveleri, yeni toplumun prototipleri” olarak    gerek üretici, gerekse tüketici kooperatiflerini örgütlenmeyi düşündüğümüz zaman neleri yapmamamız gerektiğini belirlemek açısından ele alınmalıdır.
19) TARIM SATIŞ KOOPERATİF VE BİRLİKLERİ HAKKINDA KANUN- Kanun No. 4572 Kabul Tarihi : 1.6.2000
20) Çağdaş Tarım Sorunu- Zülküf Aydın
21) Sözleşmeli üretim; çok uluslu uluslar arası tarımsal sanayi ve ticaret şirketlerinin üreticilerin ve ailelerinin emeklerini, sahip oldukları üretim araçlarını (tarla, makine vb.) değerinin altında bir ücretle kullanabilmesinin ve ülkelerdeki tarımsal üretimi tamamen kontrol edebilmesinin bir aracı olarak kullandıkları ve üreticileri tamamen şirketlere bağımlı hale getiren bir sistemdir.
22) Elbette böyle bir dayanışma da kötü bir şey değildir. Ancak ekonomik krize ve gıda krizine yol açan sisteme başkaldırı araçlarından birisi olarak kooperatifleri ve dayanışma ağlarını kurguladığını iddia edenlerin iddialarına uygun davranmaları gerekir. Eleştiri ve eksiklik vurguları bu iddiaları taşıyanlaradır.
Devamı

PREBİYOTİK NEDİR?

Prebiotikler bitkisel lifler Yapı olarak dirençli karbonhidratlardır.
Basit ,rafine ve dirençsiz karbonhidratlardan farklı özellikleri bulunur.
Prebiotik lifler ,ince bağırsaklardan emilim yapılmazlar
Doğrudan kalın bağırsaklara geçerler
Kalın bağırsaklardaki probiotiklerin besin maddeis olulrlar ve onları beslerler.
Kalın bağırsaklarda probiotikler tarafından fermente edilirler.
Sağlıklı beslenmenin en önemli ana unsurlarındandır.
Bitkisel besinlerde ;Fruktanlar (inülin ve oligofrüktoz), bakliyat oligosakkaritler ve anne sütünde bulunan bulunan bazı galakto oligosakkarit yapılardır.
Prebiyotikler, sindirim enzimleri tarafından sindirilmeden kalın bağırsağa ulaşarak, oradaki konakçı mikroorganizmaların seçimli olarak çoğalma ve gelişmesine katkı sağlamaktadır.
İnce bağırsakalrda sindirilmedikleri için için enerji değerleri yok denecek kadar azdır.
Bütün prebiyotikler lifler insan sağlığı için vazgeçilmez bileşenlerdendir.
Son 20 yılda yapılan klinik ve diyetetik çalışmalarda büyük bir çoğunluğunu oligosakkaritlerin ve fruktanların oluşturduğu prebiyotiklerin insan sağlığına doğrudan ve dolaylı olarak katkı sağladığı ortaya konmuştur.
Her lif prebiotik lif değildir..
Probiyotik bakteriler tarafından fermente edilebilecek karakterdeki lifler prebiotik liflerdir.
Prebiotik lifler ,özellikle Kalın bağırsaklarda hakim olan Bifidobacterium bakterileleri besleyerek onların çoğalmalarını sağlarlar.

PREBİOTİKLERİN YARARLARI

*Prebiotikler lif özelliği olan dirençli karbonhidratlardır.
*Prebiotikler ince bağırsaklarda sindirim ve emilim yapılmazlar.
Doğrudan kalın bağırsaklara geçerler.
*Kalın bağırsaklardaki probiotik bakteriler tarafından fermente edilirler.
*Kalın bağırsaklardaki bu fermentasyonda prebiotik lifler dönüşür .
Kısa zincirli yağ asitleri ortaya çıkar.Bunlar çok güçlü antimikrobiyal maddelerdir
*Prebiotik lifler aynı zamanda kalın bağırsaklardaki probiotiklerin besin kaynağıdırlar.Onların beslenerek güçlenmelerini ve çoğalmalarını
sağlarlar .
*Fermente edilmiş prebiotik liflerin enerji değerleri çok düşüktür.
*Probiotik bakteriler bağırsak dokularında prebiotikler ile birlikte ortak bir yaşam oluşturarak kolonize olurlar.
*Bu kolonize yapı bağırsak duvarını ve dokularını koruyucu bir duvar gibi korur.Proteinleri ve kolajenleride bu duvarın içine çekerek savunmayı güçlendirirler.
*Bu koruyucu duvar aynı zamanda bağırsak geçirgenliğini engeller ve bağırsaklardan sızıntılarını önler.
*Bağırsak dokularında hasarlanmaları önler ,ortaya çıkan doku
hasarlarınıda tamir ederler.
*Prebiotiklerle birlikte prebiotik lifler bağırsak kas dokularının ritmik
kasılmalarını kontrol ederler.Her bağırsak boğumundaki ileriye doğru
olan hareketlenmeleri düzenli olmasını sağlarlar.
*Prebiotikler gıdalardaki mikroorganizma olmayan bir çok yararlı
organik kompenantlarında bağırsaklara taşınmasına yardımcı olurlar.
*Prebiotiklerin diğer en önemli rolü ise gıdalarla birlikte gelen veya
sindirimde ortaya çıkan bir çok zararlı ve zehirli maddeleri süpürerek
dışarı taşımalarıdır.
*Prebiotik lifler Probiotik bakteriler ile birlikte yaptıkları sentezlemeler
ile amonyak,nitrit,aseteldahit,amin ve fenolik bileşikler gibi toksin
maddelerin organlara ve dokulara girişini engellerler
*Prebiotik lifler alındığında metabolizmanın kan değerlerindeki
trigliserit,insülin,glikoz düzeyleri anlamlı bir şekilde düşürmüştür.
Karaciğerlerin yağ sentezinide azaltmıştır.
*Prebiotik lifler gıdalardan alınan kalsiyum,magnezyum,demir ,çinko
ve mangan gibi minerallerin bioyararlığını arttırır. Menopoz ve
andropoz dönemlerinde kemik erimesine karşı gıdalardaki kalsiyumun emilimini arttırdığı tespit edilmiştir.
*Prebiotik lifler Probiotik bakterilerin kalın bağırsaklarda vitaminleri
sentezlemelerine ve K2 ile H vitamini üretmelerine yardımcı olurlar.
*Prebiotik lifler kalın bağırsaklardaki en önemli sorun olan kabızlık
olgularında probiotik bakteriler ile birlikte çözüm oluştururlar.
Kalın bağırsaklardaki probiotik bakteriler dışkı oluşumunu,dışkının su tutmasını,dışkının kıvamını ve zamanlamasını yönetirler.
*Prebiotik lifler ishal olgularında su tutucu özellikleri ile ishallerde
olumlu etki yaparlar .Kolonda asit düzeyini düşürerek probiotik etki
yaptıkları araştırmalarda belirlenmiştir
*Prebiotik lifler kalın bağırsaklarda maksimum sayıda bulunan
Bifidobacterium bakterilerinin çoğalmalarına ve aktifleşmelerine
verdikleri destek ile kalın bağırsak kanserleri ,özellikle kolon kanseri
risklerini ortadan kaldırırlar.
*Prebiotiklerin diğer en önemli rolü ise gıdalarla birlikte gelen veya
sindirimde ortaya çıkan bir çok zararlı ve zehirli maddeleri süpürerek
dışarı taşımalarıdır.
*Prebiotik liflerin en önemli diğer rolü ise probiotik bakteriler ile birlikte bağırsak dokularının arka bölümündeki peyer plağı denilen alanı
güçlendirmeleridir.Peyer plağında savunma sisteminde hafıza görevi
gören hücreler bulunur.
*Hastalık yapan tüm patojenler hakkındaki bilgilerin depolandığı bir
bilgi bankası gibi olan bu hücrelerin güçlenmesi probiotik ve
prebiotiklerin işbirliği ile sağlanır .
*Patojenler ile ilgili tüm bilgilerin peyer plağındaki hücrelere
taşınmasını sağlayan probiotikler ile prebiotiklerin işbirliği ile
oluşturdukları simbiotik kolonileridir. Bu bilgiler vagus sinir hücreleri
ile vücudun tüm organlarına ve dokularına taşınır.
*Aşıların etkilerinin arttırılması ,antikorların zayıf bağışıklık yanıtlarının
güçlendirilmesini sağlayanda bu simbiotik kolonize yaşamdır.
*Probiotik bakteriler prebiotik lifleri fermente ettiklerinde oluşan kısa
zincirli yağ asitleri beyindeki sinir sistemini olumlu olarak etkilerler.
Beyindeki toksin zehirlenmelerini önleyerek beyin sağlığına olumlu
katkı yaparlar.
*Probiotik ve Prebiotik işbirliği yaşam boyu hafıza ve öğrenmedeki
metal sağlık açısından kritik bir öneme sahiptir.
*Prebiotik lifler içinde İnülin ve Oligofruktoz en yüksek performansa
sahip lif çeşitleridir.Oligofruktoz anne sütünde bol miktarda bulunur .
İnülin kaynağı ise hindiba köküdür.
*Doğal lif kaynakları ; Soğan , Sarımsak, Bezelye, Pırasa, Enginar,
Kuşkonmaz,Bakliyatlar ile Hindiba kökü ,Kabak, Pancar, Havuç,
Şalgam, Lahana gibi sebzeler ve Muz,Elma gibi meyvelerdir.

Dr. Haydar Yılmaz
Devamı