VATAN POSTASI ☰ Bölümler
Kütüphane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kütüphane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TMMOB ZİRAAT MÜHENDİSLERİ ODASI “TARIM HAFTASI 2021” ETKİNLİĞİNİ GERÇEKLEŞTİRDİ


TMMOB ZİRAAT MÜHENDİSLERİ ODASI , Türkiye’de tarım öğreniminin 175. Yıldönümü nedeniyle düzenlediği “TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Tarım Haftası 2021” etkinliği 10 Ocak 2021 Pazar günü 14.00-18.50 saatleri arasında çevrimiçi(online) olarak gerçekleştirdi. Etkinlik ZMO Youtube kanalından canlı olarak yayınlandı.





ODA Yönetim Kurulu Yazman Üyesi Mehtap ERCAN BİLGEN’in sunuculuğuyla düzenlenen etkinlik açılış konuşmaları; ODA Yönetim Kurulu Başkanı Baki Remzi SUİÇMEZ, TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Emin KORAMAZ, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hasan Hüseyin ATAR tarafından gerçekleşti.





Basın Ödülü bölümü, ODA Basın Danışmanımız Funda GACAL tarafından sunuldu. 2020 Yılı TMMOB Ziraat Mühendisi Basın Ödülüne değer bulunan basın emekçilerimiz; Duygu GÖKSU (Ticaret Gazetesi), Erdem AK (HASATTÜRK), Harun GÖKSEL (Köy TV), İlke CANPOLAT (Haber Global TV), İlker KARAGÖZ (FOX TV), Merve EKİNCİ (AGRO TV), Murat BÜYÜKYILMAZ (Indepented Türkiye), Sefa UYAR (Cumhuriyet), Sadettin İNAN (Milli Gazete) ve Serhat ŞANLI (Adana İlk Haber Gazetesi) ödül gerekçelerinin okunmasının ardından tek tek söz alarak birer konuşma yaptılar.





Basın Ödülü bölümünün ardından Meslekte 35. Yıl ve 50. Yıl Ödüllerine geçildi.





Meslekte 50. yılını dolduran üyelerimiz; Gülseren DEMİRCAN, İmadettin KURŞUN, Ali SÖZER, Abdurrahman ARICA, Hükmü KENKÜL, Özcan SÖNMEZ, Hasan ERTUNÇ, Fuat TURAN, Ersin ÖZBEY, Mustafa PALA, İsmet ERDOĞAN, Mehmet TURAN TOKER, Engin DİKİCİ, Apti YALTIRIK, Nedret DURUTAN, Hikmet TÜRKÖZ, Meral SUNAR, Noğay SÖNMEZ, Abdülkadir BAŞGÜL, Nedret AKÜZÜM, Fatma ŞENNUR YALIM, Ergin ÖZÜGÜR, Aziz SAV, Kadir SEDAT KILIÇ, Cabir SUBAŞI, Ali YILMAZ, R. Merih ALP, Şenol BAYKAL, Semra OCAKÇI, Menşure ÇELİK, Mehmet ADIBELLİ, Kasım MUTLU, Servet ERDOĞAN, Zekai YARARBAŞ, Celal MERGEN, A.Hüseyin ÖZDOĞAN, Halil İbrahim DOĞANAY, Mehmet TAN, Hamit CEMŞİDİ YENGİCE, Süleyman AKDEMİR.





Meslekte 35. Yılını dolduran üyelerimiz; Aliye PEHLİVAN, Nuran DANACI, Tijen SEYFİ, İbrahim Hakan GÜN, Ahmet GÜRAY FERİZLİ, Nazan AYDIN, Nedim KEMER, Arife Sema KESKİN, Sadık İNCEDİKEN, Ertuğrul DİZDAR, Ali İhsan İLHAN, Ahmet Kemal ÇANAKÇI, Sezai MALKAZ, İbrahim KÖŞKER, Elife Dilek ORAL, Cemal Sunay DEMİRCAN, Hüseyin İYİDOĞAN, Ümit Nabi ÜLKÜTAŞIR, Ali ŞENAY, Ali YEŞİLÇİMEN, Kema Tugay GÜNDOĞDU, Vedat AKÇA, Ramazan DEMİR, Aşkım SUİÇMEZ, Mustafa VATANDAŞ, Önder KULULAR, Nuran EROĞLU, Ali Rıza KOŞAR, Mehmet YILDIRIM, Gökhan GÜNAYDIN, Mehmet Melih ÖZBAYER, Mehmet Tevfik COŞKUNER, Adnan PEKŞEN, Ali Osman SARI, Melda KÖKSAL, Baki Remzi SUİÇMEZ, Kenan DANACI, Mehmet TAÇOĞLU, Hasan AYDİL, Celal SEVİM, Nergis AZAPCI, Hakan Müslim MUSLUOĞLU, Sebila AKSOY, Ali TOSUN, Pınar ATAMER, Ahmet ŞAHİN, Ayhan YARAMAN, Nurdan ÖZTÜRK, Abdussamet GEÇMİŞ, Harun Reşit MUTLU, Hamdi ARPA, Yusuf DELİKAYA, Hülya ALTAN, Y.Yaşar YURTSEVEN, N. Akgün BAYDOĞAN, Köksal ERCİYAS, Derya SARNEL, Mehmet ŞAHİN, Ümran MERİH KORKUT, Erol KARAKURT, Hatice AKER, Mehtap AKYOL, Seniye ÇEBİ, İlkay KARAOĞLAN, Yüksel TÜRKYILMAZ, Yıldız BALKAN, Füsun sema MANAVGAT, Serap PULATSÜ.





Oda sicil numaralarına göre isimleri okunarak, mesleğimize yapmış oldukları katkılar nedeniyle kendilerine teşekkür edildi.





Tarım Marşı videosunun paylaşılması sonrası, “Meslektaşlarımızın Sorunları ve Beklentilerimiz” konu başlıklı Panel’imiz, ODA Yönetim Kurulu Sayman Üyemiz Mehtap ERCAN BİLGEN’in kolaylaştırıcılığında gerçekleşti.





Panel’de; Önceki Dönemler ODA Başkanlarından Prof. Dr. Cemal TALUĞ “Akademisyen Meslektaşlarımızın Sorunları-Beklentileri”, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğrencisi Ozan Heval KEREMOĞLU “Öğrenci Üyelerimizin Sorunları-Beklentileri”, ODA Yönetim Kurulu Üyemiz Mert Ulaş DİŞBUDAK “Atanamayan Meslektaşlarımızın Sorunları-Beklentileri”, Antalya Şube Başkanımız Vural ŞAHİN “Tarımsal Bayilerin Sorunları-Beklentileri”, TAR-DER Genel Başkanı Mahmut KAYTAN “Tarım Danışmanlarının Sorunları-Beklentileri”, TMMOB 45. Dönem Kamu Çalışanları ÇG Başkanı Ali İhsan İLHAN “Kamuda Çalışan Meslektaşlarımızın Sorunları-Beklentileri”, Ziraat Yüksek Mühendisi Medar KALKAN “Emekli Meslektaşlarımızın Sorunları-Beklentileri” ve ODA Hukuk Danışmanımız Av. Zuhal DÖNMEZ “Meslektaş Hakları Hukuk Mücadelesi” konu başlıklarında açıklamalarda bulundu.





2021 yılı Tarım Haftası etkinliği, panelistlerin yöneltilen soruların cevaplanması ve 2022 Yılında Tarım Öğreniminin 176. Yıl Dönümünde bir arada olabilmek dilek ve temennisi ile son buldu. ( Kaynak )


Devamı

“Şirket Devlet” ve “Saray Devleti”


2020 sonunda, Türkiye kamu maliyesi, “Şirket Devlet” veya “Saray Devleti” diyebileceğimiz bir dönüşüme uğradı.





Süreci, iki meslektaşımın (Ahmet Haşim Köse ve Oğuz Oyan’ın) katkılarından hareket ederek tartışmak istiyorum.





Devlet bütçesinin iki işlevi





Ahmet Haşim Köse, “Şirket Devletin Mali Krizine Doğru” başlıklı yazısında (Gazete Duvar, 25 Aralık 2020) kapitalist sistemde devlet bütçesinin iki kritik işlevi açısından AKP iktidarını değerlendiriyor.





Birinci işlev, burjuva demokrasilerinin yerleşmiş “bütçe hakkı” ilkesinden kaynaklanır: Siyasal iktidarın vergi toplama ve harcama kararları halkın temsilcileri (parlamento) tarafından görüşülmeli; uygulanması da denetlenmelidir. Bütçe o zaman meşrulaşır. “Bütçe hakkı” gerçekleşir.





AKP iktidarı bu işlevi, 2017 anayasa değişikliği ve uygulamaları ile zedelemiştir. Saray’ca hazırlanan bütçe tasarısının reddedilmesi dahi hükümeti etkilemez; bir önceki yılın bütçesi (kabaca) enflasyon oranlarına göre ayarlanır; yürürlüğe girer.





Örneğin, 2020’de salgın ortamında gündeme gelen ek harcama önerileri, bir ek bütçe ile değil; “torba yasalar”a yedirilerek meclise getirilmiş; ödenek toplamları belirsiz kalmış; “bütçe hakkı” çiğnenmiştir.





İkinci işlev ise, devlet bütçesinin sermaye birikiminin sürekliliğini sağlamasıdır.





AKP iktidarı sermaye birikiminin sürekliliği işlevini 2002 sonrasında yerine getirdi mi? Ahmet Haşim Köse’ye göre AKP, bu işlevi o tarihte uygulanmakta olan neoliberal programı da devralarak yerine getirmeyi üstlendi. Nasıl? Neoliberalizmin, kamumaliyesine yüklediği kritik görev olanenflasyon hedeflemesi programını benimseyip uygulayarak…





Bu program, ulusal paraları ile dışarıdan borçlanamayan ülkelerde devlet borçlarının ödenebilirliğini sağlar. Ana kural, devlet bütçesinin her yıl faiz dışı fazla vermesidir. Bu kural sayesinde, devlet borcunun millî gelire oranı düşer; kamu borçlarından kaynaklanan krizler önlenir.





Köse, yazısında, bu açıdan kritik gösterge olan iç ve dış toplam devlet borçlarının AKP dönemindeki seyrini (dolar cinsinden) izliyor. İç borçların da dolar cinsinden hesaplaması doğrudur; zira, TL ile ihraç edilen devlet tahvilleri dahi, uluslararası finans sermayesine bir yatırımaracı olarak sunulmuştur.





Ahmet Haşim 2003-2020 arasında toplam devlet borçlarının 190 milyar dolardan 273 milyar dolara çıktığını; dolarlı millî gelirdeki (GSYH’da) payının ise 19 puan (%60,5 →%41,5’e) gerilediğini hesaplıyor.





Bu gelişme sermaye birikiminin sürekliliğini de sağlamıştır. Uluslararası finans kapital bakımından “çevre” ekonomilerinin güvenilir bir yatırım alanı olması için devlet borcu / GSYH oranının (kabaca) %50’yi aşmaması aranır. Türkiye ekonomisi, AKP yıllarında bu koşulu gerçekleştirmiştir.





Bu güvencenin de katkısıylaTürkiye’ye yabancı sermaye girişleri artmış; on yıl boyunca yüksekçe bir büyüme temposu gerçekleşmiştir. Böylece Türkiye’de emperyalizme bağımlı bir yapı içinde sermaye birikiminin sürdürülmesi sağlanmıştır.





Devletin malî krizi: Nasıl oluştu?





AKP dönemi, aynı zamanda, Ahmet Haşim Köse’nin ifadesiyle,“devletin şirketleşmesi” yıllarıdır. Aktarıyorum: “Devletin şirketleşmesine yönelik önde gelen düzenlemeleri sıralayalım: Türkiye Varlık Fonu, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, Cumhurbaşkanlığına tanınan şirket kurma yetkisi (2018) ve Kamu Özel İşbirlikleri…”





Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) düzenlemelerinde devletin alt-yapı, sağlık ve enerji alanlarındaki yatırımları bütçe dışına taşınır; sonraki yıllarda merkezî bütçenin cari kalemleri içine dağıtılır. Nasıl? Yatırımcı inşaat şirketlerine verilen, döviz kurlarına bağlı ciro garantileri ile…





2002 sonrasında devlet borç oranlarını aşağı çeken belirleyici bir “operasyon”, Köse’nin yazısında yer almıyor: 1980 sonrasında astronomik boyutlara ulaşan özelleştirmeleri kastediyorum. Sadece devlet işletmelerinin değil; arsa, arazi, orman olarak sınırsız kamu varlıklarının kapkaççı sermaye çevrelerine satılması; bedellerinin bütçeye aktarılması…





Bu birikim biçimini sürdürmek güçleşecek; 2018’de ekonomiyi bugünkü tıkanma noktasına getirecektir. Köse’nin ifadesiyle “özel sermayenin dışarıdan borçlanmasınınbaskılandığı bu eşikte devletin borçlanma zorunluluğu artacaktır. Bu zorunluluk devletin 'mali krizinin' bir ön sinyalidir.”





“Devletin malî krizi”ne yol açan temel bir etken, özel sermayenin dış borçlarının “kamulaştırılması”; yani, devletçe üstlenilmesidir. Köse, bu tespiti yapıyor; ama kritik göstergeyi kullanmadan… Ben değineyim: Mart 2020’ye kadar özel sektörün dış borç ödemeleri; devletin dış borçlanması fazlasıyla artırılarak mümkün olmuştur. (Bk. Boratav, “Dış Borçlar ve Kamu Stoku”, Sol Portal,17 Eylül 2020).





Kasım 2020’de “devletin malî krizi”, döviz krizi ile bütünleşecek; Albayrak görevden alınacak; neoliberal “malî disiplin” devreyegirecektir. Saray engellemezse…





“Saray devleti” nasıl yapılandı?





Arkadaşımız Oğuz Oyan, yeni anayasanın devlet yapılanmasına getirdiği yeniliklerin dökümünü izlemektedir. Sol Portal’de yayımlanan (15 ve 22 Aralık, 2020 tarihli) iki yazısında da (“İktidarın Maliyeti Yükseliyor”), bu dönüşümün patolojik uzantılarını inceliyor.





Geleneksel bakanlıklardan sadece sekizi süregelmektedir. Onların dışında sayıları sürekli değişen politika kurulları, başkanlıklar, ofislerden oluşan bir liste… Bu listeyi dolduran çok sayıda “üst kademe kamu yöneticisi” ve danışman…





Oyan, Anayasa’nın 104/9 maddesine göre çıkarılan KHK’lara, çeşitli Cumhurbaşkanlığı kararnamelerine göre bu insanlara uygulanan “düzeni” açıklıyor: “Binlerce üst düzey kadronun atanması, görev süreleri ve görevden alınmaları; ücret ve emeklilik hakları Cumhurbaşkanı kararı veya onayı ile belirleniyor. Bunların kişiye göre farklılaştırılabilmesi inanılmaz keyfiliklere kapı aralıyor… Çifte görevlerden üçüncü-dördüncü, hatta beşinci maaşlar/hakkı huzurlar… ”





Oğuz Oyan, öncelikle bu yapılanmanın siyasal uzantılarıyla ilgileniyor: Bir yandan “bu kadrolardakilerin hepsi, haliyle, Cumhurbaşkanının gözünün içine bakıyor.” Öte yandan “rejim sıkıştıkça bunların sadakatini korumanın rayici de giderek yükseliyor.”





Bir de “çeperde” yer alanlar var.cOyan, “çeperdekilerin, bugünkü rejimin son bulmasından en az tepedekiler kadar kaygı duymasının sağlanması gerekiyor” tespiti ile yetiniyor; bunların dökümünü yapmıyor. Kimdir çeperdekiler? Artık bir “parti” olup olmadığı şüpheli olan AKP’nin kadroları? Milletvekilleri? Pelikan grubu gibi karanlıkyapılanmalar? Bürokrasiyeyerleşmiş militanlar?Bu soruları yanıtlamaya bugünlerde Barış Pehlivan / Terkoğlu kardeşlerimiz ve meslektaşları cansiperane çalışıyor.Yarının edebiyatçılarını da bekleyeceğiz.





Oyan’ın siyasal çıkarsamaları acımasızdır: “Böyle bir düzende iktidar partisi sıradan sistem partileriyle özdeşleştirilemez… İktidarı bırakmamaya mecbur olan bir iktidar biçiminin…hesabı ödemeden masayı terketmesine izin vermemek gerekir. Böyle bir siyasi hareketin seçimlerin sonucuna bağlı olarak sorun çıkarmadan iktidardan uzaklaşabilme olasılığı da [zayıftır].”





Burjuvazi nerede?





Oğuz Oyan’ın yazısı, bu iktidarın “sistemin egemeni sermaye kesimleriyle başka türden ilişki ağlarına da ihtiyaç duyduğunu” belirtiyor. Kısaca da adını koyuyor: “Sermayeye sürekli olarak varlık/değer aktarımları üzerinden işleyen bir talan düzeni…”





İyi ama, hangi sermaye? Bu tür bir “talan düzeni”, sistemin egemen sınıfı olduğu kabul edilen burjuvazinin tümünü kapsayabilir mi? Yanıtını 24 Aralık 2020 tarihli Türkiye basınında yer alan iki haber başlığında arayabiliriz:





“Cengiz, Limak, Kalyon, Kolin ve Makyol’a son on yılda 128 kez vergi ve harç indirimi yapıldı”. Dev kamu yatırımlarının demirbaşları olanbeş inşaat şirketine, yatırım bedelleri kadar vergi/harç indirimi ihsan edilmiştir.





“Dünya Bankası: Kamu ihalelerialan ilk 10 şirketten 5'i Türkiye'den; ihalelerin toplam büyüklüğü 203.7 milyar dolar”. Dünya Bankası, çeşitli ülkelerde KOÖ projelerini izliyor; 2002-2020 arasında devletten en çok ihale alan şirketlerin listesi açıklıyor. İlk beş şirket Türkiye’dedir; dördü bir önceki haberde yer alanlarla aynıdır.





Bunlara, ayrıca, Oyan’ın yazısında yer alan (MMO kaynaklı) bir haberi de ekleyeyim: İşyeri elektriğinde Avrupa’nın en pahalı ülkesi Türkiye’dir. Elektrik dağıtım şirketlerine devlet tarafından verilen cömert alım garantileri nedeniyle… Sanayiciler bu şirketlere ek kaynak aktarmakta, AB’ye karşı rekabet güçlerini bu yüzden yitirmektedir.





Oyan’ın değindiği “talan düzeni” sektörlerde değil; inşaat, enerjişirketlerinde yoğunlaşıyor. “Sistemin egemen sermaye kesimi”, adlarını ezberlediğimiz bu 5-6 şirketten mi oluşuyor? Buna Ahmet Haşim Köse’nin “şirket devlet” diye adlandırdığı yapılanmanın son iki yıldaki diğer “marifeti” de eklenebilir: TCMB, Varlık Fonu (ve onunla bütünleşmiş üç kamu bankası) ve doğrudan doğruya Hazine, özel şirketlerin döviz borçlarını fiilen üstlenmiştir. Döviz ve dış borçlulukta inşaat ve enerji şirketlerinin liste başında olduğunu da hatırlatalım.





Kısacası, Türkiye’de işgücü istihdam edenler (işverenler) “kendiliğinden bir sınıf” olarak elbette vardır. Ama sınıf (“burjuvazi”) bilincinden, kimliğinden yoksun bir kalabalıktır; yığındır, o kadar…





Kapitalizm Türkiye’de eşkıyaya teslim olmuş; en ilkel biçimiyle hortlamıştır.





Korkut Boratav - sol.org.tr


Devamı

Harun Karadeniz : Gençliği ülke sorunları ile ilgilenmeyen bir ulusun sonu gelmiş demektir

YARIN, 15 AĞUSTOS YİĞİT YURTSEVER, SEVGİLİ SINIF ARKADAŞIM HARUN KARADENİZ'İN 45. ÖLÜM YILDÖNÜMÜ . ONU, BU GÜNÜN GENÇLİĞİNE IŞIK TUTACAK OLAN İTÜ ARI YILLIĞI'NDAKİ YAZISI İLE ANIYORUM:


Gençliği ülke sorunları ile ilgilenmeyen bir ulusun sonu gelmiş demektir

Gençlik olarak biz, ülke sorunları ile ilgilenmeyi görev biliyoruz ve ülke sorunlarıyla ilgilenip etken olduğumuz ölçüde görevimizi yaptığımıza inanıyoruz. Çünkü ülkenin geleceği, gençliğin geleceğinden ayrı düşünülemez. Biz ülke sorunları ile ilgilenmekle, gerçekte kendi geleceğimize sahip çıkmış oluyoruz. Yaşlı kuşağın bize devredeceği Türkiye’yi, Amerikan üslerini, bizi Amerika’ya bağlayan ikili anlaşmaları, yıldan yıla artan dış borçları ve Türk halkının nasıl sömürüldüğünü görüp de ülke sorunlarıyla ilgilenmemek en yumuşak söyleyişle ihanettir. Türk ulusuna ihanettir. Türk devletinin geleceğine ihanettir.


Gençliğin ülke sorunlarıyla ilgilenmesi ve sömürülen Türk halkından yana eylemler yapması, sömürgen çevreleri tedirgin etmekte ve bu çevreler “Gençlik siyaset yapıyor” diye feryadı basmaktadır.

Egemen sınıfın isteğine kalırsa, onlar bizi yönetecekler, ömrümüz boyunca acısını çekeceğimiz ikili anlaşmalarla bizi bir yabancı devlete bağlayacaklardır. Fakat biz kadere boyun eğeceğiz, bu ikili anlaşmalara karşı çıkmayacağız.


Bir doğu-batı savaşında onlar Türkiye’yi bir nükleer hedef haline getirecekler. Fakat biz NATO’ya karşı çıkmayacağız.

Bütün yer altı kaynaklarımızı Amerika’ya peşkeş çekecekler, fakat biz bu sömürünün hesabını sormayacağız.


Köylünün ürününü ucuza kapatarak köyle kardeşlerimizi sömürecekler, fakat biz köylüyü sömürüyorsunuz dahi demeyeceğiz.

Kıbrıs’ta yolumuzu kesen 6. filo İstanbul Limanı’na demirleyecek, fakat biz 6. filoyu protesto etmeyeceğiz.


Meslek bilgimizi kullanarak lüks binalar inşaa edeceğiz, fakat bu binalarda kimlerin yatıp kalktığını sormayacağız.

Mühendis olarak silahlar yapacağız, fakat bu silahlar küçük ücretlerine zam isteyen işçi kardeşlerimize çevrildiği zaman ses çıkarmayacağız.

Bugünün öğrencileri yarının meslek adamları olarak ülkemizin bütün sorunları ile ilgilenmek zorundayız.


Öğrenciliği bitirip meslek hayatına atılacak olan biz mühendisler için iki yol vardır. Bu yollardan biri, kim için ve ne için üretim yaptığını düşünmeksizin egemen sınıfların yararına üretim yapmaktır. Kısaca neden ve niçinini düşünmeksizin bir miktar karşılığında üretim yapmak yani robotlaşmak.


İkinci yol ise kim için ve ne için çalıştığını bilerek emekçi halkın yararına üretim yapma olanaklarını aramaktır. Bir başka deyişle, ikinci yol küçük bir azınlığın yararına robotlaşmak değil, büyük çoğunluğun, yani toplumun yararına çalışarak insanlaşmak yoludur.


1967-1968 İ.T.Ü. ARI YILLIĞI

Harun KARADENİZ
aktaran : Enver Tahsin Yaygın

Devamı

ÖYKÜNDÜKLERİ,BİZİM PARAMIZLA DİZİLER ÇEKTİKLERİ DEDELERİ:"ULU HAKAN" ABDÜLHAMİT!..






"Abdülhamit,sadece kendini,kendi canını düşünür,başkalarının ne olduğunu,halkın neler çektiğini,milletin çökmek üzere olduğunu düşünmek değil,bir dakika bile aklının köşesinden geçirmek gereğini hatırına getirmezdi.Hatta Ali Suavi olayından bir süre önce verilen jurnal üzerine Yıldız'a çağırtarak Darüssaade ağası Hafız Behram Ağa aracılığıyla gece yanına kabul eylediği ve iki üç saat görüştüğü bir kişi ile konuşması sırasında;'Ben para biriktirmez isem,evlatlarıma hayırlı baba ve karılarıma hayırlıkoca olmam' sözlerini edebilmişti..Bu sözün söylendiği zaman Rusya'nın Ayetefanos'ta (Yeşilköy) bulunduğu vakte rastlamasına göre,millet ve devletin hiçbir zaman kalıcılığına güvenmediğini gösterir bu sözün bir padişah dilinden çıkması esef vericidir..Abdülhamit'in yukarıda anlatıldığı gibi yalnız kendi kişiliğini düşündüğü ve yaşamını korunması ve yerinin sağlamlığı için her türlü aşağılanmaya ve hakarete dayandığını gösterir.Kendi gözümle gördüğüm aşağıdaki olayı şuracıkta anmakve anlatmaktan kendimi alamadım:Rus ordusunun Ayestefanos'ta bulunduğu sırada bir gün iş gereği Yıldız Sarayı'na gitmiştim.Mutfak yönünde yüz kadar tenekecinin büyük bir çabukluk ve beceri ile teneke kutular yapmakta olduklarını gördüm.Bir yandan koyunlar kesilip,kazanlardakavurmalar yapılıyordu.Beni şaşırtan bu durumun nedeninisaraya bağlı bir kişiden sorduğumda beni bir yana çekip;'Rusların İstanbul'a girip zaptedeceklerine kuşku yoktur.Sultan Abdülhamit'i de tutsak edeceklermiş.Bu günleri görmemekve tutsaklık altına düşmemek için Padişah,Peygamberin hırkasıylapadişahlık sancağını ve kutsal emanetleri ve kendi çoluk çocuğunu alarak Bursa'ya kaçmak ve göçmek düşüncesinekapıldı.Yol yemeği olarak 800 teneke kavurma hazırlamakla uğraşıyorlar..'Bu durum beni son derece şaşkınlık içinde bıraktı.O gün akşam üzeri Darüssaade ağası Behram Ağa Padişah'ın yanına girerek;'Bursa'ya kaçalım emir buyuruluyor.Pek ala..Fakatişler bittikten sonra Rusya'yı bir biçimiyle kandırmak olanağı olur ise,İstanbul'dan çıkardıktan sonra acaba millet bizi yenidenkabul eder mi?3.Napolyon'un halini gördünüz' demesi üzerine Abdülhamit;'Öyleyse ne yapalım,sen ne düşünürsün?.'demiş ve Kızlar Ağası'da;'Ne olacak?Milletin başına ne gelirse bize deo gelecektir.Sabretmekten başka çare yoktur' cevabını vermişve bunun üzerine kaçmak düşüncesinden vazgeçilmiştir...Herkesin bildiği gibi,Ayestefanos anlaşması imzalandıktan sonra Grandük Nikola,Ayestefanos'tan İstanbul'a gelip Yıldız'a gitmiş ve Abdülhamit taht kapısından karşılayarak,bütün aşağılamahakaretle karşısında oturmuş ve iki gün sonra verdiği görkemli bir şölende Rusya'nın ve Grandük'ün sağlığına içki içmiştir.."(Basiret Gazetesi sahibi Ali Efendi'nin anıları..İlk baskı 1909)





Güntekin Eke


Devamı

19 Temmuz 1936| İberya Devrimi

İberya, 1868’den 1936’ya kadar taş üstüne taş konarak hazırlanan bir devrim süreci yaşadı. İberya’daki anarşistler şöyle diyordu, “Devrim yoktan var olmayacak,devrim güçlü ve sağlam bir zemine ihtiyaç duyar, bunu yaratmanız gerekir.” İberya’nın anarşizmle tanıştığı yıllardan itibaren, anarşistler ilmek ilmek bir geleneği ördüler. Eşek üzerinde köy köy gezen anarşistler, gittikleri her yerde baskıya karşı halkın örgütlülüğünün kazanacağını anlattılar.

Devrime  giden 70 yıllık süreçte İberya’daki anarşistler kolektivizm ve komünizm eğilimlerini başarılı bir şekilde birleştirerek anarko-sendikalizmi yükseltmiş, devrimci anarşizm adına tarihsel bir iş başarmışlardı. Bununla birlikte toplumsal dönüşüm iddiasını hem endüstriyel ve kırsal alanlardaki işçiler arasında da yaymışlardı.

1936 Temmuz’una gelindiğinde CNT’nin üye sayısı 1 milyonu aşmıştı ve hemen hemen tüm sektörlerde CNT’li işçilerin etkilerinden bahsedebilirdi. Bununla birlikte anarşistler, anarşizmin toplumsallaşması için sadece işçi mücadelesinin yeterli olmadığını biliyorlar ve her alanda toplumun tüm kesimlerine yönelik çalışmalar yürütüyorlardı. Bu çalışmalar, anarşist hareketin tarımdan sanayiye bütün sektörlerde çalışan işçiler, işsizler ve hatta çocuklara kadar birçok kesim tarafından anlaşılmasına ve sahiplenilmesine fırsat verdi. Bir yandan Franco’nun ordularıyla savaşırken diğer yandan yaşamı yeniden inşa ettiler. Ve onlar, anarşizmin örgütlü geleneğinde önemli bir deneyim yarattılar.

Bu gelenek, coğrafyaları ve sınırları aşarak, toplumsal devrimci anarşizm mücadelesi olarak, devletlerin ve kapitalizmin tüm saldırılarına karşı varlığını güçlenerek korumaya devam ediyor. 1936’nın İberya’sından yankılanıyor şimdi, şu anda aynı slogan: “Faşizme Geçit Yok!” Ve yaşam buluyor anarşizm inançla çarpan yüreklerimizde!
“Faşist iktidarlar bizim bulunduğumuz yerden asla geçemeyeceklerdir. Bu, ezilenlerin parolasıdır. Biz onlara şöyle sesleniyoruz: “Geçemeyeceksiniz!”. Yıkıntılardan hiç mi hiç korkmuyoruz. Dünya bizlere kalacak; bundan şüphemiz yok. Burjuvazi tarihten silinmeden önce mülkiyetindeki dünyasını yıkabilir. Biz ezilenler yeni bir dünyayı yine inşa edebiliriz ve daha güzellerini. Yüreğimizde bir dünya taşıyoruz, şimdi şu anda bu dünya büyümekte.”

Kaynak: meydan.org
Devamı

Hikmet Kıvılcımlı – Tarımdaki Asalaklar

Traktör Çeşitleri


Türk çiftçisini sömüren, tarımsal ürünlerimizin özünü emen pembe kurt, yeşil kurt, süne ve çekirgenin yanı sıra bunlardan daha sömürücü ve alt edilmesi güç olan bazı asalak böcekler vardır ki bunlar çiftçiye ziraat alet ve makineleri ile kimyevi gübre ve mücadele ilaçları satan “Özel Teşebbüs” firmalarıdır.

Özel teşebbüsle Devlet Sektörünün el ele verdiği şu günlerde bir oyunun daha perdesini aralamayı lazımla bulduğumuz için bu yazımızda tarımsal alet ve ilaçlar satan firmaların iç yüzlerini açıklayacağız. Yurdumuzda her yıl tarımsal işletmelerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere dışarıdan ortalama 70-80 milyon liralık ziraat alet makineleri ile kimyevi gübre ve ilaçlar getirtilmektedir. Bunun %30’u özel bir kanunla ve bu iş için kurulan Türkiye Zirai Donatım Kurumu tarafından, geri kalan % 70’i özel teşebbüs firmaları tarafından yurda sokulmaktadır. Yurda sokulan zirai alet ve makineleri getiren özel teşebbüs firmaları ile Zirai Donatım Kurumu arasında bulunan oranı her yıl ithal kotalarındaki tahsislere, piyasanın ihtiyaçlarına ve ithal imkanlarına göre değişmekte olup ortalama olarak en az %60’ı özel firmalar tarafından getirtilen ziraat alet ve makinelerinden bu işle meşgul olan birkaç firma milyonlarca liralık kârlar sağlamaktadır.

Firmaların çıkarı elden geldiği kadar çok miktarda alet ve makineyi yurda sokmakla olup özellikle bol bol döviz tahsis edilen yedek parça ithalatında dış sömürücülerle el ele verilerek türlü dolaplar döndürülmektedir. Örneğin birkaç yıl önce yurda sokulan bir traktörün elde bulunan yedek parçaları bu ihtiyacı karşılamasın diye dışarıdaki imalatçılar sık sık tip değiştirmekte ve beş yıl önce ithal edilen bir traktörün elde kalan yedek parçası bu yeni gelenlere uymamaktadır. Bu yüzden sadece Zirai Donatım Kurumu elinde milyonlarca liralık işe yaramaz yedek parça stoku birikmiş olup Türk çiftçisini en zayıf yönünden sömürebilmek için ithalatçı firmalarla dışarıdaki imalatçılar iş birliği yapmaktadırlar.

Aynı şekilde Zirai Kalkınma hamlesine giriştiğimiz 1950 yılından 1960 yılına kadar değişik firmalardan tam 60 çeşit traktör getirilmiş olup bunların yıldan yıla değişen tipleri de hesaba katılacak olursa yurdumuzda kullanılan traktör çeşitleri 115’in üstüne çıkmaktadır.

Dışarıdaki imalcinin çıkarı, sattığı makinelerin bir an önce kullanılmaz hale gelerek yenisinin alınmasında olduğuna göre bu değişik firmaların birbirine uymayan yedek parçaları yüzünden köylerimiz bir traktör mezarlığı haline gelmiştir. Halbuki tüm bu amaçla kurulan Zirai Donatım Kurumunun yurdun her köşesinde satış mağazaları ile tamir atölyeleri bulunduğuna göre yurda sokulacak traktör çeşitlerinin birkaç tipe bağlanarak sadece bu çeşitlerin getirtilmesi ve eskiyen traktör parçalarının yeni traktörlerde kullanılması sağlanabilirdi. Bu suretle dış ticaret dengemizde her yıl milyonlarca liralık döviz tasarrufu sağlanmış olacağı gibi yedek parça ithal edilmeyen yıllarda binlerce traktörün yüz üstü kalması önlenmiş olurdu.

Amma kutsal liberalizm, özel teşebbüs dokunulmazlığı, serbest rekabet kuralları gibi büyük prensipler karşısında birkaç yüz milyon liralık israfın ne önemi vardır ki? Hele bu büyük firmalar iktidar partilerinin seçim masraflarına büyük bağışlarla katılırsa köylünün yırtık şalvarına bir yama daha vurulması pahasına yeni bir çeşit traktör ithalinde ne sakınca olabilir?

Tarım ilaçları rezaleti

İnsan sağlığı için gerekli ilaçlar üzerindeki kazanç spekülasyonu YÖN’ün geçen sayılarında üzülerek okuduk. İnsan sağlığına kasteden bu kirli ellerin tarım ilaçları üzerinde daha temiz kalması düşünülemez. Hem bu ilaçlar milyonlarca asalak böceklere karşı kullanılacağına göre yazık değil mi bu hayvancıklara? Tanrı onları da yaşasınlar diye yaratmamış mı? Ama başkasının sırtından, ama alın teriyle. Bu ancak yaratanın bileceği iş…

Yıl 1966. Demokrat iktidar bir yanlışlık yapıp tertemiz bir adamı Tarım Bakanlığına getirmiş. Temiz fakat gereği kadar yürekli değil. Zirai Donatım Kurumu her yıl Devlet bütçesinden özel firmalara aktardığı milyonlarca liralık tarım ilaçlarının tatlı kârlarına direnerek bir müessese kurmak istemiş. Bu ilaçların ham maddeleri dışarıdan getirtilerek İzmir’de kurulacak çok basit bir fabrikada küçük bir maniplasyona tabi tutulacak ve ambalajlanıp satışa çıkarılacak. Gerekli ham maddeleri ucuz fiyatla sağlamak ve İzmir’deki tesisleri kurmak üzere Amerika’da büyük bir kimya fabrikası ile iyi bir anlaşma yapılmış. İşletme ve idare kadroları tespit edilmiş. İşe başlamak için sadece Bakanın onayı kalmış.

Gelgelelim, suyun başına yedi gözlü üç dev anası oturmuş, bırakmaz susayanları. Bu ilaçları yapıp satan ve sadece Zirai Donatım Kurumuna verdiği ilaçlardan yılda en az 5-6 milyon lira kâr sağlayan üç büyük firma vardır yurdumuzda. Bu tatlı kârların elden gideceğini anlayan firmalardan biri o devrin otoriter Bakanlarından birinin Alman eniştesini Şirketlerine ortak etmiş ve başlamış çekişme. Bu otoriter Bakan, Tarım Bakanına resmen bir yazı döşenmiş. “Memleketin kalkınması özel teşebbüsün yardımı ile mümkün olacağından, bu ilaçları yapan Milli Sanayi yurdumuzda kurulmuş bulunduğundan, her işe Devletin el atması doğru olmayacağından dan dan… Zirai Donatım Kurumunun giriştiği teşebbüsten vazgeçmesi.” Ricası ile biten bir yazı. Yazıyı imzalayan Bakan otoriter ve nüfuzlu. Yazıyı alan Bakan temiz fakat yüreksiz. Donatımın yazısı ile öteki Bakanın yazısını günlerce cebinde gezdirmiş. Fakat imkan bulup bir türlü açamamış ve sonunda Donatımcılara dert yanıp:

Bu adam o Bakanlıkta durdukça yaptırmayacak bu işi. Şimdilik vazgeçelim bu teşebbüsten. Hele biraz daha bekleyelim… diye boyun bükmüş adamcağız.
Tabi bu iş böylece yüz üstü kalmış. Halbuki liberal ve idealist Bakanın yurdumuzda kurulmuş olduğundan bahsettiği sanayi çok ilkel ve basit bir ambalajcılıktan ibaret olup yurt dışından getirilen ve % 90’ı DDT türünden olan ham maddelerin Marmara adalarından motorlarla gelen mermer tozları ile karıştırılıp torbalara konmasından başka bir şey değil. Dışarıdan gelen ham maddenin fiyatı 300. Sadece Tarım Bakanlığı yurt çapında Zirai Mücadele ihtiyacı için bu üç firmadan yılda en az 8-10 milyon liralık ilaç satın aldığına göre 5-6 milyon liralık temiz kârın bu üç firma arasında tatlı tatlı bölüşülmesi ne kadar kolay? Bir de Zirai Donatım Kurumu çıkacak ortaya. O da hisse alacak bu kârlardan. Ah bu kahrolası Devletçilik. Alt üst ediyor piyasayı.

Son günlerde öğreniyoruz ki bu üç firmadan en kodamanı, yurdumuzda ileri fikirlerle savaş ve ekonomik konularda ilmi araştırmalar yapmak için toplanan 6 milyon liralık fona en büyük bağışlarda bulunanlardan biriymiş. Marmara adalarının mermer tozunu altın fiyatına satmak kolaylığını keşfeden bu becerikli firma toplanan paralarla yapılacak ilmi araştırmalarla bakırdan altın yapmak hünerinin sırrını da açıklayıverse de yurdumuz ekonomik güçlüklerden kurtuluverse…

Zirai Donatım Kurumunun başarısız işleri

Ama özel teşebbüsün bu kötü yönlerini ortaya sererken Donatım Kurumunun başaramadığı bazı işlere de dokunmamak insafsızlık olacak. Evvela Donatım Kurumunun başındaki idareciler sosyal inançları bakımından Devletçiliğe inanmamış, liberal kişilerdir. Bu her zaman, her devirde böyle olmuştur. Yazdığı ilacın şifasına inanmayıp hastasının kulağına usulcacık karınca duası fısıldayan bir doktor düşünelim. Bu doktorun yazacağı reçeteden hayır gelir mi hastaya? Her işte sorumluluk korkusu, statükonun korunması ve dalavereli işlere fazlaca burun sokan çetin karakterli müfettişlerin teşkilattan uzaklaştırılması. İşte bu üç prensip faaliyetlerinin pusulası…

Örneğin Donatım Kurumu bir traktör fabrikasına ortaktır. Kuruluşu, işleyişi ayrı bir etüt konusu olan bu traktör fabrikası her dönemde dört ayaküstüne düşmektedir. Bu fabrikanın donatım aracıları ile sattığı traktörlerin son günlerde yedek parça sıkıntısı çekilmektedir. Donatım Kurumuna küçük bir komisyon karşılığı bu fabrikanın satıcılığını yapmakta iken son yıllarda ödenecek satış komisyonu üzerinde anlaşamayarak bu işi bırakmıştır. Şimdi bu iş İllerde ve İlçelerde sorumsuz kişilerin aracılığı ile yapılmakta ve yedek parça sıkıntısı çeken Türk çiftçisi her fırsatta soyulmaktadır. Neden? Mademki bir kamu hizmeti yapmak için kurulmuş geniş bir teşkilat vardır ve mademki son yıllarda ithalat güçlükleri dolayısıyla donatım mağazaları satacak bir şey bulamamaktadır. O halde Donatım Kurumu evvelce kendi aracılığı ile satılmış olan bu traktörlerin parçalarını hiçbir komisyon almadan bile neden satmaz?
Evvelki yazılarımızdan birinde değindiğimiz gibi sömürücü amaçlarla işleyen özel teşebbüs, resmi sektör işletmeleriyle sürtünme yerlerinden bu müesseseleri de bozmuş ve bunlar da kuruluş gayelerinden uzaklaşarak kâr amacıyla işleyen kötü birer müessese hâline gelmişlerdir. Evvela inanç lazım beyler, yaptığı işin heyecanını duymak lazım. İleri reformlara, Devletçiliğe, tarımsal alanda yeni hamlelere inanmayan kişiler, inanmadıkları Devlet işlerinin başında ancak bu kadar başarı sağlayabilirler. Üst yanı kelam, kelam…

Yön DergisiSayı: 33 – 1 Ağustos 1962Halim Köylü takma adı ile kaleme alındı.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı
Devamı

Üstünlük Sloganlarına Karşın – Tecelliyatta Tekrar Yoktur


Batı uygarlığı söz konusu olduğunda genellikle “Orta Çağ karanlığı”ndan bahsedilir. Bunda kısmen bir doğruluk payı vardır, ancak aynı zamanda Batı’nın modern değerlerinin, sosyal, siyasi, ekonomik kurumlarının, düzeninin temeli “Orta Çağ karanlığı”nda atılmıştır. Rönesans bir gecede başlamamıştır, bir sürecin sonucudur ve temelleri Orta Çağ’dadır. İlginçtir, Müslüman dünyanın geri kalmışlığının temelleri de aslında bugün “altın çağ” olarak övünülen İslamiyet’in aydınlık Orta Çağ’ında atılmıştır.

Müslüman dünyada felsefe ve bilim alanındaki kayda değer gelişmeler Batı’da dönüşüme önayak olurken yaşadığımız coğrafyada uzun ömürlü olmamış, aynı etkiyi yaratamamıştır. Müslüman dünya bu mirasa hâlâ direnmektedir. Avrupa, süreç içinde onu baskılayan teolojinin boyunduruğundan kurtulurken, Müslüman dünya dini metinlerin dogmatik yorumuna takılıp kalmıştır. 16. yüzyıldan itibaren geleneksel inanış, düşünce tarzı ve bunlardan kaynaklanan uygulamalar, özetle dini tutuculuk ve kültürel gurur hemen her alanda ilerlemeye engel olmuştur.

Türkiye’de -daha geniş çerçevede Müslüman dünyada- “Batı bizi kendine benzetmek istiyor” algısı hâkimdir, uzun zamandır süregelen asılsız bir propagandadır bu. Batı, karşısında modern, sanayileşmiş, şehirli, birey, rasyonel insanlar görmek istemiyor, bilakis, bedeviler topluluğu görmek istiyor. Aksi halde Müslüman dünyayı geri ve zayıf bırakmak, terörize etmek, sömürmek mümkün olmayacaktır. Kısacası bu Batı’nın çıkarına değildir. Öteki olarak bedevilere her zaman ihtiyaç vardır, aksi halde işler arzu edildiği şekilde yürümez. Osmanlı’yla başlayan Cumhuriyetle devam eden modernleşme hareketine muhalefet ve özellikle son dönemde şiddetle teşvik edilen Orta Doğululaşma eğilimi bundan bağımsız değildir.

Ortaya çıkan her yeni durum ya da her farklı aşama farklı bir bakış açısı ve hareket tarzını gerekli kılar, gelişmeye ayak uyduramayan kaçınılmaz olarak kaybedecektir. Savaş alanlarındaki yenilginin nedeni de tam olarak budur. Toprağa dayalı geleneksel düzen ve üretim biçimi, kültür ve toplumsal yapılar modern askeri örgütlenmeyi, gerekli silahların ve savaş tekniklerinin kullanılmasını dahi geciktirmiştir. İtalyan ekonomi tarihçisi Carlo Maria Cipolla, bu konuda Silahlar ve Avrupa Sömürgeciliği adlı eserinde önemli bilgiler vermektedir. Yenilgi ve toprak kaybının sürekli bir hal almasıyla birlikte modernleşme kaçınılmaz olmuştur.

Fransız filozof Auguste Comte, 1853 yılında Mustafa Reşit Paşa’ya yazdığı mektupta imparatorluğun dağılacağını, bunun zamansal/tarihsel yönetimlerin yaşam alanını kısıtlayan toplum yasasının olağan bir uygulaması ve kaçınılmaz bir çözülme olduğunu, bu nedenle de üzülmemek gerektiğini söyler. Tarihi kaset misali geri sarmak da mümkün değildir, giden geri gelmez, çünkü tecelliyatta tekrar yoktur. Kısacası geriye dönüş çabaları beyhudedir, tarihteki düşüşün sebeplerini doğru tespit etmek yeterli olacaktır. Ancak sürekli tarihi öven tek taraflı yaklaşımlarla bir üstünlük miti yaratılmakta, dini tutuculuk ve kültürel gurur inatla modernleşmenin önüne dikilmektedir. Böylece tarihte ne olup bittiğine dair hiçbir şey anlaşılmadığı gibi, insanlar kendilerini kandırmanın ötesine geçememektedirler. İçi boş sloganlar hep bu tek taraflı yaklaşım ve “okumalar”dan doğmaktadır. Bütün bu içi boş üstünlük sloganlarına karşın Türkiye -daha genel çerçevede Müslüman dünya- bugün üreten değil alıcı-kullanan durumundadır.

Felsefe, buluşlar/icatlar, bilimsel metot ve bilgi, sosyal ve siyasi dönüşümler birbirleriyle yakın ilişki içerisindedirler. Taştan aletlerin yapıldığı zamanlardan insanoğlunun her işini bilgisayarla gördüğü günümüze uzanan uzun bir sürece rağmen bugün hâlâ geçmişe dönmeyi arzu eden arkaik zihin, hemen her işin dini buyruklar çerçevesinde yürütüldüğü dönemin kapandığını kavramaktan uzaktır. Akıl Çağı olarak da adlandırılan Aydınlanma ile birlikte işlerin düzenlenmesi ve sorunların çözümü noktasında dinin yerini akıl almıştır. Ancak bir noktanın altını çizmek gerekir ki insanlık ileri bir aşamaya geçerken bu her coğrafyada aynı anda ve topluca gerçekleşmemekte, her ulus buna iştirak etmemekte, bazı uluslar ilerlemeye direnmekte ya da gelişmeye ayak uydurmakta zorlanmakta, gecikmekte ve bu da onların uygarlığın gerisinde yahut dışında kalmalarına yol açmaktadır.

Bilimsel ve teknik gelişme, ulusların, doğanın ve diğer ulusların onlar için yarattığı tehlike ve problemlere verdiği cevaptır. Bu cevabın verilebilmesi için düşünce ve hareket tarzının değişmesi, buna bağlı olarak gerekli (modern) kurumların ihdas edilmesi gerekir. Nakle dayalı bilgi sistemiyle dünyayı açıklamak, doğadaki zıt güçleri hâkimiyet altına almak, diğer ulusların yarattığı tehlike ve problemlere cevap vermek, 18. yüzyıl öncesi geleneksel toplumun sosyal, siyasi, ekonomik mekanizmalarıyla sorun çözmek mümkün değildir. Bilgi, teknoloji ve bunları geliştirmek için yöntem transferi, dünya görüşünde köklü bir değişimi, buna bağlı olarak bir benzeşmeyi de beraberinde getirmek zorundadır ve bu da dini-kültürel tutuculuğun, geleneksel sosyo-kültürel dinamiklerin muhalefetini kaldırmaz.

Gelinen noktada inancı aşmak gerekmektedir, zira inanç, varlığın, doğanın, insanın, hayatın, toplumun, tarihin vs. tek bir kategoride, tek yanlı algılanmasına neden olmaktadır. Tartışmaya kapalı olduğu, tek hakikatin kendisi olduğunu öne sürerek anti-tezi kesinlikle dikkate almadığı için senteze imkân tanımaz. Bu da biraz önce sayılanların kavranmasını imkânsız hale getirdiği gibi, geri kalma, yanı sıra sürekli bir kavga ve huzursuzluk sebebidir. Asırladır hâkim olan ve ilerlemeye muhalefet eden bu anlayış yüzünden Müslüman dünya kafasını bir türlü kaldıramamıştır. Aynı zihniyet, her şeyin dinde var olduğu, günümüz dünyasında her işin “İslami yollar” ile halledilebileceği iddiasıyla ilerlemenin önüne set çekmekte, aradaki farkın daha da açılmasına neden olarak durumu iyice kötüleştirmektedir.

Her ne kadar dini çevreler tarafından kadim değerler öne sürülmek suretiyle bunları güçlü bir biçimde vazeden bir üst anlatı olarak dine vurgu yapılsa da, günümüz dünyasında din, üst anlatı olarak etkisini önemli ölçüde yitirmeye başlamış, geleneksel ve siyasi-ideolojik dindarlığın romantik özlemleri de hızla inişe geçmiştir. Kaldı ki adalet, iyilik, doğruluk gibi kadim değerler ilk kez vahye dayalı dinlerle birlikte ortaya çıkmış ya da bilinir olmuş değildir. Ancak her şeye rağmen din, modern dünyada hayatı anlamlı kılabilir, kişisel maneviyat ve ahlak düsturu olarak işlevini yerine getirebilir.

Yaşanan gelişmeler bize uygarlığın gerisinde ya da dışında kalan ulusların daha büyük acılar çekeceğini, hatta geleceğin dünyasında kendilerine yer bulamayacaklarını göstermektedir. Nitekim 15. yüzyılın sonlarından itibaren birçok insan topluluğunun, farklı coğrafyalardaki birçok ulusun Batı uygarlığı karşısında düştüğü durum da budur.


Atilla Fikri Ergun 29.06.2020


Devamı

KIVILCIMLI'DAN FREUD DEĞERLENDİRMESİ


Kıvılcımlı'nın bilinmeyen ya da az bilinen yönlerini, eserlerini, yazılarını paylaşmaya devam ediyorum. Arkadaşlarımdan da paylaşarak yayılmasına destek olmalarını rica ediyorum.

SİGMUND FREUD



İnsan toplumunun ilkel komün çekirdeği, şüphesiz ki insanın hayvanlar aleminden ayrılışıyla olmuştu. Freud'un zekası, klinik psikolojiden, doğa bilimleri metafiziğinden biraz olsun kurtulunca ister istemez göze çarpar bir parlama yapmıştı. Yaşadığı cinsel baskılar ve hastalıklardaki yansımalarının temelli bir realite olduğunu kavrayınca, antropolojiye ve arkeolojiye, yani cinsel yasakların ilk köklerine uzanmak araştırmacılığını gösterdi. Ne var ki, sonuca pek kolay ulaşma yüzeyselliğiyle dopdolu metafizik burjuva yaşamına ve mantığına kurban oldu. Darwin-R.Smith Frazer- Atkinson'dan ekletize ettiği aforizmalar ile, insan toplumunun doğuşunu açıklamak cehaletine düştü. 1913'te ünlü "Totem ve Tabu" çalışması olumsuz eleştiriler almasına karşın, parlak etkiler yarattı. Bu, o dönemin de konu hakkındaki yetersiz aşamasını yansıtan kanıtı olurken; birbiri peşi sıra akraba silsileleri gibi birbirlerini etkileyen uzman dar kafalılığın daha en verimli açılımlarını yaptığı bir zamanda bile, Morgan-Engels gibi hayatını düşüncesine vakfetmenin değerini ortaya koydu.(Komün Gücü, s. 20)

S. FREUD: PSİKANALİZ-BENLİK-KİŞİ-DİN

1895'te antropoloji-tarih öncesi bilimi- dışında "benlik" olgusunun şuur şuuraltı örgütlenişini aydınlattı. Her düşünür gibi komünün cazibesinden uzak kalamazdı. Çünkü yaşanan modern toplum olsa da, modern toplumdaki her eleman da komünden çıkıp gelen elemanların başkalaşmış yeni biçimleriydiler.

Freud bunu sadece sezdi fakat hiçbir zaman bilincine ulaşamadı. Oysa, psikanaliz ile kişi elemanını yakalarken, önemli bir keşfe ayak basmıştı: Benliği aydınlatan enkonsiyon-konsiyon tezadını ortaya koydu. Bir kez şuuraltından asılınca, insanın derinliklerine inmek zarureti arkasından kovalayıp geliyordu.

Freud yine pratik deneyleri ile cinsel yasakların baskılanmış biçimlerini modern toplumda tespit etti. Bu iki modern biçimlere girmiş kişi ve cinsel baskı elemanı, Freud'u ister istemez komün bilimine (antropolojiye-arkeolojiyemitolojiye ilh...) yöneltti. Ancak hemen hiçbir ilerleme gösteremedi. Kişiyi toplumdan, cinsel yasakları toplumcul gidişten koparmaktan (metafizikleştirmekten) kurtulamadı.

Onca birikmiş, 1847-1913 (60 yıllık), tarih öncesi bilimlerinden hiçbir sentez çıkaramadı. Totem ve tabu elemanlarını, Babahan-Anahan elemanlarını birbirine karıştırıp kişinin psikozlarıyla aynı kefeye koymaya kalkıştı.
Totem vahşi komünlerin, tabu barbarlığın işiydi. Anahanlık babahanlıktan önce; babahanlık çoban-sürü ekonomisiyle gelmişti. Kişinin psikoz ve nevrozları bu elemanlarla ilişkiliydi. Ancak, modern toplumlarla başkalaşan elemanlar, başkalaşan kişi elemanını, toplumsal yasaklarla da dinamitleşen cinsel yasaklarla bütünleşerek, süblimasyon [ululaştırma] kanallarının çıkış yolu bulamadığı yer ve zamanda nevroz ve psikozlara yol açıyordu. Tarihsel prose içinde değişim gösteren elemanlar her toplumda başka başka çeşitlemeler gösterirlerken, nevroz ve psikozların eğilim ve dozları da değişir.

Kişi toplumcul gelişmelerden koparılamayacağı gibi, elemanları da koparılamaz. Çünkü onlar tümlük içinde toplumcul kanunlara uyarak akarlar. Freud, komündeki kişi elemanının, modern toplumda başkalaşmış halinin ne anlama geldiğini bilmeden gözlere batırmıştı. Bu önemliydi. Çünkü komünde kişi ve toplumun gücü diyalektik güreş halinde komün gücünü oluşturuyordu.

Fakat son duruşmada komünün temel gücü, kişinin bile farkında olamayacağı büyük ölçeklerde kişi üzerinde tecelli ediyordu. Nasıl? Toplumcul kanunlar dolayısıyla. Toplumu oluşturan, tek tek kişi elemanlarının kopmaz bütünlüğüydü. Kişinin gücü ise, beyinli oluşuyla kaim oluyordu. Freud bu bakışla değerli bir elemanı yakalamıştı. Bunu sezdi ama asla anlayamadı.

"Totem und Tabu" eseri büyük sükse yapmasına rağmen, antropolojiye psikanaliz tartışmalarını getirmekten başka bir katkısı olamadı. Cinsel yasakların icadını, kişinin fantasmografik çalkantılarından daha gerçek dışı bir fantasizm ile "icad" etme yolunu tutarken, insan toplumunun gelişim kanunları ve biçimleri hakkındaki cehaletin ölümsüz örneğini verdi. Diğer uzmanların ondan farkı, sadece kişi gibi bir elemanın yol gösterdiği psikanalize bulaşmamış olmalarının verdiği dar görüşlülük idi. Yoksa hepsi benzer cehalet ve ön yargılarla olmadık tezleri şişirmeye hazır sorumsuzluk (megalomani) içindeydiler.

Kişi elemanı, kişinin ruhu ve toplum dolayısıyla kişinin ruhundan yansıyan "kutsal ruh" elemanı; üreyim aksiyonu tabanından filizlenen animizm ve cinsel yasaklar ve kan teşkilatlarıyla bir bütündü ve komünün (toplumun) kanuncul gidişinden fışkırıyorlardı. Canlı organizmalara paralel fakat farklı bir uyum geliştirme sürecine giren komün, "kişi" elemanını da hayvandan apayrı "ruh" gelişimli bir zenginliğe ulaştırıyordu. Freud ne tarih öncesini, ne doğal seleksiyon tabanıyla olan diyalektiğini ve gelişen elemanlarıyla komünü-kişiyi anlamak durumunda ve çabasında değildi.
(Komün Gücü, s.45-46-47)


Dr. Hikmet Kıvılcımlı
Hazırlayan: Ahmet Kale


Devamı

KIVILCIMLI NOTLAR


hkivilcimli





Kıvılcımlı'nın bilinen ilk yazısı, 18 Şubat 1925 tarihinde çıkan Aydınlık Fevkalade Gençlik Nüshası başlıklı Aydınlık Dergisi'nin özel sayısında yayınlanan "TÜRKİYE GENÇLİĞİNİN SINIFİ MEVKİİ başlıklı yazıdır.Yazıda Ahmet Tevfik mahlası kullanılmıştır. (Kaynak Fuat Fegan, Kıvılcımlı Bibliyografyası) Kıvılcımlı, kendi kaleminden hayatını özetlediği kısa yazıda "Menteşe Gazetesinde yazılar..." deyip geçiyor. Buradan İzmir-Aydın hkivilcimli1yöresinde yayınlanan Menteşe Gazetesi'nde yazılar yazdığı çıkarılabilir. Menteşe gazetelerine baktığımızda, hem gazetenin daha çok yerel kuvayımilliye haberleri veren padişaha değilse bile hilafete bağlı yazılarla dolu olması, hem de o sırada henüz 17-18 yaşlarında olan Kıvılcımlı'nın bilinen bir üslubunun olmyışından dolayı, yazdıysa bile hangi yazının ya da yazıların ona ait olduğunu bilemiyoruz. O yüzden F. Fegan'ın belirlemesiyle aşağıya orijinallnalini de yeni harflere aktarılmış halini de aldığım bu yazıyı Kıvılcımlı'nın bilinen ilk yayınlanmış yazısı olarak kabul ediyoruz.

2015 yılında Dipnot Yayınları için hazırladığım HİKMET KIVILCIMLI KİTABI (Seçme Metinler ve Üzerine Yazılanlar) kitabına da ilk seçme metin olarak bu yazıyı almıştım.Yazıyı o kitaba 1976 yılında Atila Türk tarafından hazırlanan, Odak Yayınları'nda Mehmet Filiz tarafından yayınlanan kitaptan almıştım. Bugün ikisi de yaşamıyorlar. Sağlıklarında dostluklarını kazandığım için mutluyum. Her ikisini de sevgi ve saygıyla anıyorum.

1925 Şubat tarihli Aydınlık'tan aktardığım orijinal sayfaları da Türkiye Sosyal Tarih Araştırmaları Vakfı (TÜSTAV) arşivinden aldım. Üyesi olduğum kuruma da teşekkürlerimle.




TÜRKİYE GENÇLİĞİ’NİN SINIFİ MEVKİİhkivilcimli2

Ahmet Tevfik




Türkiye’de gençlik asırlardan beri keskin bir sınıf kılıncıyla büsbütün başka iki parçaya ayrılmıştır. Bu gençlerden birincisindekiler güçsüzlük, düşüncesiz ve emin, tıpkı kümesteki kaz civcivleri gibi günden güne palazlanmak semirmek için yer ve yaşarlar. Aldıkları terbiye, toprakta yürümek, havada uçmak kabilinden her nevi gösterişi gözetir. Fakat onlar ecdatları gibi yürürken sallanırlar. Sahilden biraz ötede yüzmek kahramanlığından mahrum ve bir kere uçunca mutlaka tepesi üstü düşmeğe mahkûm, birer kelimeyle “muvazenesiz, korkak, beceriksiz”dirler. Mamafih ne de olsa karada, denizde, gökte görülen hep ancak onlardır. Çünkü sallanışları adeta imtiyazlı bir sıfat, cesaretsizlikleri hemân dûrendîşlik [tedbirlilik], hele sükûtları ise daima kuş tüyünden bir yuvaya olunca pek zararsız olur.

Yola çıktılar mı önlerinde yüzlerce uğur, arkalarında binlerce göz, sağdan, soldan yağmur gibi teşvik, teşcii yorulur. Biraz yükselseler alkış tufanı bir memleketi boğar, düşseler -ne gariptir- herkes onlara acır: “devlet düşkünleri”.

Bunlar (yüksek tabaka) burjuva evlatlarıdır. Babaları gibi tufeyli [asalak] geçinirler. İkinci kısım gençlik; uçmayı, yüzmeyi, hatta yürümeyi bile bilmezler. Fakat hiç unutmadığı ve daima mecbur olduğu bir şey var ki çalışmak... Ne ve kim olursa olsun, şu derebeylik diyarının dağında bârgir[yük beygiri], çölünde deve, tarlasında öküz, ağılında koyun, köyünde köle, şehrinde kul olur. Çekilip binilir, sürülüp sağılır, azarlanır, dövülür; kanı pahasına çalıştırılır. İsmi cinsi iki yerde sorulur: Biri hudut boyunda barut kokusu yayıldığı zaman, diğeri bir senelik kazancı elinden alınırken. O bunlara: “Canım ve malım sizindir” cevabıyla mukabeleye alıştırılmıştır. Zira Nuh gününden beri arz üzerinde sürünen Hind paryası veya Roma proletaryasındandır. Emekçi-rençber de namı.

Zaman boş durmadı, bu iki tabakadan düşürdüğü parçaları yonta yonta ortaya yeni bir enmüzic [numune] koydu: Münevver gençlik.

(Yüksek tabaka: Burjuva) Gençliği: En ziyade ahlâki medhallerde [başlangıç] tenkide denir. İktîsadi kıymeti, örselenegelen bir mevki sahibi olmaktan ibarettir. Şuurlanacak herhangi bir diğer sınıf gençlik bu tufeylileri çarçabuk hayatta müstahsil yaşamağa mecbur edebilir. Yani bugün asıl son iki tabaka faal vaziyetine namzettir.

İşçi Sınıfı: (Proletarya) Gençliği: Meşrutiyetten sonra bazı siyasî şarlatanlar tarafından kışkırtılmakla başlayan menfi kımıldanış, yavaş yavaş kırk burjuva, kırk serseri entellektüel tabakalarını hürriyette bırakacak kadar yol almıştır.

Bugün erkek işçileri arasında sapsarı vaadlerden usanıp da sınıfî mevkiini hiç olmazsa hissetmemiş pek az saf derunlar vardır. Köylü-kadın işçi katları müstesna olmak üzere bilhassa genç işçi-rençber sınıfının iktisadî şartlarla mütenasiben[uyumlu] kemmiyet[nicelik] ve kefiyetçe[nitelik] mütemadiyen genişlemesi, ve tarihî vazifesini idrak hususunda manalı bir uyanıklık göstermesi, mahiyetinde çabuk müsaid[uygun] cereyanlar açmış ve hakim bir ciddiyetle istikbalini kavramıştır.

Münevver Gençlik: Henüz kendini bulamamış ve tarihi manasıyla cemiyetindeki sınıfı cephesini tutamamıştır. Bu gençlik tanınmayacak kadar tazedir. İlk defa Çanakkale, Kafkas, Irak, Filistin mezbahalarında mesleği askerlerden daha büyük ve fedakâr kurban ettikten sonra varlığını duymuş ve İstiklâl Harbi akabinden şu âna gelinceye kadar renk renk ihtiyaçlar, hatta mühim tezlerle ortaya çıkmıştır. Umumî Harb’den evvelki darülfünun ayaklanmaları mürteci bir sarıklılar yaygarası, yahut da şişirilmiş bir İttihad ve Terakki balonu gibi blöflerden ileriye geçememiştir. Büyük mekteplerdeki uyanış tabirine uyacak hareketler, mütareke senelerinin tazyikiyle başlar, eyi fena hiç olmazsa canlılığa tekabül eder tezahürler gösteriyor. Mâmafih sınıf “hâlâ” rehbere muhtaç, vasîsiz, koruyucusuzdur. Ona öyle çelikten bir şuur lâzımdır ki, septik ruhunu madde ile doldursun. Ve basit heveslerini yılmaz çalışma merakına toplasın. Bu gençlik yüksek tabakaya güvenmez, zira sûkutu hâyâle uğraması muhakkaktır. Ona badehu [daha sonra] hizmetçilik etmenin ise şerefsiz bir kölelik olduğunu anlamayacak kadar donuk zekâlı görünmüyor. O halde inkişâf [gelişim] ve mukadderâtı [yazgısı] hangi tarafa doğrudur?

Eğer bu sual 1848’lerde sorulsaydı, ihtimal bir burjuva inkılabı kebirinden bahsedilebilirdi. Halbuki bugün herhangi orta bir sınıf için yaşamak hakkı istenirse dev adımlarla cihan inkılabına doğru koşmaktan başka çare düşünülemez. Bu inkılâp emekçiler yani adale işçisi (amele), dimağ işçisi (inkılâbcı münevver), fakir köylüleri (rençber), bir manâ ile tufeylisiz[asalak]-çalışkanlar dünyasını bir an evvel kurmaktır. Mademki Türkiye’nin gergin durmaya gelmediği söyleniyor, bu can alıcı gerilikten kurtulmak için kağnı ve karasabana sarılmak ne kadar cinnetse, dünya inkılabında Türkiye’nin yegane çalışkan ve asri bulunan emekçiler sınıfıyla el ele vermemek ve tekâmülüne engel olmak ondan büyük bir cinayettir."



Not: Burada paylaştığım ve seri halde paylaşacağım KIVILCIMLI NOTLAR'ı beğenen arkadaşlarımın Kıvılcımlı'nın sosyalist hareketteki birikimli rolünün ve misyonunun daha görünür olması açısından paylaşmalarını her yazımda rica eeceğim.


Ahmet Kale


Devamı