VATAN POSTASI ☰ Bölümler
Kavramlar-Süreçler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kavramlar-Süreçler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İsmi ile müsemma olamayan enternasyonal


Bugünden bakıldığında hata olduğu tartışma götürmeyen kararların alınmasında konjonktürün zorlamasının mı, dönemin sosyalistlerinin teorik yetersizliklerin mi belirleyici olduğunu bilmek günümüze önemli dersler bırakabilir. Benzer sorunlar farklı kılıklarda karşımıza çıktığında yararlanabileceğimiz bir ders…





“Başarısız boktan bir kış geçirdik”
Turgut Uyar





Marx’ın Manifesto’nun sonunda bütün ülkelerin işçilerine birleşmeleri yönünde yaptığı çağrı ilk olarak I. Enternasyonalle ete kemiğe bürünmüştü. Fakat o dönemde henüz doğum aşamasında olan işçi hareketi kısa bir süre sonra dağılmıştı. 1889’da tekrar kurulan ve 2 numaralı formayı sırtına giyen yeni enternasyonal, bir taraftan kapitalizmin geliştiği, diğer yandan işçi sınıfının da sendikaları ve partileri ile onun karşısına dikildiği bir dönemin ürünüydü.





Patricia van der Esch’in II. Enternasyonal’i mercek altına aldığı çalışması Yordam Kitap tarafından literatürümüze kazandırıldı. 1. Dünya Savaşı sırasında aldığı tutumla tüm Marksistler tarafından mahkûm edilmiş olsa da anlatılan hikâye bizim hikayemiz. Bugünden bakıldığında hata olduğu tartışma götürmeyen kararların alınmasında konjonktürün zorlamasının mı, dönemin sosyalistlerinin teorik yetersizliklerin mi belirleyici olduğunu bilmek günümüze önemli dersler bırakabilir. Benzer sorunlar farklı kılıklarda karşımıza çıktığında yararlanabileceğimiz bir ders…





Enternasyonalde yaşanacak tartışmalar dönemin işçi hareketinin bilinç ve örgütlülük düzeyinden bağımsız ele alınamayacağından, yazar bize Almanya, Fransa ve İngiltere’den başlayarak İtalya, İspanya, Hollanda, İskandinav ülkeleri, Rusya ve Doğu Avrupa’da kısa bir tur attırıyor. Lassale, Bebel, Liebknect gibi önderlerin, Gotha ve Erfurt programlarını yazmış partilerin Almanya’sı, Guesde ve Jaures’in öne çıktığı, CGT konfederasyonunda birleşen işçilerin Fransa’sı, Fabian Derneği ve Trade Unions rüzgarını arkasına alan İngiltere tanıtım faslının önemli durakları.





Bir yerden sonra rehberimiz rotayı içimize doğru çeviriyor. Tartışmaların hangi eksende döndüğünü öğreneceğimiz yolculuğumuz başlıyor: I. Enternasyonal’e Marx-Bakunin çatışması damga vurmuşken, anarşistlerin yeni enternasyonale alınmaması, kapıdan kovulup bacadan girdiklerinde ise Zürih kararı ile dışlanmaları, tartışmaların Marksizm içi tartışmalar yani sendikalizm-politisizm ya da devrimcilik-reformizm ekseninde geçmelerine yol açar. Trade Union rüzgarıyla enternasyonale katılan İngilizlerle, barikat savaşlarından çıkıp gelen Fransızlar ilk görüş ayrılığını yaşayan uluslar olur. Reformistlerle, devrimciler arasındaki anlaşmazlıklar iki kanadın ayrı ayrı kongre yapmasına kadar varır. Daha sonra yapılan birleşik kongrelerde 8 saatlik işgünü, iş mevzuatı, 1 Mayıs gösterileri ve iktidarın nasıl ele geçirileceği konuşulur. 1893’te Engels’in kapanış konuşmasını yaptığı kongre katılanlar için tarihi bir anı olur.





Reformizm ile karşı karşıya
Kendiliğinden gelişen işçi direnişleri dönemi geride kalırken işçi sınıfının kendi örgütlerini kurarak mücadele bayrağını programatik biçimde yükseltmesiyle güçlenen sosyalizm fikriyatı üst sınıflardan aydınların ilgisine mazhar olur. Ancak teorinin sulanması da bu noktada başlar. İlk olarak Bernstein, Marx’ı “güncellemeye” girişir. Fransa’da Millerand’ın burjuva hükümete katılması yakıcı bir sorun olarak ortaya düşer. Bu duruma yol açan Kautsky kararını, Dresden kararı ile silmek gerekecektir. Reformizm ile devrimciliğin karşı karşıya geldiği anlardan biridir bu.





Enternasyonalin işleyişi “Uluslararası Sosyalist Büro “ başlığı altında ele alınırken, Sosyalist Gazeteciler ve Uluslararası Sosyalist Kadınlar Kongresi gibi alt örgütlenmelerden de bahsediliyor. Sosyalist kadınlar taleplerinin başına oy hakkını koyuyorlar. Enternasyonaldeki önemli tartışma başlıklarından biri de genel grev konusu. Ağır baskı altında (Sosyalistlere Karşı Yasa) yaşayan Alman sosyal demokratları genel greve karşı çıkarken, aynı gerekçe 1 Mayıs kutlamalarında da sosyalistlerin önüne çıkıyor, işçi sınıfının gücünü meydanlarda göstermek isteyen Fransızların karşısına Almanlar tatille yetinme önerisi ile geliyor. Öte yandan sendikal hareketin yükselmesi Belçika, İngiltere ve Rusya gibi ülkelerde siyasal talepler için de genel greve başvurulmasının yolunu döşüyor. Yazar, sendikal hareketin devrimci bir yönelimi güçlendirmemesini kısmen sosyalist önderler arasındaki kuşak farkına bağlıyor. Reformizme gönül indirilmesinde refah artışının da payı olduğunu ekliyor. Kanımca ülkelerin mücadele geleneğini de yabana atmamak lazım. Sosyal demokrat partilerin üye sayısının ve oy oranının artması da reformizmi mutlaka beslemiştir.





Enternasyonal’in ölümü
Kapitalizmin, emperyalist aşamaya ulaşmış olması sosyalistlerin önüne yeni sorunları ortaya koyar. Savaş durumunda alınacak tavır tartışması ile II. Enternasyonalin beyin ölümünün semptomları görülmeye başlar. Ulusal çıkarları hatırlayan(!) Alman delegasyonu, Marx’ın ünlü sözünü “Bütün ülkelerin proleterleri birbirinizi katledin” şeklinde anlamaktadır. Lenin, Liebknecht ve Luxemburg’un varlığı savaş durumunda sosyalistlerin barış talebiyle yetinemeyeceğini, kapitalizmi yıkma hedefini sürdürmesi gerektiğini Stuttgart Kongresinin kararlarına eklenmesini sağlar.





Emperyalist paylaşım savaşının patlamasıyla birlikte ilk olarak Sırp sosyalistleri savaş kredilerine karşı oy verir. Fransız sosyalistleri, ülkeleri Alman saldırısına uğradığında savaş kredilerine onay verme kararı alır. Alman sosyalistleri ise dezenformasyonun ve iletişim olanaksızlığının da kurbanı olur. Fransız sosyalist Jaures’nin öldürüldüğünü bildiren telgraf Berlin’e ulaşamazken, üstüne bir de Fransız uçaklarının Nürnberg’i bombaladığı yalanı servis edilir. Alman sosyalistleri bu gelişmelerin ortasında savaşa onay verir. Aynı gün Fransa ve Belçika’da da benzer karar alınır. Rus Duma’sındaki sosyalist vekiller ise akıntıya karşı durmayı becerir.





İlk günah işlendikten sonra kendi ülke burjuvazilerinin eteğine daha sıkı yapışan sosyalistler Enternasyonalin varlık nedenini ortadan kaldırınca, savaşa katılmayan ülkelerin sosyalistleri konferanslar toplayarak müdahale etmeye çalışır. İtilaf devletlerinin sosyalistleri de kendi aralarında toplanarak hedeflerini Almanların yenilmesi olarak belirler. Lenin savaşın başında enternasyonalin ölüm teşhisini koyar, yenisini kurma fikrini ortaya atar. Tartışma artık Almanların yenilmesi gerektiğini düşünenlerle kendi devletlerine karşı devrimci mücadele verilmesi gerektiği düşünenler arasında cereyan etmektedir. Zimmerwald konferansında yeni enternasyonal kurma fikri reddedilse bile ok yaydan fırlamıştır.





İki buçuk enternasyonal
Savaş yıllarında nasyonalizm, enternasyonalizme galebe çalmıştır. Savaş bitince hem sosyalist hareket içinde hem sendikal harekette ayrışma kaçınılmaz olur. Sosyalist partilere muhalif komünist partiler kurulurken III. Entenasyonal, ikincisinin karşısına dikilir. Savaşta alınan tutumlar nedeniyle birbirinin yüzünü görmek istemeyen ulusal seksiyonlar II. Enternasyonal’in tam kadro toplanmasını imkânsız hale getirir. 1917’de işçi sınıfının Rusya’da iktidarı ele geçirmesi hedefin büyümesini gerektirir. 1919’da ilk kongresini gerçekleştiren III. Enternasyonal devrim hedefini ortaya koyarak kısmen çekim merkezi olmaya başlamışken ünlü 21 maddenin ilan edilmesi II. Enternasyonalden kopan bazı partilerin arafta kalmasına neden olur. Arada kalan partilerin oluşturduğu birliğe “ikibuçuğuncu enternasyonal” adı yakıştırılır. Rakip hale gelen üç enternasyonalin yürütme kurulları Berlin’de toplansa da birlik çabaları sonuçsuz kalır. 1923’te 2 ve 2,5 numaralı enternasyonaller birleşir.





Enternasyonaller tarihinde dikkat edilmesi gereken nokta; III. Enternasyonalin, bir öncekine alternatif olarak ortaya çıkmasıdır. 1889’da öncülünün sürekliliğini sağlama iddiasıyla kurulan II. Enternasyonal kendinden sonraya olumlu bir miras bırakmayınca kopuş kaçınılmaz olur.







Yordam Kitap, 2020 yılı sonunda yayımladığı İkinci Enternasyonal kitabıyla tarihimizin unutmak istediğimiz sayfasını önümüze koyarak varlığını sürdüren ulusalcılık sapmasına karşı bizi uyarıyor.kitap





İhsan Gülhan - sendika.org








Devamı

DEMOKRAT PARTİ’NİN “DEMOKRATLIĞI” ÜZERİNE UĞUR MUMCU’DAN TESPİTLER… HEM DE DP’LİLERİN ANILARINDAN

İSMET PAŞAYI BİLE “İPE GÖNDERMEYİ”, CHP’Yİ KAPATMAYI;BÜTÜN MİLLETVEKİLLERİNİ TUTUKLAMAYI DÜŞÜNEBİLEN BİR İKTİDAR DEMOKRAT MIDIR, DİYOR UĞUR MUMCU…


27 Mayıs, demokrat parti gündemi çok eskimedi. 27 Mayıs, yargılamalardaki abuk dosyalar ve elbette idamlar dolayısıyla eleştirilebilir. O günkü ceza kanununun “anayasayı tebdil, tağyir ve ilga” suçu ile ilgili düzenlemesi unutulmamak şartıyla…

Demokrat Partinin anayasayı tebdil, tağyir ve ilga ettiği aşikar… Tek başına Tahkikat Komisyonu bile yeter. Ama hukuka aykırı olarak olağanüstü bir mahkeme (Yassıada) kurulmayabilir, mevcut ağır ceza mahkemelerinden birinde de davaya bakılabilirdi. Oradan idam kararı çıksaydı bu kadar tartışmaya yol açmayabilirdi. İdam çıksa bile bir şekilde müebbet hapse dönüştürülebilirdi. Olağan, tabii mahkemenin başkanı,Yassıada mahkemesinin başkanı Salim Başol gibi “sizi buraya tıkan irade böyle istiyor” diyemeyebilirdi.

AMMMMAAAAA...
27 Mayıs’ın “demokrasiye darbe” olduğu iddiası fevkalade tartışmalıdır. Çünkü “Demokrat Parti DEMOKRAT mıydı ki 27 Mayıs demokrasiye darbe olsun” sorusu hala cevapsızdır.

“Efendim bir kere seçilerek iktidar olmuşsa, ne yaparsa yapsın o partiye dokunulmamalı” yaklaşımı bu sorunun cevabı değildir, olamaz. Hiçbir demokratik ülkede hiçbir siyasi parti ve iktidar, anayasal düzeni tebdil, tağyir, ilga etmeye kalkamaz, kalkmaz. (Darbe sadece askerler tarafından yapılmaz; sivil siyasi iktidarlar da yapar. Çünkü tank, top, polis, asker, meclis çoğunluğu, hele iyice ileri giderse yargıyı da zapt edebilir. (Bkz; ABD, Türkiye, Macaristan v.b...) Böyle bir iktidarı kim durduracak? Demokratik hal tepkileri de yetmiyor, polis asker zoruyla bastırılıyor. Bastırılmasa bile zorba iktidarlar tınmıyor. Eee?
Şunu söylemek istiyorum. 27 Mayıs bir demokrasiye karşı değil, düpedüz bir FAŞİZME karşıdır. Dolayısiyle 27 Mayıs’ı demokrasi babında tartışmak sadece saçmalamaktır.
Niye böyle olduğunu ise, aşağıdaki yazısıyla Uğur Mumcu son derece güzel açıklamıştır.

DEMOKRAT MI?

Yassıada duruşmalarında, DP döneminin TBMM Başkanı Refik Koraltan ile Milli Savunma Bakanı Etem Menderes’in ve Şem’i Ergin’in günü gününe tuttukları anılar okunmuştu. Bu “Hatıra Defterleri”nden birkaç sayfa çevirerek Demokrat Parti liderlerinin ne ölçüde demokrat olduklarını görelim:
– ... Celal Bayar dün ve bugün Meclise ve evime geç vakit gelerek yarın başlayacak Pakistan ziyareti münasebeti ile veda etti. Bu münasebetle şunları söyledi:
“(...) Hüse¬yin Cahit Yalçın (dönemin en ünlü ve önemli gazetecilerinden) ve Millet Partililerden mahkum ve mahpus olanların aflarına dair bir teşebbüs olursa nereden gelirse gelsin durdurunuz. Olmazsa ben veto hakkımı kullanır yine reddederim...” (Refik Koraltan, 12.2.1955)
– ... Dün gece Samet (Ağaoğlu), Şem’i (Ergin), Hayrettin (Erkmen) ve sair arkadaşlar Cumhurreisine davetli idiler. Bayar “TEHLİKELİ VAZİYETTEYİZ, İCAP EDERSE DİKTATÖRLÜKLE İDARE EDECEĞİZ” demiş. Dinleyenler üzerinde menfi tesir... Hayrettin (Erkmen) endişede; Şem’i tenkit ediyor, Samet de... (Etem Menderes, 8.11.1957)
– ... Bayar, “İCAP EDERSE İSMET PAŞA’YI DA SEHPAYA GÖTÜRMETE HİÇ TEREDDÜT ETMEM” dedi. Korkunç ihtiras... (Etem Menderes, 14 Kasım 1957)
– ... Bir tasdik makinesi halinde çalışıyoruz. Adnan Bey listeleri içeride tanzim ediyor; bize gönderiyor. Bizim reyimizi dahi almıyor. Biz de herkes bizi alışverişte görsün diye her gün toplanıyor, havanda su dövüyoruz. (Şem’i Ergin, Ekim 1958)
– BAŞVEKİL, ... KIRICI MUKABELE TARAFTARI... BAŞVEKİLLİĞİ BIRAKMAMAK İÇİN SİLAHA DAHİ MÜRACAAT EDECEĞİNİ SÖYLEDİ. Bir nevi DELİLİK alameti... (Etem Menderes, 11 Haziran 1958)
– ... (Fatin Rüştü) Zorlu (Dışişleri Bakanı): TEK ÇARE VARDIR: HALK PARTİSİ’Nİ KAPATMAK, BÜTÜN MEBUSLARI TEVKİF ETMEK... (Abdullah Aker, 22.5.1960)
– ... Reisicumhur (Celal Bayar) geldi. Otomobilde "muhalefetin verdiği tahkikat önergelerinin gündeme alınmaması, TBMM.gibi muakae organını manen bıktırıyor. Yok yere ısrar, artık kabili müdafaa olmaktan çıkan bir iş haline geldi. Ben müşkül durumdayım" dedim. Cevaben "bunda ne var, bir müddet daha kalırsa ne olur" gibi çok sathi bir cevapta bulundu. Bir daha anladım ki bu zatta ruh ve cevher kalmamış. (TBMM Başkanı Refik Koraltan, 3 Şubat 1960).
– ... Reisicumhur da (...) hükümetin en şiddetli tedbirleri almasını söylüyor ve bu hususta benim de kendisine müzahir olmamı istiyor. (...) Ahmet Emin Yalman’ın (o dönemin en ünlü gazetecilerinden) hapishaneye girmeden affını söylemiş ve Bayar’a keraatla (defalarca) telkinde bulunmuş idim. Hayır, dedi. Başvekili de eminim o hazırladı. (Koraltan, 18 Nisan 1960)
Bunlar DP’nin adım adım nasıl demokrasiyi yok ettiğini açıkça gözler önüne seriyor.
MENDERES’in konuşmalarından da birkaç satır aktarmak herhalde yararlı olur.
– ... İŞE VAZİYET EDİP, ‘AHLAKSIZLAR, NAMUSSUZLAR SİZİ KAPATIYORUZ’ DİYE, TBMM KARARI İLE CHP’Yİ KAPATMAK LAZIMDIR. (...) BUNLARIN HAKKINDAN ANCAK MECLİS GELİR. MECLİS DE MUHALEFET DEĞİL DP GRUBUDUR. (Adnan Menderes, 7 Nisan 1960 grup ko¬nuş¬ması)
– ... MÜLKİYE MEKTEBİNİ ŞET VE BENT ETMEK LAZIMDIR. (Adnan Men¬deres, 2 Mayıs 1960)
– ... EMİR VERDİK, DERHAL GİRİN DEDİK. ÜNİVERSİTEYE GİRMEK DEĞİL, TEMELİNİN ALTINA GİRECEĞİZ... BELKİ BU AKŞAM, BELKİ YARIN AKŞAM BİR HUSUSİ MAHKEME DERHAL KURACAĞIZ... TEK BAŞIMIZA SİLAHLARI ALIP KAHR VE TEDMİR (YOK ETME, MAHVETME) EDECEĞİZ... (Adnan Menderes, 29 Nisan 1960 grup konuşması… Mülkiye-Siyasal Bilgiler Fakültesi hakkında…)
Demokrat Parti, en yakın tanıklarının sözleriyle kanıtlandığı gibi, hiç de “demokrat” bir parti değildi. Meclis çoğunluğuna dayalı bir sivil diktatörlük kurulmuş; Silahlı Kuvvetler’in üst düzey yöneticileri de bu diktatörlüğün silahlı gücü olarak kullanılmış; basın özgürlüğü başta olmak üzere bütün temel hak ve özgürlükler yok edilmiş, yargı yetkisi TBMM’de çoğunluk grubuna dayanan bir “Tahkikat Komisyonu”na devredilmiş; özel mahkemelerin kurulması, ana muhalefet partisi liderinin idam edilmesi ve muhalefet milletvekillerinin tutuklanmaları düşünülebilmiştir.
Böyle bir partinin söyler misiniz, adından başka nesi “demokrat”tır.
(Cumhuriyet, 18 Eylül 1990)
-----------------------------------------------

Şem’i Ergin: Ulaştırma Bakanı, TBMM Başkanvekili, Devlet, Millî Savunma ve Ulaştırma bakanı.
Ethem Menderes: DP dönemi içişleri, bayındırlık ve milli savunma bakanı
Samet Ağaoğlu: Çalışma, yi ve devlet bakanı
Refik Koraltan: TBMM Başkanı
Abdullah Aker: Ekonomi, ticaret, devlet bakanı
Fatin Rüştü Zorlu: Dışişleri bakanı (A. Tartanoğlu)
Devamı

Dr.Hikmet Kıvılcımlı'nın Yayına Hazırlanan HEGEL İNCELEMESİ ESERİNE "GİRİŞ"...

Yazar: Dr.Hikmet KIVILCIMLI Yayına Hazırlayan: Ahmet Kale

Dr.HİKMET KIVILCIMLI’NIN YAYINA HAZIRLADIĞIMIZ HEGEL İNCELEMESİ ESERİNİN “GİRİŞ” BAŞLIKLI BÖLÜMÜNÜN TAMAMINI BURADA YAYINLAYACAĞIMI DAHA ÖNCE DUYURMUŞTUM. MERAKLISI İÇİN PAYLAŞIYORUM. Ahmet Kale

GİRİŞ

Marks Engels: oldukları gibi ele alınırlarsa, Allahlaştırılmazlık edilemezler. Kültürde öylesine sarp hakikatler doruğu olmuş iki insan inanılmaz bir düşünce mucizesidir. Oysa Marks Engels hiçbir zaman her hakikatin kendilerinde başlayıp kendilerinde bittiğini akıllarından geçirmemişlerdir. Tersine, her fırsatta kendilerinin gelmiş geçmiş insanlık kültüründe kaçınılmaz bir sonuç olduklarını söylemişlerdir. Kendilerinden sonra da bilimden başka hiçbir şeye güvenilmeksizin gelişime uyulacağını tekrarlamış, öğütlemişlerdir.
Marks – Engels “HARİKA”sı, tıpkı, medeniyet tarihinde görülen Grek-Roma “harika”sına benzer. Grek medeniyetinden önceki beş bin yıllık medeniyetler evreninin gerçekliği bilinmezse, yanılmamak elden gelmez. Grek medeniyeti ansızın patlak verirce fışkıran madde ve anlam gerçekleşmeleri ile bir mucize sayılabilir. Batılı burjuva aydınlarında bir aşağılık kompleksi gibi yaşayan Grek hayranlığı bu olaydan kaynak alır. Ancak, yine batı medeniyeti objektif araştırmalar yapmıştır. Greklerden önce gelen: Ege, Girit, Anadolu, Mısır, Finike, Mezopotamya medeniyetlerini bulmuştur. Bunlar aynı zincirin halkaları gibi yanyana konulunca, bir gerçeklik ortaya çıkmıştır. Grek medeniyeti kendinden önce geçen beş bin yıllık bikrimin kaçınılmaz atlayışıdır.

“Marksizm” adını alan bilimcil sosyalizm doktrini de tıpkı öyledir. 19. yüzyıl ortasında kapitalizmin getirdiği geniş yeniden üretim, madde ve anlam dünyasını inanılmaz açılıp gelişmelere kavuşturdu. Bu gelişim göz önünde tutulmadıkça, iki tek insanın Marksizm gibi Himalaya dağlarını aşan yücelikte ve sağlamlıkta bir doktrini kurabildikleri inanılmazlaşır.
Himalaya dağları, Hindistan’la Çin sınırı boyundaki yer kabuğunun geri kalan yeryüzüyle ilgili bir haşır neşir kırışmasıdır. Himalaya nasıl sırf ve o bölgedeki yer kabuğunun kendi başına bir olanağı değil idiyse, tıpkı öyle yer yüzünün batı Avrupa medeniyeti de batı Avrupalı toprağın veya insanın kendi başına bir yaratığı değildir. Himalaya tümüyle yer kabuğunun belirli tektonik kanunlara uyarak doğmuş bir dağ biçimidir. Onun gibi batı medeniyeti de yer yüzünün geçirdiği sosyal kanunlara uygun bin bir değişikliklerden geçilerek ulaşılmış bir basmaktır. Bu yüzden, batı Avrupa’da Marks – Engels gibi iki kişinin kurdukları tarihcil maddecilik doktrini tesadüf değildir. Nasılsa sahneye çıkmış iki büyük düşünce ve davranış devinin gösterdikleri bir mucize değildir.
Gavri zangar tepesi Marks – Engels ise, o şahikaların altında, onlara destek olmuş yamaç yığınları, Hegel ile Feuerbach’dır. Himalaya dağlarının etekleri ve yamaç yığınları bulunmaksızın gavri zangar tepesinin göklere doğru yükselebileceği düşünülemez. Tıpkı öyle 19. yüzyıl ortalarında yükselen batı kültürü o kültürde ekonomik ve sosyal düşünce ve davranış yığılmaları ve en sonra Hegel ile Feuerbach felsefeleri bulunamasaydı, tarihcil maddeciliğin diyalektik maddeci metodu denilen şey Marks – Engels’in eliyle yücelere doğru şahikalaştırılamazdı.
Bu gerçekliği en çok ve her yeri geldikçe ananlar Marks’la Engels’in kendileridir. Marks’ın ilk derin eleştirisi: “HEGEL HUKUK FELSEFESİNİN ELEŞTİRİSİ ÜZERİNE” adlı etüttür. Marks orda Hegel’i değil Almanya’yı anlatır. Bugünkü Türkiye’nin hemen hemen tıpkısı olan 19. yy ortaları Almanya’sı. Marks – Engels “KLASİK ALMAN FELSEFESİNE SON” verirlerken bile o felsefenin “ULULUĞU VE ÇÖKKÜNLÜĞÜ” üzerinde çok durmuşlardır.
Marks – Engels 19. yüzyıl ortalarında düşünce çocukluklarına son verirken: “DEUTSCHE İDEOLOGİE” (Alman ideolojisi) yazılarını işlediler. Yayınlamaya bile vakit bulamadılar. Bununla birlikte, Hegel’e sataşmaya kalkan bir “Duhring”, sosyalizm adına profesörleşmeye girişince dayanamadılar. Engels, Marks’la sıkı iş birliği yaparak, bugün üç cilt kitap tutan “ANTİDÜHRİNG”ini yayınladı. Anti-dühring’in birinci bölümü, Hegel’i anlamaksızın bozarak hiçe sayan profesöre karşı Hegel’in savunmasını yapar. En sonra: “LUDWIG FEUERBACH, Klasik Alman Felsefesinin Sonu” eseri de bir bakıma, Hegel ve Feuerbach’da ölmez kalan özü kurtarıp savunarak geliştirmiştir.
Ne var ki, Marks – Engels: alman felsefesi denilen darboğazı aşar aşmaz, önlerinde öyle uçsuz bucaksız genişlikte aydınlık ve bereketli bir dünya ile karşı karşıya gelmişlerdi ki, artık bir daha geri dönüp, o boğazın ayrıntıları ile uğraşmaya vakit bulamadılar. Keşfettikleri yeni ışıklı dünyayı: bilimcil sosyalizm – tarihcil maddecilik evrenlerini ANLATMAK ve DAVRANIŞA temel yapmak başlıca görevleri oldu.
Bol ışıklı yeni dünyada yapacak öylesine çok işleri vardı ki, aşarak geldikleri eski dünyaya dönüp bakamadılar. Hele Marks, modern toplumun temel ilişkileri olan Ekonomi – Politik alanında sonsuz derinliklere dalmıştı. Ömrü bitti o derinlikteki araştırmaları bitiremedi. Yalnız özellikle hocaları Hegel’e toz kondurmamakla yetindiler. Hegel’in koyduğu ancak tepesi taklak koyduğu bir diyalektik vardı. Bu diyalektik baş aşağılıktan kurtarılıp ayakları üstüne getirilir getirilmez tepkili uçak yıldırımları ile işleyip uzayları aşacak değerdeydi. Marks – Engels o diyalektiği bütün güçleri ile kullandıklarını kimseden saklamadılar.
Engels’in hiç değilse Feuerbach üzerine “KLASİK ALMAN FELSEFESİNİN SONU” eseri gibi ölmez dirilikte bir etüdü kaldı. Hegel üzerine Marks’ın veya Engels’in öyle ayrı bir incelemeleri olamadı. O boşluğu Diyalektik Maddecilik’e azıcık eğilen her baş duymazlıktan gelemiyor. Herkesin Marks’tan alarak bildiği bir şey vardır. Hegel diyalektiği tepesi üstünde yürür, ayakları üstüne getirilmelidir. İyi ama o baş aşağı duran Hegel diyalektiğinin kendisi neydi ve nasıl tepesi taklak yürüyordu?
Bunu Marksizm açısından yeterince İŞLEMİŞ ve yeterince YORUMLAMIŞ bir eser var mıdır? Şimdiye dek elimize geçmedi. Hegel üzerine yazılan bütün denemeler, Hegel felsefesini yine hep sırf Hegel’in anlattığı gibi anlatmaya çalıştı. O yüzden Hegelci diyalektik Hegel’in kendisinde olduğu kadar karışık ağdalı ve anlaşılmaz kaldı.
Çünkü, aslına bakılırsa Hegel kendi kendisini gereği gibi anlamış değildi ve anlayamazdı da. Hegel’i anlamak ve anlatmak için Tarihcil Maddeciliğin imbiğinden geçirmek gerekiyordu. Hegel zamanında ise Tarihcil Maddecilik henüz doğmamıştı.
Diyalektiği maddeci açıdan kavranılışı ve kullanılışı sırf Marksizm demekti. Oysa Marksizm’i Hegel’e uygulanmak gerekliydi.
Aşağıki araştırma öyle bir deneme olacaktır.”

Devamı

Otorite Üzerine

Friedrich Engels



BAZI sosyalistler, son zamanlarda, otorite ilkesi diye adlandırdıkları şeye karşı düzenli bir haçlı seferine girişmişlerdir. Şu ya da bu eylemin otoriter olduğunu söylemek onu mahkum etmeye yetmektedir. Bu özet davranış biçimi o denli kötüye kullanılmıştır ki, soruna biraz daha yakından bakmak bir zorunluluk olmuştur. Sözcüğün burada kullanıldığı anlamda otorite, şu demektir: bir başkasının iradesinin bizimkine dayatılması; öte yandan otorite, boyuneğmeyi öngörür. Bu iki sözcük kulağa hoş gelmediğinden ve bunların temsil ettikleri ilişki boyuneğdirilen taraf için kabul edilebilir olmadığından, sorun, bundan kurtulmanın bir yolu olup olmadığı, —mevcut toplam koşullar veri olarak alındığında— bu otoritenin artık bir anlam taşımayacağı ve bunun sonucu olarak da, yok olmak zorunda kalacağı bir başka  toplumsal sistemin yaratıp yaratamayacağımızdır. Bugünkü burjuva toplumun temellerini oluşturan iktisadi —sınai ve tarımsal— koşulları incelediğimizde, bunların, yalıtılmış eylemlerin yerine, gittikçe bireylerin birleşik eylemlerini koyma eğilimi taşıdıklarını görürüz. Yüzlerce işçinin buharla işleyen karmaşık makinelerin başında durdukları büyük fabrikaları ve atelyeleriyle birlikte modern sanayi, ayrı ayrı üreticilerin küçük atelyelerinin yerini almıştır; küçük kayıkların ve yelkenlerin yerini nasıl buharlı gemiler almışsa, karayollarındaki binek ve yük arabalarının yerini de, demiryolu vagonları almıştır. Tarım bile, gittikçe, küçük mülk sahibinin yerine yavaş yavaş, ama acımasızca, ücretli emekçilerin yardımıyla geniş toprak parçalarını işleyen büyük kapitalisti geçiren makinenin ve buharın egemenliği altına girmektedir. Birleşik eylem, birbirine bağlı olan süreçlerin karmaşıklaşması, her yerde, bireylerin bağımsız eylemlerinin yerini almaktadır. Ama birleşik eylemden sözeden, örgütlenmeden sözetmektedir; otoritesiz örgütlenme diye bir şey olabilir mi?

Bir toplumsal devrimin, servet üretimi ve dolaşımı üzerinde şu anda otoriie sahibi olan kapitalistleri devirdiğini düşünelim. Anti-otoritercilerin bakış açısını tamamıyla benimseyerek, toprağın ve iş aletlerinin, bunları kullanan işçilerin kolektif mülkiyetine geçtiğini düşünelim. Bu durumda otorite kalkmış mı, yoksa yalnızca biçim mi değiştirmiş olacaktır? Görelim bakalım.

Örnek olarak bir pamuklu iplik atelyesini alalım. Pamuk, iplik haline gelmezden önce, birbirini izleyen en az altı işlemden geçmek zorundadır, ve bu işlemlerin büyük bir kısmı ayrı ayrı odalarda yapılır. Dahası, makineleri işler durumda tutmak için, buhar makinesinin başında duran bir makiniste, günlük onarımları yapacak bir teknisyene ve bütün işleri ürünleri bir odadan ötekine aktarmak olan daha birçok işçiye vb. gerek vardır. Bütün bu işçiler, erkekler, kadınlar ve çocuklar, işlerini bireysel özerkliğe hiç aldırmayan buharın otoritesi tarafından saptanan zamanlarda başlatmak ve bitirmek zorundadırlar. Şu halde, işçiler, ilkin bu iş saatlerini kabul etmelidirler; bu saatlere, bir kez saptandıktan sonra, ayrıcalıksız herkes uymalıdır. Bunun ardından, dağıtımına vb. ilişkin belirli sorunlar ortaya çıkar ki, eğer tüm üretimin bir anda durması isteinilmiyorsa, bu sorunların anında çözülmeleri gerekir; bunlar ister her iş dalının başına yerleştirilmiş olan bir delegenin kararıyla çözümlensin, ya da ister, eğer olanağı varsa, çoğunluk oyuyla çözümlensin, tek bireyin iradesi buna her zaman boyuneğmek durumunda olacaktır, ki bu da sorunların otoriter bir biçimde çözülmesi demektir. Bir büyük fabrikanin otomatik mekanizması, işçi çalıştıran küçük kapitalistinkinden çok daha despotiktir. İnsan, iş saatleri konusunda bu fabrikalarının üzerine hiç değilse şunları yazabilir: Lasciate ogni autonomia, voi che entrate![2] İnsan, bilgisinin ve yaratıcı dehasının yardımıyla doğa güçlerine nasıl boyuneğdirdiyse, beriki de insanı, kendisini kullanması ölçüsünde, her türlü toplumsal örgütlenmeden bağımsız gerçek bir despotizm altına sokarak ondan intikam almaktadır. Büyük sanayideki otoriteyi ortadan kaldırmayı istemek, sanayiin kendisini ortadan kaldırmayı, gerisin geriye çıkrığa dönmek üzere buharlı çıkrığı yoketmeyi istemekle aynı şeydir.
Bir başka örnek olarak demiryolunu alalım. Burada da sayısız bireylerin işbirliği yapmaları mutlaka zorunludur, ve bu işbirliği kesenkes saptanmış olan saatler içinde yapılmalıdır ki hiç bir kaza olmasın. Burada da, işin ilk koşulu, bütün ikincil sorunları çözümleyen bir egemen iradenin —bu irade ister tek bir delege tarafından, ya da ister ilgili kimselerin çoğunluğunun kararlarını uygulamakla yükümlü bir komite tarafından temsil ediliyor olsun— bulunmasıdır. Her iki durumda da, çok belirgin bir otorite vardır. Dahası, demiryolu sorumlularının sayın yolcular üzerindeki otoritesi kaldırılacak olsa, harekat ettirilen ilk trenin başına neler gelmez ki?

Ama, otorite, hem de müstebit bir otorite zorunluluğu, açık denizdeki bir gemideki kadar başka hiç bir yerde bu denli açık değildir. Burada, bir tehlike anında, herkesin yaşamı, herkesin tek bir kişinin iradesine anında ve kayıtsız şartsız uymalarına bağlıdır.

Bu gibi savları anti-otoritercilerin en azgınlarının karşılarına koyduğumda, verebildikleri tek yanıt şu oldu: Evet, bu doğru, ama bu durumda bizim delegelerimize verdiğimiz şey otorite değil, yetki devridir! Bu baylar şeylerin adlarını değiştirdiklerinde şeylerin kendilerini değiştirdiklerini sanıyorlar. Bu derin düşünürler tüm dünyayı işte böyle alaya alıyorlar.

Böylelikle gördük ki, bir yanda, nasıl devredilmiş olursa olsun, belirli bir otorite, ve öte yanda da, belirli bir boyuneğme — bunlar her türlü toplumsal örgütlenmeden bağımsız olarak, içinde üretim yaptığımız ve ürünleri dolaşıma soktuğumuz maddi koşullarla birlikte bize dayatılan şeylerdir.

Öte yandan gördük ki, üretimin ve dolaşımın maddi koşulları, büyük sanayi ve büyük tarım ile kazınılmaz olarak gelişmektedir ve bunlar bu otoritenin alanını gittikçe genişletme eğilimindedirler. Demek ki, otorite ilkesinden mutlak olarak kötü, ve özerklik ilkesinden de mutlak olarak iyi bir şey diye sözetmek saçmadır. Otorite ve özerklik, kapsamları toplum gelişmesinin çeşitli evreleriyle birlikte değişen göreli şeylerdir. Eger özerklikçiler, gelecekteki toplumsal örgütlenmenin, otoriteyi, olsa olsa üretim koşullarının onu kaçınılmaz kılacağı sınırlar içersine hapsedeceğini söylemekle yetinselerdi, birbirimizi anlayabilirdik; ama onlar otoriteyi zorunlu kılan bütün olgulara gözlerini kapamışlar, hırsla sözcüğün kendisine saldırıyorlar.

Anti-otoriterciler niçin siyasal otoriteye, devlete karşı çıkmakla yetinmiyorlar? Siyasal devletin, ve onunla birlikte siyasal otoritenin de önümüzdeki toplumsal devrimin sonucu olarak yokolacağı, yani kamu işlevlerinin siyasal riiteliklerini yitirecekleri ve toplumun gerçek çıkarlarını gözetmek olan basit yönetsel işlevler haline gelecekleri düşüncesini bütün sosyalistler paylaşmaktadırlar. Ama anti-otoriterciler, otoriter siyasal devletin, bir çırpıda, hatta onu yaratmış bulunan toplumsal koşullar yokolmazdan önce, ortadan kaldırılmasını istiyorlar. Bunlar, toplumsal devrimin ilk işinin otoritenin ortadan kaldırılması olmasını istiyorlar. Bu baylar hiç bir devrim görmüşler midir? Devrim, elbette ki, en otoriter olan şeydir; bu, nüfusun bir bölümünün kendi iradesini, nüfusun öteki bölümüne tüfeklerle, süngülerle ve toplarla —akla gelebilecek bütün otoriter araçlarla— dayattığı bir eylemdir; ve eğer muzaffer olan taraf yok yere yenik düşmek istemiyorsa, bu egemenliğini, silahlarının gericiler üzerinde yarattığı terör ile sürdürmelidir. Paris Komünü, silahlı halkın otoritesini burjuvaziye karşı kullanmamış olsaydı, bir gün olsun dayanabilir miydi? Tersine, Paris Komününü bundan yeterince serbest bir biçimde yararlanmamış olmakla suçlamamız gerekmiyor mu?

O halde, şu iki şeyden birisi: anti-otoriterciler ya neden sözettiklerini bilmiyorlar, ki bu durumda kafa karışıklığından başka bir şey yaratmış olmuyorlar; ya da bunu biliyorlar, ki bu durumda da proletaryanın hareketine ihanet ediyorlar. Her iki durumda da gericiliğe hizmet etmiş oluyorlar.

Ekim 1872-Mart 1873’te Engels tarafından yazılmıştır
Aralık 1873’te, 1874 yılı için hazırlanan Almanca Repubblicano derlemesinde yayımlanmıştır

İmza: Federico Engels

——————————————————————————–

Dipnotlar

[1] Otorite Üzerine adlı makalesinde, Engels, her türlü otoriteyi reddeden bakunincilerin görüşlerini eleştirmekte ve proleter devrimin devlet karşısındaki tutumu sorununa ilişkin marksist görüşlere bir temel getirmektedir. Engels, devleti yaratmış olan toplumsal ilişkileri kaldırmadan “devleti kaldırmak”tan sözeden anarşist düşüncenin bilim-dışı ve karşı-devrimci özünü açığa vurmaktadır. Ayrıca anarşist dogmacılığı ve sekterliği de acımasızca eleştirmektedir.
[2] “Ey buradan içeri giren, her türlü özerkliği ardında bırak!” (Dante, İlahi Komedi, Cehennem, III. şarkı, 3. mısra -kısaltılmış.)

Kaynak: https://solokul.blogspot.com/2006/09/otorite-zerine.html

Devamı

Reislik, din ve bilinçaltının sesi

Derleyen:Ayşe Çavdar
Sene 1938, aylardan ekim. II. Dünya Savaşı’nın başladığı 1 Eylül 1939’un 11 ay öncesi. Ama bütün Avrupa yaklaşmakta olanı seziyor. Faşizm-Nazizm istim üstünde; büyük saldırıya hazırlanıyor. Ve o günlerde, dönemin ünlü savaş muhabiri ABD’li gazeteci-yazar H.R. Knickerbroker, ruhbiliminin iki dev isminden biri olan Carl Gustav Jung’u Zürih-Küsnacht’taki muayenehanesinde ziyaret ediyor, Ocak 1939’da “Diktatörlere Teşhis Koymak” başlığıyla Hearst’s International-Cosmopolitan’da yayınlanan söyleşiyi yapıyor. O söyleşi, Knickerbroker’ın 1941 tarihli “Is Tomorrow Hitler’s?” (Yarınlar Hitler’in mi?) adlı kitabında da yer alıyor. Peki, Jung’un o günlerde anlattıkları, seksen küsur yıl sonra, bize ne söylüyor? Şaşırtıcı bir öngörü, düşündürücü tahliller, günümüzle çarpıcı benzerlikler, yer yer “anlatılan bizim hikâyemiz” dedirten akrabalıklar. Ve tabii Jung’un kendi muhafazakârlıkları ve Batı-merkezli bakışı. Ama onlarla birlikte “zamanın ruhu”na tuttuğu ayna. O “ruh” bu zamanda da kol geziyor, üstelik burnumuzun dibinde. Express’in Mart 2019 tarihli 168. sayısından aktarıyoruz... [ DEVAMINI OKUYUNUZ ]
Devamı

Çin'de Yükselen Devrimci Dalga ve Troçkinin Tasfiyeciliği -1930

ÇİN'DE DEVRİM UMUTLARI
R. DOONPING 1930

Çin'de yeni bir devrimci dalganın gelmesinin kaçınılmazlığı, 1928 yazında bir araya gelen Çin Komünist Partisi Altıncı Kongresi tarafından açıkça ortaya konuldu. İlk Devrim'in paha biçilmez deneyimlerini özetleyen bu çığır açan Kongre 1925-27 yılları arasında, Marksist-Leninist çizgiler doğrultusunda, Çin devrimci hareketinin şu andaki aşamasının ideolojik temelini ortaya koydu. Kongre, burjuva-demokratik devrimin yenildiğini, emperyalizmin hala Çin'i ayaklarının altında acımasızca ezdiğini ve feodal sınıfların köylü kitlelerini sömürmelerini yoğunlaştırdığını açıkça belirtti. Ayrıca, emperyalistlerden ve feodal güçlerden taviz alamayan burjuvazinin, işçilere her zamankinden daha sert bir şekilde saldırdığını gösterdi. Bu, geniş işçi kitlelere kararlı bir mücadeledan başka bir alternatif sunmaz. Dolayısıyla, Kongre emperyalizme, feodal güçlere ve burjuvaziye karşı devrimci bir dalganın gelmesinin kaçınılmaz olduğu sonucuna vardı.


Şimdi, devrimci bakış açısı her gün daha da açık. Çin zaten derin bir genel kriz dönemine girdi. Bu dönemin kusursuz işaretlerinden biri, egemen sınıfların konumunun son derece titrek hale gelmesi gözler önündeki gerçeğidir. Bu, sadece Nanking Hükümeti'nin hızla düşen prestijisine ve otoritesine değil, aynı zamanda ülkedeki genel olarak yöneten sınıflar olan seçkin ve yerli burjuvazinin giderek daha dengesiz ve güvencesiz durumuna da işaret ediyor. Bu sadece son aylarda birbiri ardına militarist savaşın art arda artmasıyla değil, emek hareketinin yükselen dalgası ile birlikte, köylü hareketinin hızlı canlanmasıyla, özellikle de gerilla harketiyle Çin yarı feodal burjuva yöneticileri bugünkü konumlarından söküp, ülkedeki işçilerin ve köylülerin siyasi iktidarını kurmayı vaat eden yeni bir devrimci ayaklanmayıda açıkça gösteriyor.


* Çin'deki militarist savaşlar ve devrim umutları hakkında ayrıntılı bir tartışma için,  yazarın 1930'da New York , Çin Vanguard Publishing Co., New York City'de yayınlanan "Çin'deki Militarist Savaşlar ve Devrim" adlı broşürüne bakınız.


"TEORİK  HAZIRLIK DÖNEMİ"


Tam da bu dönem, Troçki'nin “teorik ön-çalışma, hazırlık dönemi” olarak nitelendirdiği ve ciddiyetle “şu anda genç Çinli devrimcileri karakterize eden, sorunu bütünüyle anlama, inceleme, bütünüyle benimseme tutkusu” olduğunu belirtiyor. (Militant, 25 Ocak 1930). Tabii ki, hiçbir gerçek Bolşevik eğitimden kaçınmaz veya teorik çalışmanın önemini küçümsemez. Ancak burada belirtilmesi gereken, Troçki'nin Çin devrimcilerinin en önde gelen görevi olarak sadece teorik çalışmalardan bahsetmesinin ve Çin'de “şu anda” mücadelenin yerini tamamaen teorik çalışmanın  almasından bahsetmesinin tesadüf olmadığıdır.



"MUZAFFER BURJUVA KARŞI-DEVRİM"


Troçki, Çin'de devrimci bir umut görmüyor.  Troçkinin Menşevik önyargıları onu çıplak göze bile sade ve basit olan gerçeklere karşı tamamen kör bakmasına neden oldu. Ona göre“burjuva karşı- devrimi” Çin'de “zafer kazandı” (Militant, 22 Aralık 1929). Troçki, inatçı bir şekilde Çin ekonomisindeki feodal unsurun hakimiyetini ve Çin'deki mevcut rejimin, özellikle de yerel yönetimlerde göze çarpan feodalist karakterini reddediyor. 
Geçmiş başarısızlıkları ve yanlışlıkları üzerine derin düşüncelere dalan Troçki, sadece "muzaffer burjuvazinin öncülüğünde Çin için barışçıl bir kapitalist gelişme dönemini hayal ederek Çin devrimiyle ilgili temelde anti-Leninist olan fantastik! teorilerini haklı çıkarmaya çalışmakla kalmıyor, ayrıca, hatalı teorilerine dayanarak Çin'de Troçkist  bir Muhalefet için ideolojik bir yapı oluşturmaya çalışıyor. 9 Eylül 1928 tarihli, Komintern’in Altıncı Kongresi’ndeki bir mektupta Troçki, "Çin Komünist Partisi’ne Çin’in şu an içinden geçtiği Chiang Kai-şek’in Stolyfin süreci için bir eylem programı" düzenlememesi nedeniyle hiç tereddüt etmeden Altıncı Kongreyi suçladı. ''  (Militant, 15 Mart 19299).


Altıncı Kongrenin Çin'e verdiği dokuz temel sloganın* yerine, Troçki üç slogan önerdi: "sekiz saatlik iş günü" "toprak seçkinlerine ait toprakların kamulaştırılması ve eşit olmayan anlaşmaların kaldırılması - kesinlikle gerekli geçiş sloganları" olarak sundu.  Böylece, Çin için bir Stolypin kapitalist gelişme dönemi perspektifiyle büyülenmiş Troçki, Çin devrimi için bir geri çekilme önerdi. Çin devrimcilerine, "emperyalist hakimiyetin yıkılması", "Kuomintang Hükümeti'nin devrilmesi", "Sovyetler iktidarının kurulması", gibi sloganları terkederek, bunları tamamen yıpranmış ve tamamen itibarsız bir Kuomintang sloganı olan   "Eşit olmayan anlaşmaların feshi" sloganı! ile değiştirmeyi  tavsiye etti. Ancak Troçki'nin Çin için muzafferce başarılı bir kapitalist gelişme ihtimaline (hatta kaçınılmazlığına) duyduğu sarsılmaz güven burada kalmıyor. Çin'de bir parlamentonun hayalini kuracak kadar ileri gidiyor! Aynı mektubunda şöyle diyor:

"Bu sloganlar (önerdiği üç geçiş sloganı) için mücadele (parlamento kurulduğunda) mecliste de devam eder, devrim yeniden başladığı an, kentsel ve kırsal yoksullar tarafından desteklenen Sovyetler ve proletaryanın diktatörlüğü için savaş!a  (sloganına) yönelmelidir "(Vurgulu orjinal.)" 

Parlamento kurulduğunda "! Çin'de? Bu o kadar inanılmaz ki, Troçki'nin uykusunda konuştuğunu düşünmemek olasık dışıdır! Fakat ne yazık ki ona göre, Troçki uyanık gözüküyor. Sadece inatla haklı olduğu konusunda ısrar etmiyor, aynı zamanda başkalarını Çin’in durumunu yanlış değerlendirmekle suçluyor.


* Partinin kitleleri saflarına kazanmaya çalışması gereken temel sloganlar şunlardır:


(i) Emperyalist hakimiyetin yıkılması.


(ii) Yabancı işletme ve bankalara el koyma.


(iii) Her milletin kendi kaderini tayin hakkının tanınmasını içinde taşıyan ülke birliği


(iv) militaristlerin ve Kuominta.ng'nin gücünün devrilmesi. (v) İşçi, köylü ve asker temsilcilerinin Sovyetlerinin iktidarının kurulması.


(vi) Sekiz saatlik çalışma günü, ücret artışı, işsizlere  yardım ve sosyal sigorta.


(vii) Büyük toprak sahiplerinin topraklarına el konulması, köylüler ve askerler için toprak .


(viii) Tüm hükümet, militarist ve yerel vergi ve harçların kaldırılması; tek aşamalı  bir gelir vergisi.


(ıx) SSCB ve dünya proleter hareketi ile birlik. 1928 tarihli Altıncı Dünya Kongresi tarafından kabul edilen Sömürgeler ve Yarı-sömürgelerdeki devrimci hareket üzerine   Tezlerin kabulü.



"CHIANG KAI-SHEK'İN STOLYPIN DÖNEMİ"


Çin'in durumunu kim yanlış değerlendirir? "Chiang Kai-şek'in Stolypin dönemi"! Bu cümle bütün bir hikayeyi anlatıyor. Rusya tarihinde Stolypin dönemini hatırlarsak, bu tanımlamanın Çin'deki etkilerini tam olarak anlayacağız.
"Stolypin dönemi", 1905'te devrimin yenilgisini izleyen Rus tarihinde o döneme verilen isimdir. Çarlık bakanı Stolypin'in, başta toprak yasası olmak üzere çeşitli reform önlemleri aldığı dönemdi. Rus Marksist tarihçi Pokrovski'nin sözleriyle, "Rusya'da endüstriyel kapitalizmin gelişmesi için geniş bir kapı açtı" (Pokrovsky, Rusya'da Devrimci Hareket Tarihinin Ana Hatları, Çince çeviri, Moskova Çin Emek Üniversitesi Baskısı 1928, s. 116) ). Stolypin’in reformları, uzun yıllar boyunca yeni bir devrimci dalganın yaklaşımını erteleyen Rusya için hızlı bir kapitalist gelişme dönemi başlattı. Çin için de benzer bir kapitalist gelişme dönemi, hiç kuşkusuzki "Chiang Kai-shek'in Stolypin döneminden" bahsettiğinde Troçki'nin aklındaki bu. Çin’in durumuyla ilgili bu tür bir anlayış onu doğal olarak herhangi bir yakın devrimci bakış açısından mahrum bırakmaktadır. Troçki, Eylül 1928’de Çin sorununu işte böyle anladı.


Chiang Kai-şek'in "muzaffer" yürüyüşü ile Pekin arasındaki kısa aralığın ve 1929 baharında Nanking Kwangsi savaşının patlak vermesi, Çin için bir yıl boyunca "barış ve birlik" in bir arada sunduğu görüntüsü doğrudur ve  yüzeysel gözlemciyi, "Stolypin dönemi" nin Çin'de doğduğu yanlış sonucuna ulaştırmış olabilir. Ancak, ülkedeki içler acısı ekonomik ve politik durumunun  ve Kuumintang’ın Beşinci Plenum’unun ve ekonomik ve mali açıdan günün sorunlarını çözmek için onu izleyen Mali Konferans’ın tamamen başarısızlığının gösterdiği gibi, Çin’deki temel çelişkilerin yoğunlaşması gerçek bir Marksist gözlemciyi Çin'deki gerici rejim için istikrarlı ve barışçıl bir gelecek hakkında yanılsamalara karşı  uyarmalıydı!


Troçki bu uyarıyı dikkate almayı reddetti. Çin ekonomisine dair kendi yanlış teorileri ışığında olayları inatçı bir şekilde okudu. Troçkinin Çin ekonomisindeki feodal unsurun doğrudan küçümsenmesinden kaynaklanan Kuomintang militaristlerinin yarı feodal burjuva rejiminin sınıf içeriğine dair temel yanılgısı,  Çin'deki sınıf çelişkilerinin doğasını doğru anlamasını kaçınılmaz olarak  engelliyor. Dolayısıyla, “muzaffer bir burjuva karşı devrim” teorisi. Bu teoriye dayanarak, Troçki sadece Çin için bir "Stolypin dönemi" hayalini inşa etmekle kalmadı, hatta bu illüzyonu paylaşmadığı için Komintern'in Dördüncü Dünya Kongresi'ni suçladı!


Troçkist "Chiang Kai-Şek'in Stolypin Dönemi" teorisinin öne sürülmesinden bu yana neredeyse bir buçuk yıl geçti. Bu zaman içinde Çin'de çok şey oldu. Bu dönemin tarihini karartmak için zaten iki militarist savaş vardı ve üçüncüsü yolda. Çin militarist generalleri ve onların emperyalist ustaları Troçki'nin teorilerini göz önüne almazlar. Silahlarının sesleri ve bu militarist savaşların kaçınılmaz olarak geriye bıraktığı sefalet ve yıkım izleri arasında, Troçki'nin , "Chiang Kai-shek'in Stolypin dönemi" ve hayalindeki " muzaffer burjuva karşı devrim " hakkındaki  bütün teorileri ve "Çin'de bir parlamento hayali",  gerçeğin sağlam kayalarına çarparak param parça oldu.


"KURUCU MECLİS SLOGANI"


Ancak Troçki, Çin' için bir "Stolypin dönemi" saçma teorisini tamamen yıkan bu gerçeklerden ders çıkarmayı  inatla reddediyor. Hatalarını kabul etmek veya daha fazla yanlışlarla ileri gitmekten kaçınmak yerine, Çin sorunuyla ilgili hatalarını yığınlamakta daha fazla enerji sergiledi. Troçki 1929'un sonlarına doğru Çin Muhalefet grubunun örgütlenmesinde doğrudan rol almaya başladı ve Çin için "Kurucu Meclis" sloganını yükseltti. Troçki, Çin için "Kurucu Meclis" sloganını  ortaya atarak ne demek istiyor?
22 Aralık 1929 tarihli Çin Muhalefetçilerine yazdığı bir mektupta Troçki, "Zayıflayan ve yasadışı olmaya sürüklenen, Çin Komünist Partisinin siyasi görevi,  burjuva-askeri diktatörlüğe karşı sadece işçileri değil aynı zamanda şehrin ve ülkenin en geniş toplumsal katmanlarını da harekete geçirmektir. Bu nedenle mevcut şartlar altında en basit ve en doğal slogan olan "Kurucu Meclis" bu amaca hizmet etmeli. "(Militant, 25 Ocak 1930).


Aynı mektupta şöyle diyor: “Makalelerde ve teorik ve propaganda konuşmalarında yorulmadan geliştirmemiz gereken genel devrimci bakış açısı ile, bugünden başlayarak, onları  askeri diktatörlük rejimine karşı çıkartarak, kitleleri harekete geçirebileceğimiz şu anki siyasi slogan arasındaki fark açıkça anlaşılmalıdır.. Böylesine  merkezi bir siyasi slogan Kurucu Meclisin sloganıdır. ”

Başka bir deyişle, Troçki'ye göre, Çin kitleleri, Kurucu Meclis sloganından daha ileri, doğrudan ve devrimci sloganlar için henüz hazır değil. Prinkipo'da oturduğu yerde,  hesaplamalarını Çin için "Stolypin dönemi" konusundaki hatalı teorisine dayandırarak, Çinde şimdiki Koumintang rejiminin güven ve  istikrarlılığı  yanılsamalarına dayanan çok fazla geri kalmış bir kitleye liderlik etmeye çalışan "zayıflamış" bir Çin Komünist Partisinin resmini çiziyor.
Troçki, tamamıyle abartılmış “Muzaffer karşı-devrim” kendi versiyonunu ve bunun sonucu olarak Kuomintang rejiminin istikrarlılığına olan kendi inancı nı, Çin kitlelerin yüksek devrimci öfkesinin önüne koyuyor; bu nedenle Troçki  “kahrolsun Kuomintang Hükümeti ” ve “Sovyetlerin iktidarını kur” gibi tüm doğrudan devrimci sloganları bırakıyor ve utangaçca “Kurucu Meclis” gibi tarafsız bir slogan öne sürüyor.
Troçki'nin derin karamsarlığı onu "genel devrimci perspektifi"  tamamen Çinli kitlelerin ufku  ötesinde ve sadece kendisi tarafından algılanabilir, çok, çok uzak bir geleceğe ertelemeye yönlendiriyor, ve "kitleleri harekete" geçirmek için  askeri diktatörlüğün rejimine gerçekten karşı çıkabileceğimiz bir siyasi slogan" öneriyor .“ Kurucu Meclis ”sloganı, hem şehirdeki hem de ülkedeki askeri diktatörlüğe karşı hareketler, özellikle de hızla yayılan köylü gerilla savaşı, mevcut rejime karşı gözükara  bir mücadele başlattığı içinde bulunduğumuz dönemde, kitlesel hareketlerin geliştiği genel bir kriz döneminde, Çin kitlelerini harekete geçirecek kadar güçlü ve devrimci bir slogan mı? Çinli kitleler gerçekten askeri diktatörlüğe karşı olmak zorundalarmı? Kasabalarda ve köylerde yürüttükleri gözükara  mücadeleleriyle ve mevcut rejime karşı derin bir hoşnutsuzluğun ve düşmanlığın açık ve net  tezahürleriyle, zaten kendilerini yarı feodal burjuva diktatörlüğüne karşı olduklarını pratikte göstermedilermi? Görülüyorki Troçki, bunlara inanmıyor.Bu nedenle, aynı mektupta şöyle diyor:

“ (Kurucu Meclis sloganı için RD ) Ajitasyon,  Kurucu Meclis’e giden yolun askeri devralmaya karşı ve  kitleler tarafından halk iktidarının ele geçirmesi olduğunu anlayan proletaryanın en azından, en çok gelişmiş kesilerinin bir propagandası ile desteklenmelidir.  ” 


Böylece Troçki, sadece "proletaryanın en gelişmiş kesimlerinin" isyanın gerekliliğini anlamasını sağlamaya çalışıyor! Kitleler için bir slogan olarak ayaklanma sloganı Troçki tarafından süresiz olarak ertelendi! Troçki, sadece Chen Du-Shiu'ya katılmakla kalmadı, aynı zamanda kendisini , vang Chin-wei, Chen Kung Po Co kampına yerleştirdi .
"Kurucu Meclis" sloganı, tam olarak, 1927 yazında son devrimi ihanetleriyle "tasfiye" eden "Sol" Kuomintang Yeniden İnşacıların" merkezi politik sloganıdır.  


Şimdi Troçki, Kuomintang Yeniden İnşacılarının sloganı ile aynı olan bir slogan önererek Çin Komünist Partisini ve devrimci siyasi çizgisini tasfiye etmek için öne çıkıyor, ve böylece "proletaryanın ve köylülüğün temsilcilerinin siyasal eylemini, burjuva muhalefetin temsilcilerinin siyasi eylemine " tabi kılıyor .
(Wang Chin Wei, Chen Kung Po & Co. şimdi, Chiang Kai-shek'in yarı feodal komprador burjuva hükümetine karşı ulusal bir burjuva muhalefetinin rolünü oynuyor.)

Troçki, "Kurucu Meclis" sloganını ileri sürerek, Çin Komünist Partisini, devrimci bir pozisyondan Chiang Kai-shek rejimine "yasal" bir muhalefetin pozisyonuna! geri adım atmasını öneriyor.

15 Ekim 1929'da yayınlanan bir açıklamada, Çin Komünist Partisi Genel Sekreteri Siyasi Bürosunun Troçkizmi "yüzde yüz Tasfiyeci  pozisyon" olarak tanımlamasına şaşırmamak gerek.


DEVAMI

TROÇKİ  VE ÇİN'DEKİ KÖYLÜ GERİLLA SAVAŞI

Kaynak
The Communist Volume 9, 1930

Çeviri : Erdoğan A https://yenidemokrasi.blogspot.com/2019/09/cinde-yukselen-devrimci-dalga-ve.html
2 Eylül 2019


Devamı

Sosyalist Toplumda Çelişkiler Üzerine


Alfred Uçi

Profesör, Marksist-Leninist felsefe uzmanı

Günümüzde Arnavutluk , 1977 


Her zaman olduğu gibi, 7. Kongresinde de, PLA, kendi çizgisinin ve pratik faaliyetinin, programının, stratejisinin ve mücadele taktiğinin teorik argümanlarına büyük önem verdi. Yoldaş Enver Hoca'nın bu kongreye raporu, sosyalist inşanın ve uluslararası durumun bütün  temel sorunlarının, sınıfsal bir ruhla yaptığı derin diyalektik analizi ile göze çarpıyor.


Karmaşık süreçler ve sayısız farklı faktörlerin birbirleriyle etkileşime girdiği sosyal yaşam durumlarında, kendisini doğru bir şekilde yönlendirmek için, mevcut durumu ve gelecek perspektifini doğru bir şekilde anlamak için, yığılan sınıf güçlerinin oranlarını ve onların doğasını doğru bir şekilde değerlendirmek için, Parti, vazgeçilemez bir silaha, Marksist materyalist diyalektiğine, özellikle Lenin'in "diyalektik yöntemin özü" olarak adlandırdığı, çelişkiler teorisine dayanır. 


Diyalektik çelişki teorisi, kökten devrimci bir ruhla yaygınlaşır, çünkü burjuva düzeninin proleter devrimi tarafından devirmesinin  nesnel bir zorunluluğunu ve komünizmin kaçınılmaz  zaferi ni savunur. Bu nedenle, burjuva ideologlar ve her türden oportünistler, Marksizm-Leninizm'e karşı mücadelelerinde, oklarını diyalektik çelişki teorisine yöneltmeyi asla unutmazlar. "Diyalektik",  diyor  Marx kendi zamanında, "burjuvaziyi ve doktriner ideologlarını çileden çıkarıyor ve dehşete düşürüyor, çünkü var olanın olumlu kavramı içine, aynı zamanda, olumsuzlama kavramını, onun ortadan kaldırılması gerekliliğini de sunuyor.Diyalektik, hareket içinde gerçekleşen her biçimi görür, bu nedenle, onu geçiş açısından da görür, hiçbir şeye boyun eğmez ve temel özünde kritik ve devrimcidir.


Uluslararası komünist ve işçi hareketinin tarihi, çelişkiler sorununun, doğası ve toplumsal yaşamın gelişimindeki rolünün, her zaman Marksizm-Leninizm ile işçi sınıfının ideolojik karşıtları arasındaki prensip farklılıklarının merkezinde olduğunu göstermektedir. Marksizmden sapmalarına kılıf geçirmek amacıyla, Bernstein ve İkinci Enternasyonal'in diğer oportünist şefleri, çelişkiler ve nitel sıçrama üzerine materyalist diyalektiği reddetmenin ve terk etmenin bir çağrısı olan “Kanta geri dön!”, kötü-meşhur sloganını başlattılar ve materyalist diyalektiği kaba evrimcilik ile değiştirdiler. 


Diyalektik çelişki teorisini değiştirmeleri, İkinci Enternasyonal'in sosyal-demokrat partilerinin kendilerini tamamen sosyal devrim partilerinden sınıf uzlaşmacısı, sosyal reform partilerine dönüştürmelerine zemin hazırladı. Emperyalizm çağının yeni tarihsel deneyimini özetleyen Lenin, bu dönemin temel çelişkilerini ve onların keskinleşmesinin kaçınılmazlığının nesnel yasasını ortaya serdi ve Ekim Devrimi zaferiyle taçlandırılmış olan işçi sınıfının devrimci hareketinin yeni bakış açısının kanıtını gösterdi. 


Çelişki sorunu, aynı zamanda  Troçkizm ve Buharinizm ile komünist hareketin büyük polemiklerinde de çok önemli yer tuttu.  JV Stalin bir yandan, sosyalist toplumda sadece uzlaşmaz çelişkileri kabul eden, içsel uzlaşmaz çelişkileri kapitalist kuşatma koşullarında tamamen çözülemez olarak gören, sosyalist düzenin burjuva yozlaşmasını ve kapitalizmin restorasyonu nu kaçınılmaz bir süreç olarak gören, Troçkistlerin "Solcu" sloganlarıyla maskelenen görüşlerini eleştirdi. Diğer yandan, Stalin, sadece uzlaşmaz olmayan  çelişkileri kabul eden, kötü-meşhur “denge” teorileri ile sınıf mücadelesini reddeden ve “kapitalist unsurların sosyalizme kendiliğinden entegrasyonu” fikrini destekleyen Buharinistlerin sağcı görüşlerine karşı uzlaşmaz bir mücadele verdi. 


Sosyalizmin çelişkileri üzerine Sağcı ve Solcu metafiziksel görüşleri parçalayarak, Leninist kapitalist kuşatma koşullarında sosyalist inşa programını sadece Stalin'in liderliğini yaptığı Bolşevik Partisi savunabildi ve uygulayabildi.


Stalin'in ölümünden sonra, Sovyetler Birliği, eski anti-diyalektik teorileri canlandıran ve onları karşı-devrimci politikalarının hizmetine sokan Kruşçev revizyonistlerinin ihaneti ile bu yoldan saptırıldı. Modern revizyonistler sosyalizm ve kapitalizm arasındaki, proletarya ile burjuvazi arasındaki, devrim ve karşı-devrim arasındaki, ezilen halklarla emperyalizm arasındaki nesnel sınıf temellerini ve uzlaşmaz çelişkilerin keskinleşmesi yasalarını  ve zamanımızın diğer çelişkilerini inkâr etmeye özel gayret gösterdiler.  Çelişkilere karşı oportünist  duruşları, modern revizyonistlerin Sovyetler Birliği'nde ve diğer eski sosyalist ülkelerde kapitalizmin restorasyonu, karşı-devrimci gidişin yönünün tersine çevrilme  sürecini hazırlama ve uygulama konusunda yardımcı oldu.


Uluslararası komünist ve işçi partilerinin deneyimi, PLA'ya, Marksist-Leninistlerin modern revizyonistlerin çarpıtmalarına karşı çelişkiler teorisinin savunulmasını ve bununla birlikte ne kadar küçük olursa olsun sosyalist toplumun gelişiminin herhangi bir sorununun analizinde uygulanmasına büyük önem verilmesi gerekliliğini öğretti.  Partimiz, nesnel çelişkileri, genel olarak dünyanın ve özellikle de sosyal yaşamın gelişiminin kaynağı ve itici gücü olarak görmektedir. Sosyalist toplum da her türlü çelişkiyle hareket eder ve gelişir.


Kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde toplumun gelişiminin temel sorunlarını doğru anlamak için, sadece genel olarak çelişkileri kabul etmek değil, aynı zamanda farklı çelişkileri, onların özelliklerini de ayırt etmek büyük önem taşır. Yoldaş Enver Hoca, bu dönemdeki gelişimin derin bir analizinin anahtarının iki tür çelişkiyi tanımada olduğunu vurguladı: yeni sosyalist toplumun inşası nın bu sürecinde belirleyici  rol oynayan uzlaşmaz  ve uzlaşmaz-olmayan çelişkiler. Bu tez, sosyalist toplumun hareketinin sadece uzlaşmaz-olmayan çelişkiler yolundan bahseden modern revizyonistlerin görüşlerine tamamen tersidir.


Kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde, uzlaşmaz-olmayan çelişkilerin yanı sıra, aynı zamanda düşman ile aramızda olarak tanımladığımız birçok uzlaşmaz çelişki vardır. Uzlaşmaz çelişkiler, bir sosyal sınıf gücünün diğeri üzerindeki hakimiyeti ilişkilerinden kaynaklanan, tamamıyla zıt temel siyasi ve ekonomik çıkarları olan sosyal sınıf güçleri arasındaki çelişkilerdir.  Geçiş sürecinde, bu tür uzlaşmaz çelişkiler sadece dışsal çelişkiler olarak değil (sosyalizmi inşa eden herhangi bir ülke ile karşı-devrimci güçlerin dış cephesi - emperyalizm, sosyal-emperyalizm, dünya gericiliği) arasında değil, aynı zamanda içsel çelişkiler olarak da mevcuttur (başta olan işçi sınıfı ile sömürücü sınıflar ve sosyalizmin bütün düşmanları arasında).


Uzlaşmaz çelişkiler, sömürücü sınıfların tasfiye edilmesinden ve sosyalizmin ekonomik temelinin inşa edilmesinden sonra bile mevcuttur.


Sosyalizm, sosyal sınıf uzlaşmaz çelişkilerinin toplum hayatından yok edilmediği sosyal koşullarda inşa edilir. Bu, sömürücü sınıfların kalıntıların, işçi halkın saflarından ortaya çıkan düşmanların, burjuva ve revizyonist ideolojinin etkisinin ve diğer faktörlerin  varlığı ile bağlantılıdır. Bunlar, geçiş sürecinin tamamı boyunca göz önünde bulundurulması gereken ve dış düşman kuvvetleri ile koordinasyon içinde hareket ettikleri için, hiçbir şekilde küçümsenmemesi gereken uzun süreli ve faaliyet sürecine sahip faktörlerdir.


Marksist-Leninist duruş, revizyonist duruştan farklıdır, sadece iki tür çelişkiyi kabul etmesi nedeniyle değil, aynı zamanda kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde uzlaşmaz çelişkilerin rolünün değerlendirmesinde de farklıdır. Sınıf mücadelesinin bu döneme ilişkin ana içeriği, iki yol, kapitalist yol ve sosyalist gelişim yolu arasındaki mücadele ile ilgilidir. Bu nedenle uzlaşmaz-olmayan çelişkilerin yanı sıra, uzlaşmaz çelişkiler kendilerini geçici, arada sırada ortaya çıkan çelişkiler olarak değil, geçiş sürecinde temel, birincil çelişkiler olarak sunarlar. Bu sürece ait uzlaşmaz çelişkilerin rolünün VI Lenin'in öğretilerine uygun olarak “Proletaryanın Diktatörlüğünün Aşamasında Ekonomi ve Politika” çalışmasında yer alan bu değerlendirmesi,  şöyle yazıyor: 

“Teorik bakış açısından, hiç şüphe yok ki, kapitalizm ve komünizm arasında kesin bir geçiş süreci vardır. Sosyal ekonominin bu iki biçiminin karakteristiklerini veya özelliklerini kendi içinde birleştirmesi kaçınılmaz. Bu geçiş süreci, ölmekte olan kapitalizm ile ortaya çıkmakta olan komünizm arasında, başka bir deyişle, yenilgiye uğramış, henüz yok edilmemiş  kapitalizm, ve doğmuş ancak  çok zayıf olan komünizm arasında bir mücadele sürecinden başka bir şey olamaz.".

Tarihin deneyimi, Lenin'in bu öğretilerini tam olarak doğruladı. Eğer uzlaşmaz çelişkiler göz ardı edilir ve rolleri küçümsenirse, işçi sınıfı kitlelerinin devrimci uyanıklığı gevşer ve Sovyetler Birliği'nde ve diğer revizyonist ülkelerde olduğu gibi,  sömürücü sınıfların tasfiye edilmesinden sonra bile, kapitalizm yeniden kurulabilir. Partimizin ve halkın  maruz kaldığı komplocu eylemler ve son yıllardaki sabotajlar, bu faaliyetin ne kadar tehlikeli oranlar alabileceğini ve  dış  çelişkilerle birleşen iç uzlaşmaz çelişkilerinin çözümünün, proletaryanın diktatörlüğünün ve sosyalizmin kaderi açısından ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermiştir. 


Yoldaş Enver Hoca, kapitalizmden komünizme geçiş sürecindeki uzlaşmaz çelişkilerin varlığını kabul etmenin yeterli olmadığını, ancak bu çelişkilerin doğru bir şekilde ele alınması gerektiğini, kendi doğalarına uygun yol ve yöntemlerle çözümlenmeleri gerektiğine işaret etti.  Uzlaşmaz çelişkiler her  burjuva-revizyonist yozlaşma kaynağını ortadan kaldırıp sınıfsız komünist bir toplum inşa etmek için mücadele eden sosyal güçlerle, insanın insan tarafından baskı altında tutulması ve sömürülmesini isteyen sosyal güçler  arasındaki çelişkilerdir, yani onlar karşılıklı olarak  birbirini dışlayan sosyal güçler arasındaki çelişkilerdir. Onların arasındaki mücadele bir ölüm kalım mücadelesidir, çünkü onların en hayati çıkarlarını doğrudan etkiler. Bu nedenle, uzlaşmaz çelişkileri çözmenin tek yolu bu güçler arasındaki amansız sınıf mücadelesidir. Sosyalist sistem içinde, işçi sınıfı Marksist-Leninist partisinin önderliğinde ve çalışan köylülükle ittifak içinde, iç uzlaşmaz çelişkileri çözebilecek bir konumdadır. Kapitalist kuşatma koşulları altında sosyalizmin tam olarak inşası olasılığı, her şeyden önce buna bağlıdır. Sınıf mücadelesi devam ettiği sürece ” diyor yoldaş Enver Hoca, “ve bu yapay olarak başlatılmadı, nesnel olarak iki gelişme yolu, sosyalist ve kapitalist yol arasında bir mücadele olarak var, bu mücadelede, sözüm ona tüm kötülükleri ortadan kaldırdığımız ve tehlikelerden kurtulduğumuz için rahatlama ruhuna, kendini tatmin etme ve liberalizm ruhuna yer yoktur. Tam tersine, sınıf mücadelesinin kenarı daima keskin tutulmalıdır, çünki o bizi düşmanlarımıza karşı savunan en güçlü silahımızdır, kötülüklerin bizi temizler, proleter devrimciler olarak bizi şekillendirir. Bu mücadeleyi tutarlı bir şekilde yürütmeli, daima uzlaşmaz ya da uzlaşmaz-olmayan çelişkilerin karakterini açıkça ortaya koymalı ve kendimizi kitlelere dayandırarak sağlamlaştırmalıyız”. Sosyalist düzenin bu mücadele sürecinde güçlendirilmesi, hem onun hem de amacının ön koşuludur. Bu uzlaşmaz çelişkileri çözme mücadelesinde,  karşı-devrim yoluyla işçi sınıfının  iktidarını elinden almaya çalışan düşmanlara karşı proletarya diktatörlüğü, şiddet, baskı,  zorlama yöntemlerini kullanır.


Çeşitli türdeki oportünistler, düşmanlara karşı şiddet kullanımının mutlak gerekliliğini inkar etmek için, uzlaşmaz çelişkilerin doğasını tahrif eder, özelliklerini belirsizleştirirler. Onlar Proletarya diktatörlüğünün, sosyalizmin düşmanlarına karşı cömert olması, onlarla bir tür “barış içinde birarada yaşama” ya ulaşması ve hatta onlarla bir tür “yapıcı diyalog” yürütülmesi gerektiğini vaaz ederler. 


İşçi halk kitleleri için en geniş ve en gerçek demokrasisi olmasına rağmen, sosyalizmin düşmanlarına karşı devrimci şiddet kullanmaktan kaçınmayacak olan proletarya diktatörlüğünün varlığının gerekliliğini ve sınıfsal özünü reddeden, uzlaşmaz çelişkilerin liberal, oportünist ele alınışıdır. Her zaman, uzlaşmaz çelişkilerin karakteriyle ilgili net olmakla birlikte, onun liberaller tarafından ele alınma biçimiyle savaşırken, Partimiz bunu asla uzlaşmaz-olmayan çelişkilerle karıştırmadı. Bunları birbirine karıştırmak, kurtları koyun ağıl ına davet etmek, yılanı koynunda ısıtmak , düşmana karşı mücadeleyi durdurmak demektir.


Kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde, halk saflarındaki çelişki olarak tanımladığımız, uzlaşmaz-olmayan çelişkiler de önemli bir rol oynar. Nesnel olarak, temel çıkarların geniş bir ortak temeli olan, fakat  aynı zamanda, yan konular üzerinde farklı çıkarları olan, ikincil öneme sahip kısmi sorunları olan sosyal güçler arasındaki çelişkilerdir. Örneğin, işçi sınıfı ile emekçi köylülük arasındaki, üretim ilişkilerinin belirli yönleri ile üretim güçleri arasındaki, örgütlenmenin  ve iş yönetiminin eski biçimleri ile üretici güçlerin gelişmesinin yeni gereklilikleri, yeni düzenlemelerin gelişimi  emekçilerin yeni ideo-politik, kültürel ve teknik-profesyonel seviyesi ile üretim düzeyi , ekonomi yönetiminin idari biçimleri ve yöntemleri ile kitlelerin bu yönetime katılımı  vb.arasındaki çelişkiler.


Uzlaşmaz olmayan çelişkilerin çözümü için mücadele sürecinde, kendi özel niteliklerine uygun yöntem, ikna, eğitim, eleştiri ve öz eleştiridir. Bu çelişkiler, ortak çıkarların temelini sürekli genişleterek ve bu tür çelişkilerin taşıyıcısı olan sosyal güçler arasındaki ayrımları giderek daraltarak çözülür. PLA, toplumumuzdaki uzlaşmaz olmayan çelişkilerin çözümünde, diğer şeylerin yanı sıra,  insanların Parti etrafında birliğinin güçlendirilmesinde, proletaryanın diktatörlüğünün en yüksek ilkesini oluşturan, işçi sınıfının  kooperatifçi köylülükle ittifakının güçlendirilmesinde kendini gösteren bir tecrübe birikimi edinmiştir. 


İşçi sınıfı ile Parti önderliğinde çalışan halk kitlelerinin birliği, sona ermiş bir faktör değildir, fakat  uzlaşmaz ve uzlaşmaz-olmayan çelişkileri çözme mücadelesi boyunca sağlamlaştırılır ve güçlendirilir.  Partinin 7inci Kongresi, bu birliğin güçlendirilmesini Parti'nin en önemli görevlerinden biri olarak nitelendirdi; “devrimci uyanıklığımızı yüksek seviyede tutmamızı, sınıf mücadelesini doğru ve kesintisiz bir şekilde sürdürmemizi, Partinin direktiflerinin tam olarak  uygulanılması, halkın saflarında ortaya çıkan farklı çelişkilere zamanında çözümler bulunması.”  Eğer uzlaşmaz olmayan çelişkilerin çözümü için gerekli özen gösterilmezse ve bunun için gerekli koşullar hazırlanmazsa ve   daha keskin olmalarına izin verilirse, ve zamanında uygun yollarla çözülemezlerse, o zaman, bunlar toplumumuzun gelişimini ileriye iten bir güç olmaktan, onu dizginleyen ve ciddi olarak engelleyen, siyasi, ekonomik, idari vb. her türlü zorluğu yaratan bir kuvvete  dönüştürülürler. 


Kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde, uzlaşmaz olmayan çelişkiler, içsel ve dışsal olan ve aynı zamanda birincisi üzerinde çok güçlü bir etkiye sahip olan uzlaşmaz çelişkilerin olduğu bu sosyal çerçeve içinde ortaya çıkar, değişir, olgunlaşır ve çözülür. Karşı-devrimci güçler ideolojilerini, emekçi halk kitleleri arasında yayarak, onları proletaryanın diktatörlüğü ile sosyalizmle uzlaşmaz ilişkilere yerleştirmeye, ve sosyalizm karşıtı eylemlere çekmeye çalışırlar. Bu nedenle, Parti nin 7inci Kongresi, halkımızın bilincinde yabancı etkilere karşı liberal tutumları, yaptıkları zararı hafife alan tutumları ve proletaryanın diktatörlüğüne yol açtığı tehlikeyi kınadı. Yabancı ideolojilerin halk saflarındaki etkilerine karşı mücadele, ikna etme, eleştiri ve özeleştirme yönteminin, hastalıklarla mücadele ve hastayı kurtarma ve böylece emekçi halktan hiç kimse düşmanın rezervi haline gelmemesi ve onun pozisyonuna geçmemesi amacıyla kullanılan temel yöntem olduğu sınıf mücadelesinin bir yönüdür.  Yoldaş Enver Hoca,, şeyler anlamadığı için hataya düşen  herhangi bir işçiye yardım etmek için  ikna etme yönteminin kullanılması gerektiğini vurguladı; ancak, eğer uzun süren, sabırlı ve ısrarlı açıklayıcı ve eğitici çalışmalardan sonra hala yabancı ideolojinin etkisi altında anti-sosyalist düşmanca eylemler yaparsa,  proletaryanın diktatörlüğü onu da yere vurur.


Uzlaşmaz ve uzlaşmaz olmayan çelişkiler arasında kesin bir ayrım yapan PLA, sınıf mücadelesini doğru bir şekilde yürüttü, Arnavutluk'ta proleter devrimin duraksamayan yürüyüşünü sağladı ve halka sosyalizmin  tam inşası için mücadelede öncülük ediyor.

Çeviri: Erdoğan A
1 Eylül, 2019






Devamı