VATAN POSTASI ☰ Bölümler
Kültür Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kültür Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TÜRKİYE SAHİPSİZ DEĞİLDİR

"Sevgili halkımıza,
Sizlere, emeğini, yeteneğini, halkının ve ülkesinin hizmetine sunmuş sanatçılar olarak sesleniyoruz.
Mutluluğunuz bizim mutluluğumuz, mutsuzluğunuz bizim mutsuzluğumuzdur.
Mutlu olmadığınızı biliyoruz, görüyoruz, seziyoruz, izliyoruz.
Yaşadığımız koşullarda nasıl mutlu olunabilir ki!
Dünyayı sarsan koronavirüs belası ülkemizde de can alıyor. Daha da alacağı anlaşılıyor.
Yeterince ağır bu belayla savaşırken çarşıda, pazarda, günlük yaşamda fiyatlar el yakıyor.
İşçimiz, köylümüz, esnafımız, memurumuz, emekçimiz, çoğu dar gelirli, kimisi büsbütün gelirsiz insanımız, geçim sıkıntısıyla, işsizlikle boğuşuyor.
Bu gününü kurtarmaya çabalarken yarınlarının ne olacağı bir karabasan gibi, kâbus gibi üzerine çöküyor.
Yarın kaygısı, gençlerimizi ümitsizlik içinde kıvrandırıyor.
Deprem kuşağındaki ülkemizde, bir depremin yaraları henüz sarılamadan, yakın gelecektekilerin habercisi öncü sarsıntılar, sanki doğa da bu kötülüklerle yarışıyorcasına, ülkemizin her yerinde birbirini izliyor.
İnsan eliyle yapılan doğa katliamları güzelim ülkemizi mahvediyor.
Gelmiş geçmiş en büyük deprem felaketinin beklenmekte olduğu İstanbul’umuzun üzerinde kanal İstanbul denilen ölümcül rant kılıcı sallanıyor.
Cumhuriyetimizin değerleri alt üst edilmiş.
Monarşi hayranlığı körükleniyor.
Osmanlı İmparatorluğunun birkaç yüz yılı kapsayan aydınlanma çabaları göz ardı edilerek en karanlık, en gerici, en baskıcı dönemleri ve kişileri baş tacı ediliyor.
Barolar ayaklar altında.
Hukuk güvenirliğini yitirmiş.
Büyük Millet Meclisi işlevinden uzaklaştırılarak etkisizleştirilmiş.
Emekçinin kıdem tazminatı yağmalanmakta…
Sıradan ve kimileri cinayet, yaralama gibi yaşama hakkına yönelik cürümlerin sanıkları serbest bırakılırken, düşüncelerinden ötürü yargılanan aydınlar, gazeteciler, siyasetçiler cezaevlerine kapatılmış.
Ölümle, sakatlanmayla sonuçlanan, bu nedenle de daha çok cinayete benzeyen iş kazalarında ve yanı sıra da annemiz, eşimiz, kızımız, kardeşimiz, sevgilimiz, canımız olan kadınlara karşı işlenen alçakça cinayetlerde, bütün dünya ülkeleri arasında korkarız ki en ön sıralardayız.
Bütün bu haksızlıklar karşısında suskun kalamayan; duyarlı insan olma gereğini, sorumluluğunu yerine getiren, her zaman halkının yanında yer almış olan sanatçılar, yazarlar, gösteri ve dinletilerin yasaklanmış olması ve yayın dünyasının geçmekte olduğu dar boğaz nedeniyle, maddi olarak da her zamankinden daha çok sıkıntı içinde kalmış durumdadır.
Özel tiyatrolar perdelerini tamamen kapatma tehdidiyle karşı karşıyadır.
Pek çok müzisyen, ressam, heykeltıraş, çağdaş sanatçımız günlük yaşamlarını sürdürme konusunda çözümsüz sorunlar yaşamaktadırlar.
Ülkesine sevgiyle, onurla, özveriyle uzun yıllardır hizmet etmiş ve etmekte olan saygın sanatçı dostlarımız, büyük bir saygısızlıkla, değer bilmezlikle, güvenirliği kalmamış yargının önüne yem gibi, kurban gibi atılıyor.
Bir zamanların çağdaş, saygın Türkiye Cumhuriyeti’nin kendisi de, iç politikaya yönelik iktidar söylemleri bu gerçeği ne kadar örtmeye çalışsa da, uygar dünya önünde bütün saygınlığını ve güvenirliğini yitirme tehlikesi altındadır.
Paramızın değerinin dünya pazarlarında sıfırlanmış oluşu bütün bu söylediklerimizin bir özeti ve simgesi gibidir…
Orta gelirli, hatta ortanın altında geliri olan herhangi bir Batı ülkesi yurttaşı, sahip olduğu paranın bizim paramızın altı-yedi kat üstünde değeri olmasının güveniyle ülkemize bir sömürgeye gelir gibi seyahat edebilirken, bizim bir orta gelirli insanımızın ve çocuklarının bile ülke dışına seyahati artık hayal bile edilemez.
Bizler, yüreği halkıyla, ülkesiyle çarpan sanatçılar da halkımızla aynı sıkıntıları paylaşmanın hem üzüntüsünü hem onurunu taşıyoruz.
En başta söylediğimiz gibi, halkın sanatçısı halk mutluysa mutlu, mutsuzsa o da mutsuzdur.
İçimizde biriken bu acı sözleri içtenlikle ve korkusuzca dile getirmemiz, halkımızın, ülkemizin mutluluğu adınadır.
Korkmuyoruz, evet.
Korkusuzluğumuz sıradan ve temelsiz bir cesaret değil, halkımızın ve ülkemizin yüksek değerlerine inancımızın sonucu olan sevgi ve bilinç birikimiyle ilgilidir.
Korkmuyoruz. Bütün yurttaşlarımızı daha cesur daha özgüvenli, daha inançlı ve kararlı olmaya çağırıyoruz.
Türkiye büyük bir ülkedir.
Dünyanın göz bebeği ülkelerindendir.
Aydınlanma değerlerinin beşiği olan Batı ülkeleri de içinde olmak üzere, bütün dünyada aydınlanmanın yeniden doğuşuna öncülük edebilecek potansiyellere sahip bir ülkedir.
Seslenişimizde sıraladığımız sıkıntılar aşıldığında, bu gerçek bütün dünyada bir kez daha görülecektir…
Bu nedenlerle ve sonuç olarak, iktidar güçlerini başta düşünceyi açıklama özgürlüğü olmak üzere evrensel insan haklarına, ülkenin insan ve doğa kaynaklarına saygılı olmaya önemle davet ediyor, muhalefetteki güçleri de daha kararlı, daha cesur ve daha etkin olmaya çağırıyoruz.
Türkiye sahipsiz değildir.
Çünkü bu sevgili ülke, kendisinin yetiştirmiş olduğu ve her biri kendi alanında değerini bütün dünyaya kabul ettirmiş yazarlara, şairlere, müzisyenlere, ressamlara, tiyatro ve sinema sanatçılarına, sanatın her alanından seçkin, bilinçli, bütün varlıklarıyla yurduna ve halkına bağlı sanatçılara sahiptir.

İmzacılar:

EDİP AKBAYRAM, SADUN AKSÜT, GÜLCAN ALTAN, MÜJDE AR, KORAY ARİŞ, EKREM ATAER, ENGİN AYÇA, ORHAN AYDIN, ENVER AYSEVER, RUTKAY AZİZ, TANER BARLAS, BEDRİ BAYKAM, NİHAT BEHRAM, ATAOL BEHRAMOĞLU, EGEMEN BERKÖZ, GANİ CANSEVER-HEVAL, METİN COŞKUN, MELTEM CUMBUL, NEVZAT ÇELİK, HALUK ÇETİN, MELİKE DEMİRAĞ, FÜSUN DEMİREL, ERHAN DOĞAN, UTKU ERIŞIK, YÜCEL ERTEN, TURGAY FİŞEKÇİ, MÜJDAT GEZEN, FEHİM GÜLER, TARIK GÜNERSEL, SADIK GÜRBÜZ, EMİN İGUS, GÜLSELİ İNAL, EKREM KAHRAMAN, TUĞRUL KESKİN, ARİF KESKİNER, CAN KOLUKISA, MACİT KOPER, ZÜLFÜ LİVANELİ, ZEYNEP ORAL, COŞKUN ÖZDEMİR, DENİZHAN ÖZER, ADNAN ÖZYALÇINER, ABDULLAH NEFES, VEDAT SAKMAN, ADİL SALİH, FERHAN ŞENSOY, YUSUF TAKTAK, CİHAT TAMER, AHMET TELLİ, SALİ TURAN, GÜLSEN TUNCER, DİLEK TÜRKER, LEVENT ÜZÜMCÜ, NEJAT YAVAŞOĞULLARI, ÜMİT ZİLELİ
Devamı

AHŞEANA

Bu kelime, Laz krallığı üzerine Roma (Doğu) ile mücadele eden Persler'in, Pehlevi dilinde Karadeniz'e verdikleri addır ve "koyu", "karanlık" anlamına gelir.

Ahşeana kelimesi, MÖ VII. YY. dolaylarında, boğazları aşarak Karadeniz kıyılarına ulaşan Miletoslu kolonyalistlerin, Karadeniz' e verdikleri ve "konuksevmez" anlamına gelen AKSEINOS adına da kaynaklık etmiş gibi görünmektedir [Karadeniz'in bilinen eski adları arasında, "Spheris Zaghra" (İspir Denizi) ve eski Rusça'da kullanılan şekliyle Çorneo More de (Kara Deniz) yer alır].



Bu adlandırmalar doğrudan Karadeniz'in hırçın yapısından ve kıyılarında gemilerin sığınacağı koylar bulunmamasından kaynaklanmıştır.

Bu olumsuz koşullara rağmen antik dönemlerin kolonyalist site devletleri ve Roma, İran gibi güçlü devletleri, Karadeniz bölgesi ve Kafkaslar bölgesiyle yakından "ilgilenmişlerdir". Bu ilginin nedenleri arasında, bölgenin zengin maden yatakları (özellikle Kolkhis'in altını ve daha sonraki dönemlerde Argyropolis - Gümüşhane'nin gümüşü) ve buğday, şarap, deri, balık, kereste gibi maddelerdir.



Bu zenginlik bölge halklarının başına büyük sorunlar yaratmış ve çoğu, kılıç ve kanla asimile edilmişlerdir.


Ne gariptir ki, bugün bayrağını kullandığımız Amaseia ve Sinope merkezli Pontos devletinin ünlü kralı Mithridates VI "Eupator" Küçük Asya halklarının istilacı Roma'ya karşı direnişinin simgesi olurken, hatta ilk TBMM'de Yunan Kraliyet ordularına karşı verilen mücadelede adı anılırken, şimdilerde ne Amasya ne de Sinop'ta bir heykeli vardır ne de tarih kitaplarında adı geçer. Halbuki Kırım Kerc'te bir heykeli vardır ve bir Kırım sahil kenti onun adını taşır; Eupatoria.

NOT : Ay - yıldız (ve güneş) simgeleri Mezopotamya kökenli tanrı ve Tanrıçalar olan Sin - Samaş ve İştar'dan kaynaklanır. İran kökenli ve Mithra inançlı Pontos devleti krallarının para ve bayraklarında kullandıkları Ay - Yıldız simgesi ise daha sonraları Doğu Roma (Bizans) tarafından da kullanılmış, 1453 den sonra ise Osmanlı bayrakları arasında da yer almıştır.


Ahmet H. Köse
Devamı

Muzaffer İlhan Erdost yaşamını yitirdi


Sol Yayınlarının kurucusu ve sahibi, Yazar Muzaffer İlhan Erdost,
tedavi gördüğü Ankara Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma
Hastanesi’nde yaşamını yitirdi.





Erdost, Deniz Gezmişlerin avukatı Halit Çelenk’in geçen hafta
yaşamını yitiren eşi Şekibe Çelenk’in cenaze törenine katılmış ve bir
konuşma yapmıştı.





Erdost, 18 Eylül 1931’de Çamlıbel/Artova /Tokat’ta doğdu. Asıl adı
Muzaffer Erdost ancak kardeşi İlhan Erdost’un 12 Eylül 1980 askeri
darbesinden sonra Mamak Askeri Cezaevi’nde dövülerek öldürülmesinin
ardından, adına kardeşi İlhan’ın adını ekledi.





Kaynak: mulkiyehaber

Devamı

Muzaffer İlhan Erdost yaşamını yitirdi


Sol Yayınlarının kurucusu ve sahibi, Yazar Muzaffer İlhan Erdost, tedavi gördüğü Ankara Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yaşamını yitirdi.

Erdost, Deniz Gezmişlerin avukatı Halit Çelenk’in geçen hafta yaşamını yitiren eşi Şekibe Çelenk’in cenaze törenine katılmış ve bir konuşma yapmıştı.

Erdost, 18 Eylül 1931’de Çamlıbel/Artova /Tokat’ta doğdu. Asıl adı Muzaffer Erdost ancak kardeşi İlhan Erdost’un 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Mamak Askeri Cezaevi’nde dövülerek öldürülmesinin ardından, adına kardeşi İlhan’ın adını ekledi.

Kaynak: mulkiyehaber

Devamı

ARDAHAN’DA DURSUN AKÇAM’I ANDIK…

Üç gündür Ardahan’da, baba ocağındayım. Dün akşam 16 yıl önce sonsuzluğa uğurladığımız Kaf Dağları’nın çarıklı çocuğu Dursun Akçam’ı 15 yıl önce yapımını tamamladığımız Dursun Akçam Kültürevi’nin tıkabasa dolu salonunda andık… Ardahanlı dostlara ve konuklara önce ailemizin hep altüstlükler, fırtınalar içinde geçmiş yaşamını anlattım, sonra da Dursun Akçam yapıtlarının edebi değeri üstüne konuştum.
Bu aile benim 17 yaşında ikinci sınıf tıp öğrencisi olarak Ankara Kızılay’da, AMERİKAN EMPERYALİZMİNE KARŞI İŞÇİ KÖYLÜ GENÇLİK ELELE yazılı bir afşi asarken yakalanmam ve falakalardan, dayaklardan sonra tutuklanmamla işkenceyle, cezaevi duvarlarıyla, kapılarıyla, siyasi davalarla tanıştı dedim… Beni babam Dursun Akçam, kardeşim Taner ve Cahit izledi dedim. En küçüğümüz Cahit tam 9 yıl Mamak zindanlarında yatarak hepimizi utandırdı diye anlattım.
Bütün aile bireyleri kitap yazdı, bütün aile bireyleri kafasının tası atınca ortalığı birbirine kattı… Hepsi ayrı bir yol tuttu kendine ama hiçbiri dünya malına metelik vermedi; işinin, davasının ve sözünün eri oldu…
Yeri geldi, biz çocuklar babamıza da karşı çıktık dedim… Cebeci’de oturduğumuz, biz taşındıktan sonra iki kez kapısına bomba konulan evde, artık gençlik hareketlerinin, devrimci düşüncenin kıpırtılarıyla tanışmış üç oğul olarak babamızın yüzüne karşı durduk… Evdeki yaşama hiçbir katkın yok dedik. Annemiz Perihan çok yük altında, bir yandan öğretmenlik, bir yandan ev işleri, bir yandan alışveriş, evin hemen tüm sorumlulukları, çok eziliyor dedik… Ben demokratım, ben sosyalistim, ben sendika yönetiyorum, ben toplantıya gidiyorum, ben kitap yazıyorum demekle olunmuyor, senin de yaşadığın bu eve farklı katkılarının olması gerek diyerek babamızı eleştirdik…
Baktı ki, kurtuluşu yok, nedir dedi, örnek olarak ne yapmamızı istiyorsunuz… Bugün Cebeci’de pazar var sözgelimi… Taze ve ucuz cinsinden bir şeyler alınması ve o ağır yükün kilometrelerce taşınması gerek…
Annem yapamaz filan dese de, verdik babamızın eline listeyi; söylene söylene yola çıktı… Biz balkonda bekliyoruz. Bir saat kadar sonra apartman kapısının önünde bir taksi durdu… Taksiden yaşlı, yoksul giyimli bir adam indi. Taksinin bagajı açıldı, bir küfe çıkarıldı. Babamın yardımıyla adam küfeyi sırtlandı ve eve doğru yola koyuldular. Kapıyı açtık; annemiz söylenmeye başladı… Biz üç kuruş para kalsın aile bütçesine diye pazara gidiyoruz; sen hem küfeci tuttun, hem taksiyle geldin…
Ne yapayım dedi Dursun Akçam… Pazar yerinde baktım bu adamcağız sırtında ekmek parası kazandığı küfesi, boynu bükük duruyor, onu tuttum. Sonra baktım yük ağır geldi, taşıyamıyor, taksiye bindirdim…
Benzer çok anıları vardır Akçam ailesinin… Biraz onlardan söz ettim sonra Dursun Akçam’ın ve diğer Köy Enstitülü edebiyatçıların ( Dursun Akçam’ın ve ailesinin, atak devrimci tutumları nedeniyle en çok cezaevinde yatmış, en çok baskıya uğramış bir ad ve aile olduğunu de arada belirtelim) yapıtlarında bulunan ve bugüne kadar farkına varılmamış halk kültürünün dip akıntılarından, halk gülmece kültürünün yarım kalmış Anadolu Rönesansı’ndaki yerinden söz ettim. BATI RÖNESANSINDA RABELAİS / TÜRK EDEBİYATINDA KÖY ENSTİLÜLÜ YAZARLAR özgün tezimi Dursun Akçam yapıtlarından parçalar ile örnekledim… Üçer yılımı verdiğim, beş yüze yakın kitap kaynakçasıyla tamamladığım ANADOLU RÖNESANSI ve TÜRK ROMANINDA KARNAVAL’da bu özgün tezi de ayrıntılarıyla işledim. 12 Eylül 1980 sonrası edebiyat kanonu dışına atılmaya çalışılmış, büyük Türk edebiyatının en önemli parçalarından olan bu türün ucuz kahramanlığa çıkmış karşıtlarının benim yazdıklarım ve konuştuklarımla susup kaldıklarından söz ettim.
Bu üç gün içinde zaman bulup köyüm Ölçek’e de gittim. Kazma kürekle taraça taraça yaparak büyüttüğüm evin arkasındaki çamların önünde fotoğraf çektirdim…
Yetmişli yıllardan mücadele arkadaşım Kor Kerim’in (ışıklar içinde yatsın) oğlu Nuri Çakmak dostumla birlikte Yılmaz Kömürcü kardeşimin kapısı önünde bir akşam çayı içtik. Köyümüzün eski güzel insanlarını ve Geçmiş Bir Zamandı adlı romanımın kahramanı Koço Kömürcü’yü andık…
Köyümün ve Ardahan’ın güzel doğasında vakfımızın denetim kurulu üyesi Ertan Sarıçam’la birlikte uzun sabah yürüyüşleri yaptık…
Kura köprüsünde kitaplarımı imzaladım. Bugün de orada olacağız.
İçimdeki gerginliği, yorgunluğu, toprağımla, suyumla, havamla paylaştım…
Şimdi de siz dostlarımın sabahına katıldım.
Gününüz güzel olsun ey iyi insanlar…

06 Ekim 2019, Alper Akçam
Devamı

Nâzım Hikmet'in İlk Kez Göreceğiniz Görüntüleri Ve Konuşması

Nâzım Hikmet Ran 1962 yılında Sovyetler Birliği'nde bulunduğu sırada "Mavi Ateşçik" adlı bir televizyon programına konuk olur. Orada izleyicilere yeni oyunun tanıtımını yapar ve bir şair dostu programda Nâzım'ın iki şiirini okur.
Devamı

"Soul müziğin kraliçesi" Aretha Franklin vefat etti!

Aretha Louise Franklin


Yazar: Ümit Solmaz ~ K

2010 yılında bu yana pankreas kanseri ile mücadele eden 76 yaşındaki sanatçı Aretha Franklin,vefat ettiği duyuruldu.Aretha Franklin, ABD'de 'Soul müziğin kraliçesi' olarak biliniyordu.


Aretha Louise Franklin'i Kısaca Tanıyalım:



Karierinin ilk adımlarını Rahip Babası C. L. Franklin'e kilisede gospel müzik söyleyerek başlayana,Amerikalı şarkıcı ve müzisyen Franklin,1960 senesinde 18 yaşındayken laik müziğe geçiş yaparak Columbia Records için kayıtlar yapnıştır.

Daha fazla okuma için: https://tr.wikipedia.org/wiki/Aretha_Franklin


Devamı

"Soul müziğin kraliçesi" Aretha Franklin vefat etti!

Aretha Louise Franklin


Yazar: Ümit Solmaz ~ K

2010 yılında bu yana pankreas kanseri ile mücadele eden 76 yaşındaki sanatçı Aretha Franklin,vefat ettiği duyuruldu.Aretha Franklin, ABD'de 'Soul müziğin kraliçesi' olarak biliniyordu.


Aretha Louise Franklin'i Kısaca Tanıyalım:



Karierinin ilk adımlarını Rahip Babası C. L. Franklin'e kilisede gospel müzik söyleyerek başlayana,Amerikalı şarkıcı ve müzisyen Franklin,1960 senesinde 18 yaşındayken laik müziğe geçiş yaparak Columbia Records için kayıtlar yapnıştır.

Daha fazla okuma için: https://tr.wikipedia.org/wiki/Aretha_Franklin


Devamı

Homo Sapiens'in evriminde kadınlar daha fazla bedel ödediler

Yazan-Derleyen: Kütüphanemiz

"Tüketimci etiğin doğuşu ve gelişmesi en çok gıda piyasasında belirgindir. Geleneksel tarım toplumları açlığın gölgesinde yaşarlardı, günümüzün müreffeh dünyasındaysa en başta gelen sağlık problemlerinden biri obezitedir. Üstelik bu

hastalık, sürekli hamburger ve pizzayla tıkınan fakirleri, organik salata ve meyve yiyen zenginlerden daha çok etkiliyor. Her yıl Abd nüfusu diyetlere, dünyanın geri kalanının tamamındaki aç insanları beslemeye yetecek kadar miktardan fazla para harcıyor. Obezite tüketimcilik için çifte zaferdir. Ekonomik daralmaya sebep olacak az yemek gibi alışkanlıklar yerine, insanlar hem çok yiyor hem de diyet ürünleri tüketerek ekonomik büyümeye çifte katkı yapıyorlar."

"Tüketimci etik, karın boşa harcanmaması ve tekrar üretime yatırılmasını salık veren kapitalist etikle nasıl bağdaştırılabilir? çok basit: önceki dönemlerdeki gibi, bugün de seçkinlerle kitleler arasında giderek büyüyen yeni bir işbölümü var. ortaçağ avrupasında, aristokratlar paralarını aşırı lüks şeylere dikkatsizce harcarken köylüleri her kuruşu sayarak tutumlu yaşarlardı. Bugünse durum tam tersine döndü; zenginler kendi yatırımlarına ve varlıklarına dikkat ederek yaşarken, daha az varlıklılar borca girerek hiç ihtiyaçları olmayan arabalar ve televizyonlar alıyorlar.
Kapitalist ve tüketimci etik, bir madalyonun iki yüzü gibidir. zenginlerin uyduğu birincil emir "yatırım yap!"ken, geri kalanının uyduğu birincil emir "satın al!"dır. " "Homo Sapiens'in evriminde kadınlar daha fazla bedel ödediler. iki ayak üzerinde yürümek daha dar bir kalça gerektiriyor ve bu durum da doğum kanalını sıkıştırıyordu. Buna karşın büyüyen insan beyni nedeniyle bebeklerin kafaları gittikçe büyüyordu. Doğum esnasında ölüm kadınların başlıca ölüm sebeplerinden biri olmaya başlamıştı. bebeğin kafası henüz görece daha küçükken erken doğum yapan kadınların yaşama ve dolayısıyla da üreme şansı normal doğum yapanlara göre artıyordu. Doğal seleksiyon bu nedenle erken doğumları ödüllendirdi. Homo Sapiens türünde diğer hayvanlara kıyasla yavrular daha erken doğar; doğduklarında bir çok hayati sistemleri henüz tam gelişmemiştir".

B
urada bahsedilen erken doğum süresi ise modern çağımızda evrimin son aşamasında olan insan türünün normal doğum süresi olan 9 ay 10 gündür.Kısacası artan zekamızın bedelini erken doğarak ödemedikmi?..

"
D
eniz kabukları ve dolarların sadece hayal gücümüzde belli bir değeri vardır. Paranın değeri kabukların veya kağıdın kimyasal yapısında, renginde veya şeklinde değildir. Başka bir deyişle, para bir eşya değildir, psikolojik bir kurgudur ve fiziksel olanı zihinsel olana çevirmek için çalışır. Peki para neden bu kadar başarılı? Neden birisi bereketli bir pirinç tarlasını bir avuç işe yaramaz deniz kabuğuyla değiştirmek ister? Neden sadece karşılığında sadece birkaç renkli kağıt alacağınızı bile bile hamburger çevirmek, sağlık sigortası satmak ve üç tane iğrenç çocuğa bakıcılık yapmak gibi şeylere razı oluyorsunuz? İ
nsanlar böyle şeyleri ancak hayal güçlerinin icatlarına inandıkları zaman yaparlar. Güven tüm para türlerinin hammedisir. Zengin çiftçi tüm birikimini bir çuval deniz kabuğu karşılığında satıp uzaktaki yeni yere vardığında oradaki insanların bu deniz kabuklarına karşılık kendisine pirinç, ev ve tarlalar satacağına inanırdı. dolayısıyla para karşılıklı güven sistemidir, ama sıradan bir güven sistemi değil. Para şu ana kadar yaratılmış en evrensel ve en etkili karşılıklı güven sistemidir.

B
u güveni yaratansa çok karmaşık ve uzun vadeli bir politik, toplumsal, ekonomik ilişkiler ağıdır. neden deniz kabuğuna, altın paraya veya dolar baknotuna inanıyorum? çünkü komşularım da bunlara inanıyor. Komşularım da ben bunlara inandığım için inanıyor ve biz bunlara inanıyoruz çünkü kralımız da bunlara inanıyor ve vergi olarak bunlardan istiyor, Ayrıca rahiplerimiz de bunlara inanıyor ve kilise vergisi olarak onlar da bunlardan istiyor."


H
omo Sapiens'i diğer hayvanlar ve insan türlerinden ayıran özelliğin, olmayan şeyleri hayal edebilmesi olduğunu söylüyor. Diğer hayvanlar duyularıyla algılayabildikleri, yani yazarın ifadesiyle “var olan” şeyleri zihinlerinde kavrayabiliyorlar. Sapiens ise millet gibi, din gibi, yine yazarın ifadesiyle “var olmayan” şeyleri zihinlerinde oluşturabiliyorlar. Bu argümanlar ise göremediğimiz ve duyamadığımız şeylerin var olmadığı ön kabulüne dayanıyor. Yazar aslında burada Sapiens'in, diğer hayvanlardan farklı olarak soyut düşünme kabiliyeti olduğunu söylüyor.
“ Bir maymunu, ölümden sonra gideceği maymun cennetindeki sınırsız muzla kandırarak elindeki muzu vermeye asla ikna edemezsiniz. Askeri düzeni ne sağlar? bir orduyu yalnızca zor kullanarak örgütlemek imkansızdır; en azından bazı komutanların ve askerlerin tanrı,onur, vatan, erkeklik veya para gibi bir şeylere inanmaları gerekir. “


Kaynak:

  • Harari, Yuval Noah; Vintage (2014). Sapiens: A Brief History of Humankind.
  • https://www.ted.com/talks/yuval_noah_harari_what_explains_the_rise_of_humans
  • http://www.kiwireport.com/book-bill-gates-mark-zuckerberg-barack-obama-recommend-heres/
Devamı

Japon yönetmen Kazuo Hara: “İfade derdiyle yaşamak istedim”

Evet, ben yirmili yaşlarımdayken “geçim derdiyle yaşayan” insanların filmini yapmamaya karar vermiştim; fakat düşündüğümde gördüm ki önceki belgesellerimde ele aldığım kahramanların “ifade derdiyle yaşayan” insanlar olmaları onların doğar doğmaz ulaştıkları bir konum değildi

Japon belgesel sinema yönetmeni Kazuo Hara’nın “Japonya Osaka Sennan Ishiwata Asbest Köyü – Bir Can Kaç Para?”[1] adlı yapıtının Türkiye’deki ilk gösterimi 2016 yılında 11. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’nde gerçekleştirildi. Hara, bu yapıtın kendisi için ne anlama geldiğini İşçi Filmleri Festivali için, filmin aynı zamanda çevirmeni olan İnan Öner’e anlatmıştı. Bu söyleşi 2016’da festival gazetesinde yayımlandı ve internet ortamında ilk defa Sinematek köşesinde paylaşıyoruz.
“Biraz uzun anlatacağım. Ben yirmili yaşlarımda belgesel yapmak istedim. O zaman kendi içimde verdiğim bir karar vardı. Bana göre insanlar “geçim derdiyle yaşayanlar” ve “ifade derdiyle yaşayanlar” diye ikiye ayrılıyorlardı. Yani ifade etmeyi bir yaşam tarzı olarak benimseyenler ve bunların karşısında da geçim sağlamayı yaşam tarzı olarak benimseyenler vardı. Ben yirmili yaşlarımda geçim derdiyle yaşamak istemediğimi düşünüyordum. İfade eden biri olarak yaşayacaktım. Fakat ifade derdiyle yaşamak için güçlü olmam gerekiyordu. Geçim derdiyle yaşamak, yani insanın kendisinin ve kendi ailesinin mutluluğu için yaşaması anlamına geliyordu. Bu düşünce tarzı yanlış değildi. Ama ben sadece kendi mutluluğum ve sadece kendi ailemin mutluluğunu istememin yeterli olmayacağını düşünüyordum.
Önce fotoğraf sanatçısı olmak istiyordum. Bunun için fotoğraf makinesi denen ifade aracına sahiptim. Fakat o süreçte Sachiko Kobayashi ile tanıştım. O benden çok daha güçlü bir tutkuyla sinema yapmak arzusundaydı. Böylece birlikte sinema yapmaya karar verdik. Fotoğraftan filme, fotoğraf makinesinden kameraya geçtim.
İyi ki kamera varmış. Kameranın objektifini az önce anlattığım ileri ve kuvvetli insanlara yönelterek kendimi geliştirebileceğimi düşündüm. Dolayısıyla bugüne kadar benim filmlerimde ele aldığım insanların her biri kendine özgü bireyselliklere sahip insanlar oldu. “Elveda CP”, “En Mahrem Eros: Aşk Şarkısı”, “İmparatorun Çıplak Ordusu Hâlâ İlerliyor” ve “Tüm Bedeniyle Romancı” filmlerini yaptım. Ele aldığım bireyler bakımından bu filmler Japon belgeselinde özel bir yere sahiptiler.
Ancak, bu dört filmi yaptıktan sonra Japonya’da Showa Dönemi (1926-1989 yılları arasında İmparator Hirohito’nun tahtta olduğu dönem) sona erdi. Heisei Dönemi (1989 yılından günümüze İmparator Akihito’nun tahtta olduğu dönem) başladı. “Tüm Bedeniyle Romancı” filmini yaptıktan sonra daha güçlü insanlar yok mu diye aramaya başladım. Ama ne kadar arasam da o zamana kadar yapageldiğimiz filmlerin kahramanlarından daha çekici bir insan bulamadım. On yıl sürdü bu arayışım. Yok, bulamadım.
Ben bu düşünceler içerisindeyken, tamamen tesadüfen, asbest konusuyla ilgilenmemi isteyen, Minamata hastalığıyla ilgilenmemi isteyen insanlar oldu. Japonya tarihi içinde Japonya sanayiinin gelişmesi için kurban edilmiş insanlar vardı; farklı dönemlerde farklı içeriklerde toplumsal sorunlar olarak bu durum ortaya çıkıyordu ve yine her biriyle ilgili sivil toplum hareketleri mevcuttu. Ben bu insanlara özel bir ilgi taşımıyordum. Ama talep edilince ben de edilgen bir tepkiyle ilgilenmeye karar verdim.
Ben çağımızda artık Minamata hastalığının bittiğini sanıyordum ama yerine gidip gördüm ki hiç de bitmiş değildi.
Asbest hakkında ise ben konuya vakıf olduğumda mahkeme süreci daha yeni başlamıştı. Tam anlamıyla içimden gelerek başladığım bir iş değildi ama ilgili insanlarla tanışıp görüştükçe konunun çok önemli olduğunu fark ettim. İkinci Dünya Savaşı sonrası tarihi içerisinde, Japonya’nın zengin ve müreffeh bir ülke olması için gerekli olduğu düşünülen sanayinin gelişmesi için feda edilmiş insanlar olduğunu yavaş yavaş anlıyordum. Ama bu insanlar benim Showa Dönemi’nde betimlediğim güçlü bireyselliklere sahip insanlar değillerdi. Onlar normal “geçim derdiyle yaşayan” insanlardı.
Asbest konusundaki dava en yüksek mahkemeye kadar gitti ve tamamlandı. Çekecek bir şey kalmadı. Çekecek bir şey kalmayınca ben de kurguya başladım. Kurgu süreci aynı zamanda dokuz yıl boyunca yaşadıklarımın anlamını bulma süreci oldu. “Budur” diyebileceğim net bir şey bulamadım ama çeşitli düşüncelere ulaştım. Evet, ben yirmili yaşlarımdayken “geçim derdiyle yaşayan” insanların filmini yapmamaya karar vermiştim; fakat düşündüğümde gördüm ki önceki belgesellerimde ele aldığım kahramanların “ifade derdiyle yaşayan” insanlar olmaları onların doğar doğmaz ulaştıkları bir konum değildi. Elbette onlar da ifade derdine düşmeden önce belli bir süre geçim derdiyle yaşamışlardı. Hiç de şaşırtıcı olmayan bu gerçeği ben ancak fark edebilmiştim.
Heisei Dönemi’nde ifade derdiyle yaşamanın neredeyse imkânsız olduğunu biliyordum. Buna karşılık geçim derdiyle yaşamak mümkün mü sorusunu sorduğumda da yaşamanın kendisinin sanayinin gelişmesi adına yıkıma uğratıldığına bu filmi yaparken tanık oldum. Şimdi bu durumu anlamaya çalışıyorum. Geçim derdiyle dahi yaşamanın mümkün olmadığı bu toplumu, bu çağı anlamaya çalışıyorum.


Dipnot:
[1] “Japonya Osaka Sennan Ishiwata Asbest Köyü – Bir Can Kaç Para?” filmini Türkçe altyazılı olarak sinematek.tv’de izlemek için tıklayınız!

Yazar: İnan Öner sendika.org
Devamı

Japon yönetmen Kazuo Hara: “İfade derdiyle yaşamak istedim”

Evet, ben yirmili yaşlarımdayken “geçim derdiyle yaşayan” insanların filmini yapmamaya karar vermiştim; fakat düşündüğümde gördüm ki önceki belgesellerimde ele aldığım kahramanların “ifade derdiyle yaşayan” insanlar olmaları onların doğar doğmaz ulaştıkları bir konum değildi

Japon belgesel sinema yönetmeni Kazuo Hara’nın “Japonya Osaka Sennan Ishiwata Asbest Köyü – Bir Can Kaç Para?”[1] adlı yapıtının Türkiye’deki ilk gösterimi 2016 yılında 11. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’nde gerçekleştirildi. Hara, bu yapıtın kendisi için ne anlama geldiğini İşçi Filmleri Festivali için, filmin aynı zamanda çevirmeni olan İnan Öner’e anlatmıştı. Bu söyleşi 2016’da festival gazetesinde yayımlandı ve internet ortamında ilk defa Sinematek köşesinde paylaşıyoruz.
“Biraz uzun anlatacağım. Ben yirmili yaşlarımda belgesel yapmak istedim. O zaman kendi içimde verdiğim bir karar vardı. Bana göre insanlar “geçim derdiyle yaşayanlar” ve “ifade derdiyle yaşayanlar” diye ikiye ayrılıyorlardı. Yani ifade etmeyi bir yaşam tarzı olarak benimseyenler ve bunların karşısında da geçim sağlamayı yaşam tarzı olarak benimseyenler vardı. Ben yirmili yaşlarımda geçim derdiyle yaşamak istemediğimi düşünüyordum. İfade eden biri olarak yaşayacaktım. Fakat ifade derdiyle yaşamak için güçlü olmam gerekiyordu. Geçim derdiyle yaşamak, yani insanın kendisinin ve kendi ailesinin mutluluğu için yaşaması anlamına geliyordu. Bu düşünce tarzı yanlış değildi. Ama ben sadece kendi mutluluğum ve sadece kendi ailemin mutluluğunu istememin yeterli olmayacağını düşünüyordum.
Önce fotoğraf sanatçısı olmak istiyordum. Bunun için fotoğraf makinesi denen ifade aracına sahiptim. Fakat o süreçte Sachiko Kobayashi ile tanıştım. O benden çok daha güçlü bir tutkuyla sinema yapmak arzusundaydı. Böylece birlikte sinema yapmaya karar verdik. Fotoğraftan filme, fotoğraf makinesinden kameraya geçtim.
İyi ki kamera varmış. Kameranın objektifini az önce anlattığım ileri ve kuvvetli insanlara yönelterek kendimi geliştirebileceğimi düşündüm. Dolayısıyla bugüne kadar benim filmlerimde ele aldığım insanların her biri kendine özgü bireyselliklere sahip insanlar oldu. “Elveda CP”, “En Mahrem Eros: Aşk Şarkısı”, “İmparatorun Çıplak Ordusu Hâlâ İlerliyor” ve “Tüm Bedeniyle Romancı” filmlerini yaptım. Ele aldığım bireyler bakımından bu filmler Japon belgeselinde özel bir yere sahiptiler.
Ancak, bu dört filmi yaptıktan sonra Japonya’da Showa Dönemi (1926-1989 yılları arasında İmparator Hirohito’nun tahtta olduğu dönem) sona erdi. Heisei Dönemi (1989 yılından günümüze İmparator Akihito’nun tahtta olduğu dönem) başladı. “Tüm Bedeniyle Romancı” filmini yaptıktan sonra daha güçlü insanlar yok mu diye aramaya başladım. Ama ne kadar arasam da o zamana kadar yapageldiğimiz filmlerin kahramanlarından daha çekici bir insan bulamadım. On yıl sürdü bu arayışım. Yok, bulamadım.
Ben bu düşünceler içerisindeyken, tamamen tesadüfen, asbest konusuyla ilgilenmemi isteyen, Minamata hastalığıyla ilgilenmemi isteyen insanlar oldu. Japonya tarihi içinde Japonya sanayiinin gelişmesi için kurban edilmiş insanlar vardı; farklı dönemlerde farklı içeriklerde toplumsal sorunlar olarak bu durum ortaya çıkıyordu ve yine her biriyle ilgili sivil toplum hareketleri mevcuttu. Ben bu insanlara özel bir ilgi taşımıyordum. Ama talep edilince ben de edilgen bir tepkiyle ilgilenmeye karar verdim.
Ben çağımızda artık Minamata hastalığının bittiğini sanıyordum ama yerine gidip gördüm ki hiç de bitmiş değildi.
Asbest hakkında ise ben konuya vakıf olduğumda mahkeme süreci daha yeni başlamıştı. Tam anlamıyla içimden gelerek başladığım bir iş değildi ama ilgili insanlarla tanışıp görüştükçe konunun çok önemli olduğunu fark ettim. İkinci Dünya Savaşı sonrası tarihi içerisinde, Japonya’nın zengin ve müreffeh bir ülke olması için gerekli olduğu düşünülen sanayinin gelişmesi için feda edilmiş insanlar olduğunu yavaş yavaş anlıyordum. Ama bu insanlar benim Showa Dönemi’nde betimlediğim güçlü bireyselliklere sahip insanlar değillerdi. Onlar normal “geçim derdiyle yaşayan” insanlardı.
Asbest konusundaki dava en yüksek mahkemeye kadar gitti ve tamamlandı. Çekecek bir şey kalmadı. Çekecek bir şey kalmayınca ben de kurguya başladım. Kurgu süreci aynı zamanda dokuz yıl boyunca yaşadıklarımın anlamını bulma süreci oldu. “Budur” diyebileceğim net bir şey bulamadım ama çeşitli düşüncelere ulaştım. Evet, ben yirmili yaşlarımdayken “geçim derdiyle yaşayan” insanların filmini yapmamaya karar vermiştim; fakat düşündüğümde gördüm ki önceki belgesellerimde ele aldığım kahramanların “ifade derdiyle yaşayan” insanlar olmaları onların doğar doğmaz ulaştıkları bir konum değildi. Elbette onlar da ifade derdine düşmeden önce belli bir süre geçim derdiyle yaşamışlardı. Hiç de şaşırtıcı olmayan bu gerçeği ben ancak fark edebilmiştim.
Heisei Dönemi’nde ifade derdiyle yaşamanın neredeyse imkânsız olduğunu biliyordum. Buna karşılık geçim derdiyle yaşamak mümkün mü sorusunu sorduğumda da yaşamanın kendisinin sanayinin gelişmesi adına yıkıma uğratıldığına bu filmi yaparken tanık oldum. Şimdi bu durumu anlamaya çalışıyorum. Geçim derdiyle dahi yaşamanın mümkün olmadığı bu toplumu, bu çağı anlamaya çalışıyorum.


Dipnot:
[1] “Japonya Osaka Sennan Ishiwata Asbest Köyü – Bir Can Kaç Para?” filmini Türkçe altyazılı olarak sinematek.tv’de izlemek için tıklayınız!

Yazar: İnan Öner sendika.org
Devamı

Sinemacı Nâzım Hikmet

Türkçe’nin en büyük şairi Nazım Hikmet’in aynı zamanda bir sinemacı olduğunu biliyor muydunuz?


Nazım Hikmet sinemayla ilk defa, 19 yaşındayken Moskova’da izlediği “Açlık Açlık Açlık” belgeseli ile tanışır. Babası Hikmet beyin, 1932 yılındaki ölümüne kadar Süreyya Sineması’nın işletme müdürü olması sinemaya ilgi duymasına ne kadar etki etmiştir bilemiyoruz, ama asıl olarak Muhsin Ertuğrul’la dostluğu onu sinemayla bağlar. Nazım’dan 10 yaş büyük olan Muhsin Ertuğrul sinema eğitimi için Moskova’ya gider ve orada Nazım’ın sağladığı ilişkilerle, önemli Rus sinemacılarla tanışır ve çok iyi ağırlanır. Bakü’de “Tamilla” ve Moskova’da “Spartaküs” filmlerini çeker. Muhsin Ertuğrul daha sonra Türkiye’ye döner ve İpek Film’de[1] çalışmaya başlar. Bu arada Nazım da ülkeye dönmüştür ve Muhsin Ertuğrul ondan önce piyes ister ve Nazım’ın yazdığı iki oyun Dârülbedâyi’de (İstanbul Şehir Tiyatroları) sahnelenir. Muhsin Ertuğrul bu defa İpek Film için senaryolar yazmasını ister. Böylece Nazım’ın sinema serüveni başlar.
Muhsin Ertuğrul’un İpek Film için çektiği “Bir Millet Uyanıyor”[2] filminde de Nazım Hikmet, hem reji asistanı hem de seslendirme yönetmeni olarak önemli bir rol oynar.
Nazım Hikmet senarist, yönetmen ve seslendirmeci olarak birçok Türk filminde görev alır.

Senarist Nazım Hikmet

Nazım Hikmet senaryolarında kendi adını çok az kullandı. Mümtaz Osman, Ercüment Er, Kenan Orkan gibi takma adları kullandığı gibi İhsan Koza’nın adı ile de senaryolar yazdı.
Nazım 1938 yılında tutuklanır. İpek Film ve Muhsin Ertuğrul, Nazım Hikmet’e senaryo yazdırmayı sürdürürler. 1939 yılında “Tosun Paşa”, 1940’ta “Şehvet Kurbanı”, 1941 yılında “Kahveci Güzeli” ve 1942’de de “Kıskanç” filmlerinde Nazım Hikmet’in müstear isimleri ile senaryoları vardır.
Nazım Hikmet’in senaryosunu yazdığı filmler şöyle:
  • Cici Berber (M. Ertuğrul, 1933)
  • Karım Beni Aldatırsa (M. Ertuğrul 1933)
  • Söz Bir Allah Bir (M. Ertuğrul, 1933)
  • Aysel Bataklı Damın Kızı (M. Ertuğrul, 1934)
  • Leblebici Horhor Ağa (M. Ertuğrul, 1934)
  • Milyon Avcıları (M. Ertuğrul, 1934)
  • Güneşe Doğru (Nazım Hikmet, 1937)
  • Tosun Paşa (M. Ertuğrul, 1939)
  • Şehvet Kurbanı (M. Ertuğrul, 1940)
  • Kahveci Güzeli (M. Ertuğrul, 1941)
  • Kızılırmak Karakoyun (M. Ertuğrul, 1947)
  • Senede Bir Gün (Ferdi Tayfur, 1947)
  • İstiklal Madalyası (Ferdi Tayfur, 1948)
  • Barbaros Hayrettin Paşa (Baha Gelenbevi, 1951)
  • Lale Devri (Cezmi Ar, 1951)
  • Üçüncü Selim’in Gözdesi (Cezmi Ar, 1951)
  • Balıkçı Güzeli – Binikinci Gece (Baha Gelenbevi, 1953)
  • Aynı Mahalleden İki Delikanlı (İbrahimof, SSCB/1958)
  • Fransa-Vietnam (Filme çekilmemiştir)
Nazım’ın senaryosunu yazdığı 1934 yapımı “Aysel Bataklı Damın Kızı” filminde Cahide Sonku başrolde oynamaktadır.[3]
Ayrıca Antrakt dergisinin 33. sayısında yayımlanan bir yazıda, Nazım’ın İpek Film için “Ali Baba” adlı bir filme daha senaryo yazdığı iddia edilmektedir. [4]

Yönetmen Nazım Hikmet

Kısa ve uzun metraj olarak 5 adet film yönetmiştir Nazım. 1934 yapımı “İstanbul Senfonisi” ve “Bursa Senfonisi”, İstanbul ve Bursa üzerine belgesellerdir.
1933 yapımı Düğün gecesi (Kanlı Nigar) ve Yeni Karagöz yönettiği kısa filmlerdir.
Düğün Gecesi orta oyununun sinemalaştırılmasıdır. Bu filmde Kavuklu Ali, Naşit Özcan, Fahri Gülünç, Zenne Necdet İnce oynamıştır.
Yeni Karagöz filminde ise Hazım Körmükçü tarafından oynatılan Karagöz gölge oyununu sinemaya aktarmıştır.
Nazım Hikmet’in yönettiği “Güneşe Doğru” adlı 1937 yapımı uzun metrajlı filmde Arif Dino oynamış, perdede Neyzen Tevfik görülmüştür. Hasan Ali Yücel film üzerine yazdığı eleştiri yazısında “İsim güzel, fikir, buluş güzel, senaryo muvaffakiyetli, konuşmalar çok tabii ve hatta maharetli. Bütün bunlar iyi fakat film muvaffak sayılamaz” demiş ve eleştirmiştir.[5]


Seslendirmeci olarak Nazım Hikmet

Yeni Sinema dergisinin 19-20. sayısında E.Şener imzalı “Sözlendirme sorunu” yazısında Türkiye’deki ilk sesli filmleri ve seslendirmecileri anlatılmış:
“Türkiye’ye sesli filmin giriş̧ tarihi kesin olarak bilinmiyor… Türkiye’ye gelen ilk sesli film 1929 sonunda ya da 1930 başında sinemalarımızda oynamıştır. Sesli filmin giriş tarihi kesin olarak bilinmiyor ama ilk Türk sesli filmi kesin olarak biliniyor. Türk sinemasında 16 yıl süresince neredeyse tek yönetmen olarak filmler yöneten Muhsin Ertuğrul, 1932 tarihli ‘İstanbul Sokaklarında’ filmini sesli film olarak yaptı.
Film biter bitmez Muhsin Ertuğrul hemen yola çıktı. Fransa’da, Paris’teki Espinay stüdyosunda, ‘İstanbul Sokaklarında’ , seslendirildi. Fakat bu ilk örnek İpekçi’lere pek pahalıya mal olmuştu. Onun için hemen bir stüdyo kurmak amacıyla teşebbüse geçtiler ve 1932 yılında Nişantaşı’ndaki eski bir fırını ‘sesli film stüdyosu’ olarak düzenlediler. Burada yapılan ilk seslendirmeyi Osman İpekçi idare etmişti. Ses almak için Almanya’dan bir ses mühendisi getirilmişti. Osman İpekçi’nin yönettiği, W. Morchenn adlı ses mühendisinin sesleri kaydettiği ilk sözlendirmede Hüseyin Kemal Gürmen, Emin Beliğ Beler, Mahmut Morali, İ. Galip Arcan ve Sami Ayanoğlu konuşmuşlardı.  Türk sinemasının her dalında olduğu gibi seslendirme alanında çalışanlar da bu işi  “yapa yapa” öğrendiler. En tanınmış̧ seslendirme yönetmenleri Ferdi Tayfur, Nazım Hikmet, Mahmut Morali ve Galip Arcan’dı.
Seslendirme stüdyosunda geçim kaygısı ile çalışmıştır Nazım. 1933 yılından itibaren hapse düştüğü 1938 yılına kadar da İpek Film’e ait stüdyoda çalışır.
Dublaj ustası Adalet Cimcoz ise anılarında şöyle der: “Nazım Hikmet’in çalışma yöntemini başka hiçbir seslendirmecide görmedim. Yabancı dil bilirdi. Perdede konuşmaları dinler, önündeki boş kâğıda heceleri ayırır, ona göre verirdi Türkçe sözleri. Böylece artık sessiz hece olmazdı. Arada bir kendi de heveslenir sevdiği bir tipi konuşurdu.
Muhsin Ertuğrul ve Nazın Hikmet

Ve Nazım’ın Sinema serüveninin sonu

Nazım Hikmet, Muhsin Ertuğrul için 1946 yılında Ercüment Er imzasıyla özgün bir senaryo yazar: “Kızılırmak Karakoyun”. Bu Muhsin Ertuğrul ile birlikte son çalışmalarıdır. Bu onun aynı zamanda son sinema çalışmasıdır. 1950 affı ile hapisten çıkar ama başka cezalar onu beklediği için 1951 yılında ülkeyi terk eder. Ve ülkesine bir daha dönemez. Nazım Hikmet 3 Haziran 1963’te Moskova’da, ülkesine olan özlemle aşağıdaki vasiyeti bırakarak ölür:
Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
– öyle gibi de görünüyor –
Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani...”


Dipnotlar:
[1] Selanik’te birkaç kuşak ipek işiyle uğraşan İpekçi ailesi, 1893’te göç ettiği İstanbul’da bir süre daha ipek ticaretini sürdürdü, sonra İhsan İpekçi’nin girişimiyle sinemacılığa yöneldi. 1923’te açılan Elhamra Sineması’nı işletmeye başlayan aile, bir yıl sonra Skating Palace (Paten Sarayı) adlı gösteri merkezini sinema salonuna dönüştürerek Melek (Emek) Sineması’nı açtı.
İpek Film 1928’de Muhsin Ertuğrul’un desteği ile Fahir İpekçi ve İsmail Cem’in babası İhsan İpekçi kardeşler tarafından kurulmuştur. Gazeteci Abdi İpekçi, modacı Cemil İpekçi, politikacı İsmail Cem İpekçi akrabadırlar. Şirketin kurulmasından bir yıl sonra Muhsin Ertuğrul’un desteği ile 1929 yılında Ankara Postası’nı yaptılar. İpek Film 1928-41 arasında yönetmen olarak daha çok Muhsin Ertuğrul’la çalıştı.
[2] “Bir Millet Uyanıyor” filmini izlemek için tıklayın!
[3] “Aysel Bataklı Damın Kızı” filmini sinematek.tv’den izlemek için tıklayın!
[4] Antrakt 33. sayı ilgili yazıyı sinematek.tv’de okumak için tıklayın!
[5] Aktaran: N. Özon, Türk Sinema Tarihi, Artist Yayınları,1962
Kaynaklar:
Devamı

HAZİRAN’DA SILA YOLLARI,...

Son zamanlarda olağanüstü bunalımlı ve buhranlı günler yaşıyorum. Neredeyse iki aydır beni bugünlere taşıyan hayat bağlarında büyük sarsıntılar oldu, arka arkaya gelen darbeler depremler gibi vurdu…
Ve bir Haziran şafağında ben yine sıla yollarına düştüm. Çocukluğumun ve gençliğimin sıla yolları gibi… Memleketim Ardahan dışında geçirdiğim okul yıllarında günleri tek tek sayarak, takvim yapraklarını çevirip zamanın akışını hızlandırmaya çalışarak Haziran’ı iple çeker, sonra da olağanüstü heyecanlar, yürek çarpıntıları ve tarifsiz sevinçler içinde yollara düşerdim. Kuzeydoğu yaylalarının zengin doğal coğrafyası, kır çiçeği örtüsü, sarıçam ormanları, başı puslu dağları ve en büyük yaşam sırrı paylaşmak olan imececi insanları beni kendisine çekerdi. Otobüsler, uçak yolculukları yoktu o zamanlar; kara tren pencerelerinden adım adım izlemekten büyük haz duyduğum tüm Anadolu toprakları, o toprakların bir parçası olmuş köyler, kasabalar, istasyonlar, istasyonlardaki su çeken tulumbalar, kapkara gözlü çocuklar, akasya ağaçları, yaz güneşinin vurduğu yer yer badanaları dökülmüş sarı duvarlar, mutluluğun resmini yapan bir usta gibi içime işlerdi. Erzurum’dan sonra hava serinlemeye, yamaçlar çiçeklerle, çiğ düşmüş çimenlerle bezenmeye başlardı. Sarıkamış’ta taze otlar üzerinde mutlulukla kuyruk sallayarak karın doyuran sürülerin, kuyruğu çemreli köpeklerin, kepenek giymiş çobanların ve dupduru suların şarkılar söyleyerek aktığı derelerin eşlik ettiği Sarıçam ormanları karşılardı bizi… Ardahan’da, Ölçek köyüme ulaştığımda da “derdin alam oğul”, “kadan alam”, “adlaran ölem” diyen, etekleri süt kokulu neneler, bibiler, yengeler beni bağrına basardı…
O kadınlar, başkasına yedirirken kendisi doymayı, yorgunluğa, yokluğa, yoksulluğa kafa tutup her yeni günün uç veren taze şafağında evin gerisindeki ocakta tüttürdükleri ateşle hayatı yenilemeyi bana öğrettiler. O kadınlar, çoktan toprak oldular, devri daime katıldılar, ama bana çok emanetler bıraktılar…
Ağlayıp sızlamaya hakkım yok; bu kadar sıkıntının içinde ne derneğiymiş, ne dernek yemeğiymiş, ne vakfıymış, ne kültür sanat günleriymiş, ne yazısıymış, ne şiiriymiş diyerek yakınmak bana göre değil… O kadınlar yoksa, hiçbir karşılık beklemeden yanımda olan güzel dostlarım var şimdi.
Ardahan’daki Dursun Akçam Kültürevi, on beş yıldır küçücük olanaklarla, ocağını sıcak, kapısını açık tutuyor… Her zorluğa karşı, her türlü dedikoduya, yalana, baskıya karşı, iyilikle, güzellikle, kardeşlikle direniyor; yaşama gülerek, gülümseyerek bakmanın, çoksesliliğin, umudu diri tutmanın sembolü olmayı sürdürüyor. Ardahan’da, sayıları bir elin parmakları kadar olan güzel insanlarla birlikteyim şimdi. Dursun Akçam hepimizin babası artık… Birlikte, yokluklara kafa tutmanın, onurlu bir yaşam sürdürmenin, hayatı derinliğine kavrayarak yeni şeyler üretmenin hazzını tadıyor gibiyiz belki de…
Dursun Akçam Kültürevi kömürle çalışan ısınma sistemini doğalgaza dönüştürüyor; bazı bölümlerde küçük değişiklikler yapılacak, yıpranan bölümler onarılacak, tabelası yeniden boyanacak ve 28 Haziran’da yapacağımız 15. Dursun Akçam Kültür ve Sanat Günleri’ne hazır olacak…
Dün akşam Dursun Akçam Kültürevi’nun bahçesinde, on beş yıl önce diktiğimiz, şimdi 20 metreye varmış boylarıyla göğü kucaklayan ladinlerin altında çay içtik, sohbet ettik.
Haziran güzel bir ay; Haziran herkes için kendi sılasının yolu olsun; herkes için sıkıntılı günlerinde dayanak olacak dostluklar kursun…
Ne diyeyim. Haziranınız kutlu olsun…

Yazar: Alper Akçam
Devamı

Timuçin Esen

14 Ağustos 1973 doğumlu Timuçin Esen, Müzisyen, sinema ve tiyatro oyuncusu.
'Mayhoş' adlı albümünü 18 Şubat 2011 tarihinde çıkarmıştır.

Tv/Dizi :
Gülperi 2018~ , Bodrum Masalı 2016-2017 , Gönül İşleri 2014-2015 , Vicdan Aralık 2013-Ocak 2014 , Hırsız Polis 2005-2007 , Gurbet Kadını 2003-2005

Filmler :
Müslüm 2018 , Martıların Efendisi 2017 , Senin Hikayen 2013 , Kumun Tadı 2012 , Labirent 2011 , Gönül Yarası 2005 , Yazı Tura 2003 , Deliyle Geçen Gece 2003

Tiyatro:
Mikado'nun Çöpleri 2006-200


http://www.timucinesen.com
#timuçinesen
Devamı

Ceren Moray

Ceren Moray , Dizi ve Sinema Oyuncusu.

Filmler :
El Değmemiş Aşk(2016),Olaylar Olaylar(2016), Yok Artık(2015),Bi Küçük Eylül Meselesi(2014)

https://www.instagram.com/sevdahanimmm/

Tv/Dizi :
Avlu-2018 , O Hayat Benim-2014 , İşler Güçler-2012 , Kavak Yelleri-2007 - 2010, Doktorlar-2007 - 2008 , Nefes Nefese-2005 , Dayı-2004, Serseri Aşıklar-2003
Devamı

Ercan Mehmet Erdem

Ercan Mehmet Erdem Senarist ve Yazar.

Tv/Dizi :
   2010 yılında Emrah Serbes'in "Her Temas İz Bırakır" adlı eserini "Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi" uyarladı.
Behsat Ç.(2010–2013) en çok izlenen diziler arasında yerini almıştır. Senarist 6 yıl aradan sonra İnstgram hesabından Behsat Ç. 97. bölüm senaryo kapağını paylaşmıştır.
Kara Kutu(2015)

Twitter
Devamı

Kıvanç Baruönü

Kıvanç Baruönü , Radyocu,Muhabir,Reklam, Müzik,Senarist,Oyuncu ve Yönetmen.

Resmî Instagram hesabı : https://www.instagram.com/kbaruonu

Filmler : Hedefim Sensin (2018) , Arif v 216 (2018) , Görümce (2018) , Kocan Kadar Konuş: Diriliş ( 2) (2015 ) , Kocan Kadar Konuş (2015 ) , Patron Mutlu Son İstiyor (2014 ) , Kelebeğin Rüyası (2013) , G.O.R.A (2003) , Dansöz (2000)
Devamı

Eskişehir'de kuyruk var


Eskişehir , İki Eylül caddesi Senfoni orkestrası bilet kuyruğu.

Eskisehir-01022918-SenfoniSanatSira


Devamı

The Matrix izleyenlere Film önerileri



https://youtu.be/6mvmdJr93Os





  1. Altered States (1980)

  2. Liquid Sky (1982)

  3. Videodrome (1983)

  4. Brazil (1985)

  5. Total Recall (1990) İki farklı Versiyonu var ikisinide izleyin

  6. The Lawnmower Man (1992)

  7. Ghost in the Shell (1995)

  8. Johnny Mnemonic (1995)

  9. The Animatrix (2003)

  10. Avatar (2009)
    Matrix'in babası sayılan "13. Kat" ve "Dark City"i de izleyin.


Devamı

Hakan Yeşilyurt yaşamını yitirdi


Sanatçı Hakan Yeşilyurt, geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi. Yeşilyurt’un cenazesi 11 Şubat Pazartesi saat 13.00’de Antalya’da Kızılarık cemevinden kaldırılarak Konuksever mezarlığına defnedilecek.


Eftelya, Sen Aşksın, Çökertme, Bize Kalan gibi albümlerin sahibi sanatçı Hakan Yeşilyurt, geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi. Yeşilyurt’un vefat haberini kuruluşunda emek verdiği Önder Babat Kültür Merkezi, “Çok değerli dostumuz, arkadaşımız Hakan Yeşilyurt’u kalp krizi sonucu kaybettik. Bu erken ve ani kayıp bizlere büyük bir acı yaşattı. Acılı ailesine, dostlarına ve yoldaşlarına başsağlığı diliyoruz” diyerek duyurdu.


Yeşilyurt, Adalılar grubunun kuruluşunda da yer almıştı.


Hakan Yeşilyurt kimdir?


1973 doğumlu sanatçı Hakan Yeşilyurt Ankara’da dünyaya geldi. Adalılar isimli müzik grubu ile müzik kariyerine adım attı. Eftelya isimli solo albümü yayınlanan Hakan Yeşilyurt ardından Ateş Hırsızı ve Çökertme albümlerini müzik piyasasına sürdü. En son 2007 senesinde Sen Aşıksın albümünü çıkaran Hakan Yeşilyurt aslen Sivas’lı.


Sendika.Org


Devamı