VATAN POSTASI ☰ Bölümler
Kuvayi Milliye Dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kuvayi Milliye Dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

MİLLİ MÜCADELE YILLARINDAN BİR ANEKDOT


"Okul Yaptırarak Cezalandırmak!.."





Anadolu'da Milli Mücadele'nin kıyasıya yürütüldüğü günlerdi..
Bu arada Yunanistan ve Bulgaristan'da yaşayan Batı Trakya
Türkleri ne yapıyordu?
Bulgaristan'da Çiftçi Partisi iktidarı ve lideri İstanbuliski,Türklere
ve Milli Mücadele'ye sıcak davranıyor,en azından Türklerin
ülkesinde ve Batı Trakya'daki faaliyetlerini görmezden geliyordu..
Eski İttihatçı Kara Vasıf'ın İstanbul'da kurduğu
Karakol örgütüne bağlı olarak çalışan Fuat Balkan(daha
sonra Beşiktaş kulübü başkanlığında bulunmuştur)isimli
genç subay,kurduğu birimlerle,içinde bir dönem
komünistlerin de yer aldığı Makedonya Komitesi ile
işbirliği içerisinde Batı Trakya'da gerilla
faaliyetlerinde bulunup,Yunanlıların Anadolu'ya
yükleneceği güçleri eksiltirken,öte yandan
Bulgaristan'da kurduğu Müdafa-i Hukuk Cemiyeti
ile mücadelesine kitle desteği sağlamayı hedefliyordu..
Hatta bu cemiyetin İstanbul kolu da kurulmuş ve
faaliyet gösteriyordu..
İstanbul'da kurulan bu birimde Dr.Hikmet Kıvılcımlı'da
görev yapıyordu..(Kaynak:Kutsal Barış-H.İzzettin Dinamo)
Fuat Balkan daha sonra Anadolu'ya geçerek
Milli Mücadele'ye katılır..Bu konuyla ilgili olarak geniş
bilgi edinmek isteyenler,"Fuat Balkan'ın Hatıraları-
KOMİTACI" isimli kitabı inceleyebilirler..
*****
Yine aynı günlerde Edirne'de acı bir olay yaşanır..
Edirne'de konuşlu Birinci Kolordu,Yunanlıların baskınına
uğrar ve darmadağın olur.Karargahı bile düşmanın
eline geçer..O sırada Kolordu Komutanı olan
Cafer Tayyar Paşa Yunanlılara esir düşer..
Kim demişti,hatırlamıyorum;"Haini çok bir ülkeyiz" diye?..
Çok doğru ve her dönem için geçerli bir söz..
Cafer Tayyar Paşa'yı,elini kolunu bağlayıp Yunanlılara
teslim edenler de,ne yazık ki, bizzat Türk köylüleridir..
Paşa Yunanistan'da Parapigmata cezaevine konulur..
Koğuş arkadaşı olan Zeynel Besim kendisine sorar;
-Paşam!.Zafer kazanılıp,yurda döndüğümüzde
herhalde sizi para karşılığı satarak Yunanlılara teslim
eden köyü de bir ziyaret edersiniz..
Onlara ne diyeceğinizi merak ediyorum..
-Hiç bir şey söylemeyeceğim..Yalnız intikam alacağım.
-Nasıl?..
-Çok basit..O köye bir okul yaptıracağım..
Zeynel Besim şaşırır..Cafer Paşa sözlerine devam eder;
-Daha ne yapmamı istersin?..Eğer onlar bir okula sahip olsalardı,
cahil kalmasalardı,kendi kumandanlarını elleriyle
düşmana teslim ederler miydi?..

Yazar:
Güntekin Eke



Devamı

Sosyalist Asker!

Yazar: Em.J.Pilot Bnb. Erol Soysever
Kütahya'daki jandarma birliğinde görevli bölük komutanı teğmen, öğle yemeğinde ne tür bir yemek olduğunu öğrenmesi için postasını yemekhaneye gönderir. Posta yemekhane dönüşünde komutanına şöyle der :"Komutanım, Sosyalist Asker!yemekte kuru fasulye ve pilav var. Bir de tas içinde (burada biraz kem küm eder) bir şey vardı." Komutan sorar :"Nedir oğlum o tas içindeki şey ?" Er yanıt verir :"Komutanım ayranın içine hıyar doğramışlar !"
Mehmetler asker ocağına gelir ve "Mehmetçik" rütbesine yükselirler. Terhis oluncaya dek bu rütbeyi korurlar. Bu süreçte onlar, yurdun gözbebeğidirler. Ancaak, terhisten sonra tenzil-i rütbe ile tekrar Mehmet'liğe düştüğünde, Mehmet'in işi var mı, aşı var mı, evi var mı, barkı var mı diye kimse sormaz. Çünkü o artık Mehmetçik değil, Mehmet'tir. Üstelik de bu yurdun ona gereksinimi kalmamıştır ! 1974 Yılı'nda gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekatı sırasında, karikatürist Bedri Koraman bir karikatür çizmişti. O karikatürün birinci karesinde bir toprak ağası mehmetçiğe, "Mehmetçik vatan toprakları tehlikede, haydi koş !" diyor. Mehmetçik de elinde tüfeği vatanı kurtarmaya gidiyor. İkinci karede ise, mehmetçik vatanı kurtarıp dönüyor, ama o toprak ağası eliyle dur işareti yaparak, "Hoop, dur bakalım. Bu topraklar benim mehmet !" diyor. Öyle ya, ne yapalım yani, vatan borcunu ödemiştir. Bir de ona iş ve aş mı bulacağız. Hadi canım sen de... Devlet böyle basit ve gereksiz işlerle mi uğraşacak ? Devletin artık birincil görevi, işadamlarına bol bol kaynak aktarmak, askeri harcamalar ile Diyanet işlerine oluk gibi para akıtmaktır. Mehmetlere iş bulmak, onların insan gibi yaşamalarını sağlamak, çağdaş bir anayasa olan 1961 Anayasası'nda kaldı. Hadi geçmiş olsun !
Devamı

EKONOMİK ve SOSYAL ADALET OLMALIDIR


Bu Anayasa Taslağı, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın 1960’ların başında hazırlayıp kamuoyuna ve cumhuriyet kurumlarına Anayasa Teklifi olarak sunduğu çalışmadan yararlanılarak Kuvayı Milliye Dergisi tarafından derlenmiştir.





Derginin çeşitli sayılarında yayınlanmıştır.





YENİ BİR ANAYASANIN TEMEL GEREKÇESİ:






Devamı

Türkiye;ABD ve İsrail’in ‘fedaisi’, emperyalizmin Avrasya ‘taşeronu’ olarak mı Avrupa Birliği’nde?


ABD ve İsrail’in ‘fedaisi’,





emperyalizmin Avrasya ‘taşeronu’





olarak mı Avrupa Birliği’nde?





Kuvayı Milliye sayı:19 Kasım-Aralık 1999 Başyazı





* Halkçılığı, ulusal/ekonomik bağımsızlığı terk ederseniz, laikliği demokratik yollarla koruyamazsınız. Elinize ‘sopa’yı aldığınız an, kime vurulacağını Koç’lar-Sabancı’lar belirler.





* Yerli-yabancı ortaklı büyük sermaye ‘sağ’ eliyle kara irticayı ‘sol’ eliyle de beyaz irticayı kışkırtıyor.





* Altı Ok bütünlüğünü ve Demokratik Cumhuriyet gerçeğini bir yana bırakarak dar bir “laiklik” anlayışını öne çıkaranlar, “sonuç”ları “neden” gibi gösteriyor.





* Demokrasi ve cumhuriyet, birbirini yadsıyan iki kavrammış gibi karşı karşıya getiriliyor.





* İşsizlik, pahalılık ve sömürüden bunalan halk tedirgin...





* Bir kısım ‘solcu’su; ikinci cumhuriyetçisi; ılımlı (gülen) islamcısı; ılımlı (‘akıllanmış’) milliyetçisi; ılımlı (çağdaş mandacı) ‘Atatürkçü’sü el, bel ve iş birliği içinde. Olağanüstü kıvrak ve esnek bir oyunun oryantal figüranları olarak, verilen “görev”i yerine getiriyorlar. 





* Uluslararası tefeci, rantiye finans-kapital; ulusal cumhuriyetleri parçalamak, ‘yerinden yönetilen’ kent-şirket devletçikler kurup sömürge faşizmini bölgesel savaşla ayakta tutmak, kimi zaman demokratik, bazen despotik yollarla dünya doğasını ve insanlığı yok etme pahasına, sömürüsünü sonsuza dek sürdürmek içgüdüsüyle davranıyor. Sömürgelerindeki gönüllü işbirlikçiler “görev” için birbirleri ile yarışıyorlar.





* Kürt ve Türk şovenizmini kışkırtanlar, şimdi de irticanın ‘imtiyazsız’ olanına karşı ‘imtiyazlı’sını kışkırtarak “kaç ben kurtarayım” diyor.





* Bir yanda “laik” bir sömürü düzenini “birlik ve beraberlik” içinde sağlamlaştırmak isteyenlerin başını çektiği, drekt İsrail (dolaylı Amerika) destekli “batıcı”lar; diğer yanda cinayet ve tarikat çetelerinin başını çektiği Avrupe-Amerika destekli irtica.





* Yani; 40 katır mı 40 satır mı?





* Daha düne kadar 19 Mayıs - 27 Mayıs ruhuyla halkın gönlünde yerini almışken 12 Mart ve 12 Eylül’lere sürüklenerek uluslararası finans-kapitalin “our boys”luğuna kadar düşürülmek ve aşağılanmak durumuyla karşı karşıya kalan cumhuriyet kurumlarının mensupları, artık “şapka”larını önlerine koyup kime hizmet ettiklerini kendi kendilerine sormalıdır...”





Evet, önümüzda iki yol var; 19 Mayısların ve 27 Mayısların bıraktığı yerden başlayıp “ya istiklal ya ölüm” çığlığıyla, kuvayı milliye azmi ve örgütlenme dinamizmiyle, geri dönüşsüz bağımsız-demokratik cumhuriyet ile yaşama sarılmak ya da köleler kalabalığı olarak sürünerek ölmek...





Son AGİT ve Helsinki toplantılarında ülkemize ve halkımıza biçilen rol; Avrasya’da emperyalizmin taşeronu olmaktır. AB üyeliğine adaylığımızın bu şartla onaylandığı, Ecevit’in Helsinki’ye giderken; “Kıbrıs’ta ve Ege’de taviz verilmemiştir... Dünya’da bir Avrasyalılaşma sözkonusudur...” demesiyle de itiraf edilmiştir.





Kuvayi Milliye





Hükümet merkezi, düşmanların şiddetli çemberi içindeydi. Siyasal ve askeri bir çember vardı. İşte böyle bir çember içinde, yurdu savunacak, ulusun ve devletin bağımsızlığını koruyacak (silahlı) kuvvetlere (onlar) emrediyorlardı. Bu biçimde yapılan emirlerle, devlet ve ulusun araçları temel görevlerini yapamıyorlardı. Yapamazlardı da. Bu araçları savunmanın birincisi olan ordu da, ordu adını korumakla birlikte, elbette temel görevini yerine getirmekten yoksundu. İşte bunun içindir ki, yurdu savunmaktan ve korumaktan ibaret olan temel görevi yerine getirmek, doğrudan doğruya ulusun kendisine kalıyordu... İşte buna KUVÂ-Yİ MİLLİYE diyoruz.” (Gazi, TBMM G.C.Z. C: 1 S: 6)





Ne değişti? Değişen neydi de onlarca yıldır tüm yalvarmalara, tavizlere, ‘baskı’lara ve ‘blöf’lere rağmen nazlanan ‘Batılı dostlar’ birden bire yumuşadı ve Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne aday üyeliğini kabul etti? Sistemin fazlaca etkisinde kalmış sağlı-sollu kimi çok bilmiş aydınlarımıza göre Batı, Türkiye’yi; “adam olmadığımız için”, “toplumumuz, birey olamamış insanlardan oluştuğu için”, “yeterince demokratikleşemediğimiz için”, “PKK’yle barışa oturulmadığı için”, “Kürtlerin, ulusal kaderlerini tayin hakkı, Türkler tarafından engellendiği için”, “işkencenin ülkemizde  sistemli olarak devam ettiği için”, “kıyafet özgürlüğünün (türbanın) kısıtlandığı için”... dışlıyordu. Şimdi bunların hangi biri değişti de aday üyelik kabul edildi? Hiç biri değişmediyse, Batılılar, Türkiye’nin üyeliğine neden yeşil ışık yakıyor?





İç nedenler:





1- Türkiye’de etnik bölücülük, ‘Batılı dostlar’ tarafından her türlü desteği gördüğü halde, iç savaş çıkarmada başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Sağlı sollu tüm kışkırtmalara rağmen ne doğuda ne de batıda halk arasında Türk-Kürt ayrımcılığı ve çatışması çıkmamış, tam tersine, Anadolu bütünlüğünde, vatanseverlik temelinde ulusalcı ve halkçı arayışlar güçlenmiştir. Gerek örgütlü-örgütsüz halk kesimlerimizde, gerekse de bazı cumhuriyetçi kurumlarımızda emperyalizm ve irticaın ekonomi-politik dayanaklarına karşı, parlamentarizmin uyuşturucu ve aldatıcı regülatörlüğünü aşan güçlü bir uyanış ve tepki oluşmaya başlamıştır.





2- Türkiye’de, gene ‘Batılı’larca desteklenen dinsel bölücülük tutmamış, oluşturulmak istenen ‘cadı kazanı’ gerçekleşmemiş, kimi batılı ‘bilgin’lerin beklediği ve umduğu mezhepler ve dinler savaşı çıkmamıştır. ‘Dinci‘ ya da  ‘Laik’ maskeli çift yönlü kışkırtmalara rağmen, Anadolu halkı kardeşlik ve hoşgörü geleneklerini pekiştirmiş ve provokasyona gelmemiştir.





Amerikan, Alman ve İsrail gizli servislerinin düz kafa skolastik mantıkla hazırladıkları ve bilgisayarlarda programlayıp başımıza örmeye kalktıkları tüm bu çorapların kokusu, sahibinin sesi medyanın tüm çabalarına rağmen, buram buram çıkıyor. Ne birkaç çetenin açığa çıkarılması, ne de bazı irtica odaklarının üzerine gidilmesi, asıl efendileri maskelemeye ve ellerini yıkamaya yetmiyor.





Dış nedenler:





1- İrtica ve PKK konusunda maskesi düşen emperyalizmin Avrupa ve Amerikan kanatlarının imdadına İsrail kanadı koştu. Etkisi altındaki tüm mason ve rotaryen güçleri, halkçı olmayan bir kuru laiklik maskesiyle harekete geçirdi. Böylece bir taşla birçok kuş vurulacaktı. Laiklik savunuculuğu halkçıların elinden alınacak, Anadolu halkıyla Ortadoğu halklarının arası açılacak, Cumhuriyet Kurumlarıyla halkın arası açılacak, laiklik cilasıyla faşizm provaları yapılacak, insanlar, irticanın gelişmesinin gerçek nedenleriyle değil “laiklik elden gidiyor” sonucuyla uğraştırılarak aydınların ve halkın kafası karıştırılacaktı.





Kısmen başarılı da oldular. Halkla cumhuriyetçi kurumların kucaklaşmasını önlediler. İran ve Suriye ile soğuk savaş başlatıldı. Bu arada İsrail, ‘içerdeki museviler’in sağdıçlığıyla Türkiye egemenleri ile “mercimeği fırına verdi”. İsrail, düne kadar desteklediği PKK’nın başının yakalanıp Türkiye’ye getirilmesi operasyonunda önemli ve kilit görev üstlenmiş, böylece Kuzey Irak’ta, Barzani liderliğindeki “Kürt” devletinin kurulmasına önemli bir katkı yapmıştı. Bu durum, ekonomik ve özellikle siyasi açıdan dibe vuran Avrupa - Türkiye ilişkilerini düzeltmeye çalışan Almanya’yı iyice telaşlandırdı. Öteki emperyalist güçlerin Türkiye’yi taşeron olarak Avrasya’da kullanmaları, Almanya için büyük ekonomik ve askeri kayıplarla sonuçlanabilirdi... Türkiye Avrupa’nın denetiminde bir Avrasya Taşeronu olmalıydı...





Oysa İsrail, partner’i Türkiye’den “emin”di. Hem askeri, hem de ekonomik anlaşmalar imzalanmıştı. Bu durumda Türkiye’nin AB’ye girmesinde, İsrail açısından bir sakınca yoktu. Hem sonra işler İsrail açısından düzgün gitmezse, “Laiklik elden gidiyor” maskeli bir “SOL” cunta, yetmezse Türkiye-İran, Türkiye-Rusya savaşı; pamuk ipliğine bağlı Avrupa-Türkiye ilişkilerini koparabilirdi. 12 Eylül’ü yaptıranlar kim? Amerika ve Avrupa. İstemeyenler ise gene aynı Batılılar!





Emperyalizmin Amerikan kanadı da, Avrupa kanadı da, İsrail kanadı da Avrasya’yı işaret ediyorlar.





Her üçünün projesi de, Avrasya’da, emperyalizmin sömürüsünü tahkim edici bir küreselleşmeye hizmet ediyor. Ancak bu operasyonu Amerika öncülüğünde tezgahlayanlar, -bugünlerde Türkiye’de yeni bir merkez sağ-liberal parti kurma girişimleri gündemde- ılımlı islâmı öne sürüyor, insan hakları ve demokrasi maskeleriyle ortalıkta kuş uçurtmuyorlar. Örneğin Graham Füller, İsrail projesini aceleci, fazla askeri ve tehlikeli buluyor.





Ancak, tıpkı “Hitler Almanyası” gibi, günümüzün İsrail’i de emperyalizmin “haylaz çocuğu”. Söz dinlemiyor. Fethullah’ı yıpratmak için sağlı sollu her yolu deniyor. Amerika’nın desteğini alan Tayyip Erdoğan’ı yıpratmaya çalışıyor, Irak’ın hemen parçalanmasını, Türkiye, İran ve Suriye’den toprak alınarak Dicle-Fırat boylarında Kürdistan devletinin hemen kurulmasını dayatıyor. İsrail şirketlerinin GAP’tan toprak satınalmaları, İsrail’in birkaç kat’ı büyüklüğündeki Ceylanpınar Devlet Üretme Çiftliği’nin İsrailli holdinglere satılmaya kalkılması, Çevik Bir Paşa’nın, Yahudi cemaatinden ödül alırken Amerika’da yaptığı konuşmada, İsrail-Türkiye ikilisinin Avrasya’da yapacak çok işinin olduğunu vurgulaması ve Rusya’nın durdurulması gereğinin üzerinde durması, ikili askeri anlaşmalar, ortak askeri tatbikatlar vs. hepsi kıyamet alametleri.





Büyüyen İsrail ekonomisi ve askeri gücü, “tanrılar”dan güneşin altındaki yerini istiyor... Fazla sıkıştırılmaya da gelmiyor. Clinton’ın başına Monika belasını sarıveriyor. İsrail, insan hakları ve demokrasi konusunda Almanya ve Amerika kadar duyarlı değil. Bu konuda geçmişinin “temizliği”nden emin. Çok sıkışınca “Soykırım”ı gündeme getiriveriyor. Kendi dayatmalarını kabullenmeyen herkesi “Nazi”likle suçlayıveriyor... Oysa, İsrail istihbarat örgütlerine, Uğur Mumcu’dan Ahmet Taner Kışlalı’ya kadar, Susurluk’tan Türki cumhuriyetlerine kadar sorulacak çok soru olduğunu sanıyoruz. Tüm bu cinayetleri ve provokasyonları “ÇİLLER ÖZEL ÖRGÜTÜ”, “SÜPER NATO”, “KONTR GERİLLA”, “GLADYO” gibi kişileştirici, göz kamaştırıcı, yabancılaştırıcı ve korku-umutsuzluk-panik yayıcı sansasyonel adlarla uydurma örgütlere ısmarlamak ve herşeyi Amerikan emperyalizmine bağlamak bazı gerçekleri örtebilir. Örneğin Özdemir Sabancı cinayetinde, Japonya’ya karşı İtalya, Fransa ve Almanya (Avrupa) öncülüğünde kurulan, Amerika ve İsrail’in de ‘okey’lediği üçlü ittifakı görmemek, sosyal körlük ya da gerçekleri gizlemekten kaynaklanır...





Alman projesi ise; Avrasya’ya küresel sömürünün yerleştirilmesini, kendi öncülüğünde, daha “demokratik” ve sivil toplumcu maskelerle sağlamanın peşinde. Akdeniz ve Karadeniz belediyeleri koordinasyonu, yerinden yönetim girişimleri, gençlik ve demokrasinin geliştirilmesi projeleri, nükleer karşıtı ve çevreci yaklaşımlar, demokrasi maskeli yeni parti girişimleri... Bütün bunlar Alaman bombasının maskeleri. İnsan hakları ve demokrasi konusunda, partneri Amerika ile aynı sakızı çiğniyor. Oysa dün ve bugün en büyük biyoloji ve kimya silahları üreticisi Amerikan ve Alman firmaları, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve tüm dünyada “ticaret” yapıyor.





Amerikan, Alman ve İsrail çıkışlı bu üç projenin arkasında, birbiriyle oransız büyüyen finanskapital holding gruplarının güçler dengesine göre değişen çıkarları var. Avrupa kökenli büyük sermaye ile Amerikan ve diğer büyük sermaye grupları, paylaşımın oranı konusunda birbirleriyle tepişiyorlar. Avrupa, Türkiye’nin aday üyeliğini böyle bir momentte kabul etmiş, ancak bu aday üyelik, Amerika ve İsrail’in denetim, gözetim ve okey’i ile gerçekleşmiştir.





2- Türkiye ve Güney Kıbrıs’ın AB’ye alınması, İsrail için dolaysız (hem ekonomik, hem askeri hem de siyasi), Amerika için ise dolaylı (ekonomik ve siyasi) bir geri adım anlamına gelir. Ancak, Amerika ve İsrail’in, Türkiye ve Kıbrıs’ın AB üyeliğine karşı çıkması, gerek Kıbrıs kamuoyunda gerekse de Türkiye kamuoyunda İsrail’i de Amerika’yı da yıpratmaktan başka bir sonuç vermezdi. Bu nedenle, Güzelyurt ve özellikle Magosa bölgelerinin de içinde bulunduğu, Avrupa-İngiltere ve dolaylı Amerika denetimindeki Güney Kıbrıs’tan ayrı bir Kuzey Kıbrıs “Türk” bölgesinde, İsrail‘inaskeri ve ekonomik denetiminin AB’ye ve hatta Amerika’ya rağmen sağlanması şartıyla Kıbrıs adası her türlü birliğin içinde yer alabilirdi. Bu İsrail’in çıkarlarıyla çelişmez.





Önümüzdeki yıllarda, işte bu dört ayaklı ameliyat masası üzerinde, Türkiye’nin beş duyusunun ve iç-dış organlarının, tümüyle sinir sisteminin, solunum ve dolaşım organlarının “uyum operasyonları”ndan geçirilmesi planlanıyor. Türkiye’nin, iç politika’dan dış politikaya, ekonomiden silahlı kuvvetlere kadar tüm yapıları emperyalist küreselleşmeye uyumlu hale getirilecek. Bir çeşit perestroyka ve glastnost uygulaması ile bugünkü Türkiye coğrafyamızda, emperyalist metropollerde planlanıp devreye sokulan baskı ve sömürü projelerinin gereklerine uygun bir yapılanmaya gidilecek ve Türkiye de bu uygulamada üzerine düşen ya da biçilen rolü oynayacak.





Şimdi şu sorulara hangi babayiğit doğru yanıtlar verebilir? Egemenlik kayıtsız şartsız nerede ve kimlerin elinde? Yasama yetkisini kimler ele geçirmiş? Vekiller kimin vekilleri? Yürütme neyin ve kimin adına yürütme yapıyor? Yargı bağımsızlığından, Türkiye Cumhuriyeti’nden bağımsız yargı mı anlamamız gerek artık? Bu yapılanlar, beğenmediğimiz 1982 Anayasasına bile aykırı değil mi? Hani nerede “ilelebet” yaşayacak bağımsız Türkiye Cumhuriyeti? Nasıl “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” diyebileceğiz? Hele devamını, değil dile getirmek, düşünebilecek miyiz?





Peki ne yapmalı? Nereden başlamalı? Nasıl?





Bugün geldiğimiz durum tıpkı 1919'daki gibi: Aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmek, bütün tersanelerine girilmek, bütün orduları dağıtılmak ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmek üzere. "Gaflet, dalalet ve hatta hiyanet" kol geziyor. "İktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle" birleştirmiş. "Millet, fak'ru zaruret içinde harap ve bitap". "Misak'ı Milli", "Tevhid'i Tedrisat", "Kılık-Kıyafet", "istiklal" ve tümüyle "Cumhuriyet" ciddi tehdit altında.





Emperyalizmin güttüğü yerli-yabancı ortaklı şehir ve kasaba rantiyeleri; demokrasi ve cumhuriyet filizlerini kesip yoketmek üzere son vuruşa hazırlanıyor. Bir yandan özelleştirme, küreselleşme, 2. cumhuriyet, sivil toplumculuk, anarşizm, bölücülük, sözümona demokrasi ve yeni sol, mandacılık; diğer yandan şeriat - tarikat ve cinayet çeteleri; emperyalist güç odaklarının işgal kuvvetleri olarak görev yapıyor.





"Demode" konuları kamuoyunun gündemine getirip "değerli" zamanınızı çaldığımızı düşünüyorsanız, "ÖZÜR DİLERİZ." Ama bizler; bilimin ışığında, bilinçli ve kararlı adımlarla yolumuza devam edeceğiz. "Arkanızdayız!", “Gözlüyoruz!” “Destekliyoruz!” demek, "kör testere"den ve emperyalizme kul-köle olmaktan kurtulmaya yetmeyebilir. Kuvayı Milliye Ocakları yurdumuzun her yanında yeniden tütmeye başladı. Herşeyden önce kendiniz için, geleceğiniz için bir meşale de siz alıp yörenizde ocağınızı ateşleyin! 





Cumhuriyetimizin kuruluş aşamasından gelen ilerici ve devrimci yapı "batılılaşma", küreselleşme ve özelleştirme adı altında ortadan kaldırılmak; ulusal, demokratik, halkçı, devrimci, laik, sosyal hukuk cumhuriyeti ilkeleri ve devrim yasaları yokedilmek; ülkemiz, yerli-yabancı ortaklı finans-kapitalistler ve rantiye eliyle karanlık maceralara sürüklenip parçalanmak üzere. Bu yeni bir tehdit değildir. 100 yıldır planlanan ve bize Sevr olarak dayatılan kölelik düzeni, 1917 Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin kuruluşu ve 1919-1923’de “Halk İdaresine Dayalı, Halkçılık Programlı” Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile tarihin çöp sepetine atılmış, “Doğu sorunu” dondurulmuştu. Türkiye Cumhuriyeti’nde 1923 İzmir İktisat Kongresi’nde alttan alta başlayan karşı devrim, 1935’lerden sonra azgınlaşmış, 1950’lerde iktidar olmuştur. 12 Mart ve 12 Eylül ile  Cumhuriyetin kuruluş ilkelerinin fütursuzca yokedilmesi hızlanmıştır. 1989’da günahıyla sevabıyla, emperyalizme karşı hiç değilse bir denge unsuru olan Sovyetler Birliği dağıldı. TC’nin içine düşürüldüğü durum ve SSCB’nin dağılması; bu iki olay, emperyalizmin 100 yıldır uygulama fırsatı bulamadığı projelerini yeniden gündeme getirmesi için uygun bir ortam yarattı.  





Bir yandan AMERİKA ve İSRAİL’in oyunları, diğer yandan AVRUPA'NIN (başta Almanya'nın) Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Kafkasya’daki BALKAN PROVOKASYONLARI; iki yüzü kesen tek bir kılıç gibi işliyor. Uluslararası finans-kapital soygun şebekesi, şirketler dengesine göre kimi zaman güneyden, kimi zaman da kuzeyden "kesim" operasyonları tezgahlıyor. Emperyalizmin ilk hedefi; gloBÖL demokratlıkla ya da BÖLgesel savaşlarla ulusal devletleri yıkmak, sonra da holdinglerin pazar ve nüfuz paylaşımı... "Özgür Birey"ler kertesinde örgütsüzleştirip "sivil"leştirdikleri gönüllü kölelerden oluşan küresel "yeni dünya düzeni"nde, "yerinden!" yönetilen çete-şirket devletler... Atomlarına kadar parçalanmış, patlatılmayı bekleyen "numaracı cumhuriyet"ler...





"İŞTE BU AHVAL VE ŞERAİT İÇİNDE... İSTİKLAL VE CUMHURİYETİ" KURTARMAK İÇİN YENİDEN KUVAYI MİLLİYE!





Kuvayı Milliye'yi ve Halkçılık Programı'nı asgari değil AZAMİ MÜŞTEREK olarak ele alıp GERİ DÖNÜŞSÜZ ulusal, demokratik, halkçı, devrimci, bağımsız ve laik bir sosyal hukuk cumhuriyetini yaşama geçirmek için;





1. Her türlü gerilik, gericilik, irtica, şeriat "mihrakları"nın, bölgelerarası dengesiz kalkınmanın ve gelir dağılımı uçurumunun baş nedenlerinden biri olan feodal ve rantiye kalıntıların,





2. Yasalar, anayasa ve uluslararası normlarla güvence altına alınmış, fabrikada-tarlada-bürokraside-üniversitede-poliste-doğuda-batıda; eşit vatandaşlık, fırsat eşitliği, ekonomik-sosyal adalet, hukukun üstünlüğü, örgütlenme ve diğer insan hakları gibi temel evrensel kuralları hiçe sayan sınıf, zümre, kişi ve kuruluşların,





3. Devlet içinde devlet olan çetelerin EKONOMİ-POLİTİK KÖKLERİNİ KURUTUP, ONLARI TARİHİN ÇÖP SEPETİNE ATMAK İÇİN; yeniden KUVAYI MİLLİYE ruhu, heyecanı ve dinamizmiyle, örgütlü - örgütsüz tüm halk kesimlerimiz ve aydınlarımız kenetlenmelidir.





"...biz Batı emperyalistlerine karşı yalnız kurtuluş ve bağımsızlığımızı korumakla iktifa etmiyoruz; aynı zamanda Batı emperyalistlerinin, güçleri ve bilinen vasıtalarıyla Türk milletini emperyalizme vasıta olarak kullanmak istemelerine de engel oluyoruz. Bununla bütün insanlığa hizmet ettiğimize inanıyoruz."   (Gazi, 20 Haziran 1920)





Kuvayı Milliye ve Halkçılık Programı; öncelikle ülkemizin ve halkımızın, sonra dünyanın tüm ezilen ve sömürülen mazlum halklarının GÜNEŞİDİR.





"...Şarktan şimdi doğacak olan güneşe bakınız! Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün şark milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. İstiklal ve hürriyetine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu, şüphesiz ki terakkiye (gelişime) ve refaha müteveccih olacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve manilere rağmen, muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbale ulaşacaklardır... emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim olacaktır."    (Gazi Mustafa Kemal, 1933)





Ezilen ve sömürülen mazlum halkların enternasyonal dayanışması ve güçbirliği temelinde, kapitalizme ve emperyalizme karşı yeni bir birleşmiş milletlerin örgütlenmesinin kaçınılmaz olduğu da bir gerçektir.





Tüm bu “MANZARA-I UMUMİYE” karşısında, halkımızın iradesini egemen kılacak olan kuvayı milliyenin tüm “vatan sathı”nda ve işçi, köylü, memur, küçük sanayici ve esnaf kesimlerimizden oluşan halk içinde örgütlenmesi ve iktidar olması için üzerimize düşen tarihi misyonu yerine getirebilmek amacıyla YENİDEN KUVAYI MİLLİYE.





“Eski Osmanlı İmparatorluğu’ndan yeni bir Türk Devleti doğmuştu. Bunu tanımak gerekir. Bu yeni Türkiye, her baĞImsIz devlet gİbİ haklarInI tanItacaktIr. Sevres antlaşması Türk milleti için öylesine uğursuz bir idam kararnamesidir ki, onun bir dost ağzından çıkmamasını dileriz. Bu konuşmamız sırasında bile Sevres Antlaşması’nı ağzıma almak istemem. Sevres Antlaşması’nı kafasından çıkarmayan milletlerle GÜVEN TEMELİNE DAYANAN ilişkilere girişemeyiz. Bize göre böyle bir antlaşma yoktur. Londra’ya giden delege heyetimizin başkanı eğer bundan bahsetmemişse, verdiğimiz talimat ve yetki çerçevesinde hareket etmemiş demektir. Yanlış iş görmüştür...”





“Aydın olsun cahil olsun, istisnasız milletimizin bütün fertleri, belki işin içindeki güçlüğü iyici kavramamış olsalar bile, bugün yalnız tek bir nokta etrafında toplanmış ve fakat sonuna kadar kanını akıtmaya karar vermiştir. O nokta; İSTİKLÂLİMİZİN TAM OLARAK KAZANILMASI VE DEVAM ETTİRİLMESİDİR.





Tam istiklâl demek, elbette, SİYASÎ, MALÎ, İKTİSADÎ, ADLÎ, ASKERÎ, KÜLTÜREL vb. her alanda tam bir bağımsızlığa ve hürriyete kavuşmak demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklâlden yoksun kalmak, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün istiklâlinden yoksun kalması demektir.





Biz, bunu elde etmeden barış ve huzura kavuşacağımız inancında değiliz...”  (Gazi’nin Fransızlarla yapılan Ankara Anlaşması ile





ilgili, Söylev’de yaptığı açıklamalardan)


Devamı

Sömürge Faşizmine Karşı Kuvayı Milliye Birliği Cephesi ve Bir ‘Özeleştiri’


Kuvayı Milliye dergisinin Mayıs-Haziran 1999 tarihli 16. sayısının başyazısı olarak yayınlanmıştır. Kuvayi Milliye





150 yıllık demokrasi ve cumhuriyet mücadelemizde geldiğimiz bu durumda, böylesine ağırlaşan şartlara, yaşadığımız onca yenilgiye, karşıdevrime, aldanmışlığa, yanılgıya rağmen, insanlığa ve yaşama düşman güç ve sistemlerin planlarına bilerek-bilmeyerek defalarca alet olmamıza rağmen hâlâ iğneyi kendimize batıramıyorsak, çuvaldıza hiç davranmayalım.





Kendi kendimizi, “aydın”larımızı, “bilen”lerimizi, liderliğe soyunmuş ve soyunacaklarımızı her ne gerekçeyle olursa olsun eleştirmekten kaçınmak ya da eleştirenleri afaroz etmeye kalkmak, toplumu kurtarmak şöyle dursun, önce kendi geleceğini, sonra yakınlarının ve çocuklarının geleceğini karartmak için elinden geleni yapmak demektir.





Buna kimsenin hakkı yoktur:





Demokratik bir cumhuriyeti kurmaya aday vatanseverler, halkçılar, gerçek milliyetçiler, önce prensipler ve yapılacak işler konusunda netleşmelidirler.





“Geriliğimizin ve Gericiliğin Temel Nedenleri Nelerdir?”





“Bugün İktidara Gelinse Yarın Ne Yapılacak, Halkımızın Hangi Hayati Sorunu Nasıl Çözülecek?”





“İşçiler, Üretici Köylüler, İşsizler, Memur, Küçük Sanayici Ve Esnafımızın İşsizlik Ve Pahalılık Sorunu Nasıl Çözümlenecek?”





“Ulusal Kalkınmamızın, Ekonomik Ve Sosyal Adaletin Önündeki Engel Ve Molozlar Nasıl Temizlenecek?”





Bu ve benzeri temel programlarda düşünce ve davranış birliği sağlanmadan, kavramlar duruca bilince çıkarılmadan kurulmuş yüzeysel, soyut ve genel niteliklere sahip biçimsel birlikteliklerden ekonomik, demokratik, sosyal ya da siyasi kazanımlar ummak abesle iştigaldir. Böyle kişiler, gruplar ve “kadro”ların ne kendilerine ne de halkımıza en ufak bir yararı olabilir. Bu kişi ve grupların sözleri de işleri de kendileri de sabun gibi kaygandır, tutamazsınız, lastik gibi nereye çeksen oraya giden cinstendir, laf kalabalığında ne dediği netçe anlaşılmaz. Dayanağı, temeli, hedefi olmayan, belirsiz laf ve işler üretiyormuş gibi yaparak zaman ve güç harcamaya ve harcatmaya bayılırlar. Bu eğilimlerin ve bu eğilimdeki kişi ve kuruluşların, halkımızın ve aydınlarımızın üzerindeki etkileri enaza indirilmedikçe ekonomik ve sosyal kurtuluş mücadelemizin gelişip etkinleşebilmesi olanaksız.





Sahte otoritelerin megalomanisi, anarşizmi ve teslimiyeti besliyor ve demokratik bir cumhuriyetin halkçı otoritesinin oluşumunu engelliyor. Gerçek halk liderliğinin bilince çıkarılması ve gerçekleştirilebilmesi için, sahtelerinin maskelerinin düşürülmesi yaşamsal bir gereksinim. Bu, aynı zamanda aldanışlara, karşıdevrimlere, yanılgılara ve yenilgilere son vermenin de ilk adımı…





Yaşam, doğa ve toplum düşmanlarını sonsuza dek yeryüzünden kazıyacak olan büyük eyleme, kendini pislikten arındırmak için küçük ve basit bir özeleştiri ile başlamalı artık… Kendimizi kandırmayalım. Gerçek kurtarıcı, ancak ve yalnız örgütlenmiş halktır.





Haydi hep birlikte arınalım! Safraları ve fosilleri başımızdan atalım! Halkla birlikte başlayalım doğurup dokumaya; atın önünden eti, itin önünden otu alıp bulanık suları ve sisli havaları durulayalım. Halkımız kendi örgütleriyle savunsun çıkarlarını…





Kurtulalım kendimizdeki, kentimizdeki, ülkemizdeki örümcekleşmiş başlardan! Çekelim sifonları! Süpürelim evlerimizi, derneklerimizi, sendikalarımızı, partilerimizi, ülkelerimizi! Temizleyelim dünyayı, gelişme ve yaşam düşmanlarından.





İrticanın hiç dilinden düşürmediği; “dinsizler!” saldırısına karşı “ben hoca çocuğuyum” ya da “Atatürk, en büyük dindardı” savunmaları, gericiliğin değirmenine su taşır. Daha düne kadar ırkçı ve dinci maskeli irticayı azdıranlar, Fethullah’ı destekleyenler, ne oldu da bugün “KAÇ BEN KURTARAYIM” diyorlar? Yoksa, planlananları gerçekleştirmek için “meşru” nedenler mi bulunmaya çalışılıyor?





En son 12 Mart ve 12 Eylül’de “meşru” nedenlerle “KURTARILMIŞTIK”! Örneğin, “12 AĞUSTOS 1999”da gene böyle bir “kurtarılma” yaşamak istemiyorsak, örgütlü - örgütsüz tüm halk kesimlerimiz, Demokratik Cumhuriyet İçin Kuvayı Milliye Cephesi’nde birleşmelidir. “Vatanı ve milleti kurtarmak” için davranışa geçtiklerini iddia edenler ya da edecek olanlar bu iddialarında samimiyseler, o antiemperyalist ve antikapitalist halk cephesinin basit ve eşit bir neferi olmak ve öyle kalmak için halkla birlikte, halk için ve halk tarafından örgütlenmeyi göze alırlar. Ya 19 Mayıs ve 27 Mayıs’ta olduğu gibi “Bolşevik Kemal”lerin, Cemal Agaların, Ali İhsan Kalmazların, Eşref Bitlislerin geleneğini sürdürürler ve halkçılaşıp, yüceleşirler.Ya da 12 Mart ve 12 Eylül’deki gibi “Our Boys”laşarak “Ali Kemal”leşip emperyalizme kul olurlar. Amerika’ya, İsrail’e maşa olur, cüceleşirler…





Yaşanabilir bir dünya doğası ve insanlık için:





Amerikan, Avrupa, İsrail, Japon vb. her türlü emperyalizme, doğulu ya da batılı veya siyonist her türlü şeriata, tarikata ve irticaya, yerli ya da yabancı veya semitik her türlü şovenizme ve ırkçılığa karşı mazlum halklar dayanışması ve enternasyonalizmi yaşama geçirilmelidir.





Tüm bunların ışığında, halkımızın örgütlü öncülüğünde “Halkçı Cumhuriyet - Cumhuriyetçi Halk” seferberliğini başlatacak, coğrafyamızda, yaşanabilir bir doğa ve toplum için Kuvayı Milliye Cephesi ve Kuvayı Milliye Kurucu Meclisi’ni daha fazla zaman yitirmeden yaşama geçirmeliyiz.


Devamı

avrAPO


Kuvayı Milliye dergisinin Kasım-Aralık 1998 tarihli 13. sayısının başyazısı olarak yayınlanmıştır.





Kuvayı Milliye





Emperyalizmin maskesi bir kez daha düştü. Ya da "takke" düştü kel göründü".





-    ABD ve İsrail’in "okey"ini alan Avrupa PKK'yı "kurtardı". Şimdi de siyasete hazırlıyor.





-    Ortadoğu ve Avrasya ülke ve halkları Almanya-ABD-İsrail canavarlarının sofrasında.





-    "Apo", zamanı geldiğinde kullanılmak üzere Güney Amerika'da mı, Afrika'da mı "bekletilecek"?





-    KUZEY IRAK'TA YENİ BİR "İSRAİL" DOĞUYOR





-    İsrail sermayesi hızla GAP'a ve Doğuakdeniz kıyılarına akıyor.





-    Uluslararası banka ve holdinglerin "Ortadoğu Balkanizasyon Plânı" yürürlüğe girdi.





-    Türkiye, İran, Irak ve Suriye parçalanmak isteniyor.





-    Emperyalizmin amacı: Avrasya ve Ortadoğu'da Eyaletler Federasyonu kurmak...





Tüm ulusal ve uluslararası kaynakların haber ve yorumlarında önemle vurguladıkları konu; Abdullah Öcalan'ın bir G 7 başkenti olan Roma'da "yakalanması"nın, ABD'nin hamiliğinde kurulmak istenen Barzani+Talabani görünümlü uydu "devlet"in oluşum süreciyle paralellik taşımasıdır. Bu paralel gidiş, hem ABD, hem Avrupa ve hem de İsrail tarafından yeniden çizilmek istenen Avrasya ve Ortadoğu haritalarının üzerine konulursa, bölge ülkelerinin ve halklarının başına örülmek istenen çorabın kokusu, dumura uğramış burunlar tarafından bile hissedilir.





İkisi içerde, ikisi dışarda olmak üzere, emperyalizm tarafından bir taşla vurulmak istenen dört hedef görünüyor:





1- Türkiye'yi ve Ortadoğudaki Kürt halkını Barzani+Talabani görünümlü Kuzey Irak uydu devletine razı etmek.





2- Türkiye'de, etnik-dinsel iç savaş kışkırtmasıyla bölünme ve parçalanmaları hızlandırmak.





3- Amerika, Almanya ve İsrail arasında şiddetlenen dünyayı yeniden paylaşma tepişmesini güçler dengesine uygun hale getirmek.





4- Ortadoğu'daki (göreceli) ulusal cumhuriyetleri parçalamak.





Daha çok Amerikan ve İsrail destekli Talabani-Barzani liderliğindeki Kuzey Irak Kürt Devleti'nin kuruluş çalışmaları, PKK'sız bir Kuzey Irak'ı gündeme getirdi. Emperyalizmin Amerikan kanadı; Ortadoğu'da artık söz geçiremediği, hatta zaman zaman emperyalist-siyonist çıkarları uğruna ağababası ABD'ye karşı "Gök kubbenin altındaki yerini isteyen" İsrail'den ayrı, %100 kendine bağımlı bir uydu "kürt" devleti oluşturma aşamasında.





Bu durum, Avrupa'nın Ortadoğu'daki etkinliğinin azalması demekti.





Bununla birlikte, PKK'nın askeri olarak hızla kan kaybetmesi, Avrupayı, özellikle Almanya'yı telaşlandırdı.





Ekonomik/stratejik olarak özellikle Ortadoğu'nun ve Avrasya'nın pazar, yeraltı ve yerüstü kaynaklarına yoğun ilgi duyan Almanya önderliğindeki Avrupa emperyalizmi, Amerikan-İsrail emperyalistleri tarafından Ortadoğu'dan çıkarılmak durumundaki PKK'yı ve onun lideri Abdullah Öcalan'ı siyasileştirme eylemine başladı. Diğer taraftan PSK lideri Kemal Burkay da yeniden öne çıkarılmaya başlandı. Avrupa'nın "evdeki" hesabı; (eğer "Bağdat"tan dönmezse) PKK terörizmi bırakacak ve diğer kürt örgütleriyle (örneğin PSK) birlikte, Amerikan güdümündeki bir Kürt Devleti'ne karşı Avrupa güdümündeki bir Kürt Federasyonu için mücadele edecek...





Yani, Ortadoğu'nun çilekeş halklarından biri olan Kürt Halkı için "Batı Cephesinde Değişen Birşey Yok": "Kırk katır mı? Kırk satır mı?"





"Apo"nun İtalya ya da bir başka Avrupa ülkesinde kalması biraz zor. Bir müddet Birezilya, Arjantin ya da Güney Afrika'da dinlendirilebilir...





Türkiye'deki mandacılar, emperyalist metropollerden sinyali alınca yayına başladılar:





"Eh artık terör bitti! Şimdi demokratik (yerinden yönetim) ve siyasi (federatif) çözüm zamanıdır"





diyeninden





"idam cezasını kaldırırsak iade edecekler"





diyenine,





"başımıza bela almayalım, bırakalım orada kalsın"





diyeninden





"İtalya, Avrupa'yı kandırmaya çalışıyor"





diyenine kadar çeşitli boy ve derecede kendini gösteren tanzimatçı-mandacı yalakalar tozu dumana katıyor.


Devamı

OLMAK YA DA OLMAMAK


Nezih Gençler





Kuvayı Milliye dergisinin Mart-Nisan 1998 tarihli 9. sayısının başyazısı olarak yayınlanmıştır.





Çöküşe, yozlaşmaya, "devİrimci sÜsyalizm"e, sivil toplumculuğa, laiklik ve bağımsızlık düşmanlarına, kitle particiliğine, barikat-tarikat-fraksiyon-povokasyon yangınına, bölücülük-grupçuluk ve her türlü şovenizme, işsizlik ve pahalılık cehennemine, baskı ve sömürüye karşı DEMOKRATİK CUMHURİYET programlı İl Kuvayı Milliye Meclisleri ve Türkiye Kuvayı Milliye Meclisi halkımız tarafından örgütlenmelidir. Dergimizin ilk sayısından başlayarak her sayımızda çığlık çığlığa yinelediğimiz "bu davet bizim". Çünkü "bu memleket (,bu halk) bizim".





Emperyalizm, uluslararası ortaklı şirketlerinin dengesiz oburluk "yetenek"lerine göre dünyaya ve insanlığa yeni düzenler dayatıyor. Bunun bir gereği olarak da Batılı "dost" devletler sömürü alanlarını genişletebilmek ve yeniden paylaşabilmek için askeri-sivil her yolu deniyor.





"Dost"umuz ABD, hem Avrupalı, hem de doğulu bir konumda ama %100 kendine bağımlı bir manda Türkiye istiyor. Bunun için "ılımlı islam-ılımlı türk" sentezli sömürge faşizmleri ve bölgesel savaşlar örgütlüyor. Amerikan mandacıları "laik ve çağdaş bir sömürü düzeni" için "Netekim Atatörkçü" ya da "ülkücü-milliyetçi" maskelerle cumhuriyet kurumlarımızın ve cumhuriyetçi örgütlerimizin başını bağlamaya çalışıyor. Amaç; "Batılı anlamda demokrasiyi yaymak!" "Amerikan değerlerini ve yaşam biçimini koruyup geliştirmek!"





Avrupalı "dostlar" ise, Türkiye'ye, Avrupa'da değil, Ortadoğu ve Asya'da roller biçiyor. Öncelikli amaçları, "demokrasi" adı altında sosyal devletleri, vatanları ve ülkeleri bölmek ve parçalamak. Alman güdümlü şeriatçısı, liberali, sosyal demokratı ve süsyalistine kadar sağlı-sollu örgüt ve gruplar, ulusal güçlere ve cumhuriyetçilere karşı "omuz omuza". "İslam-Türk Sentezi" yıpranınca, emperyalist provokasyonlar bu "iki ayak" üzerinde duramaz oldu. Üçüncü bir payanda gerekti. Almanya imdada yetişti ve düğmeye bastı. Demirellerin "inatla hürriyetçi demokrasinin ve hür parlamenter düzenin bekçisiyiz!" sloganına uygun olarak "inadına özgürlük ve demokrasi"yi "hemen! şimdi!" isteyen "devrimci" görünümlü zıpçıktılık "hemen" devreye sokuldu. "Türbana Özgürlük!" hem "inadına" hem de "hemen şimdi" olunca, emperyalist güdümlü sollu-sağlı medya, bu "Hürriyet" "sos"lu arabesk salatayı ilk haberle ve manşetten verdi. "İŞTE ÖZLENEN TABLO BU!" idi.





Ülkemizde ve bizimki gibi ülkelerde Amerikan, Alman, Japon v.b. emperyalist güdümlü, "kökü dışarda" şirketlerinin menfaatlerini ülkenin ve halkın çıkarlarının önüne koyarak ulus dışına düşmüş, vatan-millet satıcısı sermayedarlar ile halkına ve ülkesine yabancılaşmış, emperyalist gizli servislerin doğrudan ya da dolaylı hizmetinde, her türlü yenilik ve demokratik cumhuriyet düşmanı sağlı-sollu çeteler el ele ve görev başındalar.





İnsanlığa ve Yaşama Düşman Güçler:





Yeni Sevr dayatmaları; emperyalizme bağımlı etnik, dinsel, kültürel, bölgesel "Middle East - Anatolia - Avrasya" federasyonları; Boğazlar'ımıza ve denizlerimize "uluslararası bir statü" verilmesi planları; Cumhuriyetimiz'in 1919 ve 1960 ruhunu yoketme çabaları; özelleştirme, globalleşme ve küreselleşmeye karşı ulusal değerleri savunmakta ikircikli davranışlar; cumhuriyetsiz bir Ortaçağ "demokrasi"si ya da "Osmanlıcılık" talepleri; dün İngiliz emperyalizminin M.K. Atatürk'e "bolşevik Kemal" dediği gibi bugün Kemalistleri sosyalistlikle "suçlama"lar; çağdaşlaştırılıp düzeltilmiş bir "Atatürkçülük" ya da ("bolşevik Kemal" niyetine) "faşist Kemal" söylemleri; tam bağımsızlığın çağdışı sayılması; Gazi M. K. Atatürk'ün halkçılık programı görmezlikten gelinerek, halk için halkla birlikte ve halk tarafından örgütlenmenin küçümsenmesi; ulusal demokratik, laik, bağımsız, halkçı ve devrimci bir sosyal hukuk cumhuriyeti prensiplerinin sulandırılması ya da örneğin sadece laikliğin öne çıkarılması; "laik ama bağımlı, laik ama yerli-yabancı ortaklı holdinglerden yana, laik ama özelleştirmeci" çifte telli oyunları, "laik bir cumhuriyete evet ama ulusal, demokratik, devrimci ve halkçı bir sosyal hukuk cumhuriyetine hayır!" talkınları; demokrasi, cumhuriyet ve politikayı dar parlamenterizm çerçevesine sıkıştırma çabaları; lionsundan rotaryenine, şeriatçısından bölücüsüne kadar "toleranslı bir diyalog" öneren sivil toplumculuğun, emperyalizmin bir oyunu olduğunun görmezden gelinmesi; ilkesiz birliklerin ve kuru kalabalıkların yarardan çok zarar doğurduğu, "demokrasi, katılımcılık, birlik, beraberlik" ve "hepimiz ilerici-demokratız" şablonlarının altında nasıl fraksiyonlaşılıp provokasyonlara ve daha şiddetli bölünmelere, kemikleşmelere ve parçalanmalara neden olunduğu malumken, "aman birleştirici olalım, sekter tavır içinde bulunmayalım, zaten kaç kişiyiz, asgari müştereklerde kucaklaşalım" dilekleri; "inadına" "halklara özgürlük"; "inadına" her şey (yani hiçbirşey); şeriata, emperyalist demokrasi ve özgürlüğe duyulan "inadına aşk!" "İnadına devrim, demokrasi ve sosyalizm; hemen şimdi" (beş dakika sonra olsa almaz mısın? Ya da "alıp da kaçar mısın?"); "Amerika Defol!" (Hoşgeldin Almanya) özlemleri; TEMA şarlatanlıkları gibi, Osmanlının sömürgeleşmesinde önemli rol oynayan "vakıf" enflasyonunun tekerrürü: Tüm bu eğilimler, TÜSİAD'ın, yerli-yabancı ortaklı holdinglerin, büyük emlak sahiplerinin, büyük tüccar ve rantiyenin "resmi söylemi" ile çakışıyor.





"Sol Güç Birliği":





 CHP'li ya da DSP'li müteahhit, politika kumarbazı, siyaset ağası cici beyler ve hanımlarla; Ertuğrul Kürkçü gibi birini bile "aşırı solcu" bulan göbekçi, ortayolcu ÖDP'li libarellerle; ya da şimdilik üç partiye de "eşit uzaklıkta" durmaktan politik yarar uman seçkin, "birleştirici" ve "reel politiker" potansiyel "liderler"le; tüm bunların yardımcı ve danışmanlarıyla (uzun yıllar "tanınmış" isimlerin altında-yanında ezilmiş olmanın verdiği kompleksle tarihe geçmenin fırsatını kollayanlarla); MDD'nin (Milli Demokratik Devrim) 80 yıl önce "Menşevizm" adı ile mahkum edilmiş ve tarihin çöplüğüne atılmış olmasına rağmen, sanki tek başına olanaklıymış gibi ekonomi-politik köklerinden kopuk bir laikliği, emperyalizle et ile tırnak olmuş yerli holdingleri temize çıkarırcasına, siyasi kişilere endeksli romantik-nostaljik bir "Bağımsızlığı" timsah gözyaşlarıyla özleyen, halktan kopuk "asker-sivil-bürokrat KADRO"ların ve (Mihri Belli gibi, "bir o yana bir bu yana" yalpalayan) diğer tükenmiş "solcular"ın öncülüğünde bir güçbirliği, halkımıza karşı suç birliğine kalkmaktır, onların kirli ellerini yıkamalarına zemin hazırlamaktır.





Meclis'e "sağlıklı cumhuriyetçiler" sokmanın yolu; CUMHURİYET sözcüğünün ve kavramının içindedir. CUMHUR: HALK demektir. Evet, Meclis'e de girmek gerek. Ama örgütlü halkın gücüne dayanmayan, işçilerin, köylülerin, memurların, küçük sanayici ve esnafın örgütlü denetiminde olmayan her "vekil" emperyalizmin ve "yerli" ortak larının kuklası olmaya mahkumdur.





İnsanlık ve Yaşam Düşmanlarının Güçbirliği:





İşsizlik, pahalılık, özelleştirme ve irtica halkımızın somut dertleridir. Bu dertleri başımıza musallat edenler; sayıları yüz aileyi geçmeyen, yabancı ortaklı "yerli" holdingler ve onların tüm Anadolu'da bayiliğini ve taşeronluğunu yapan yaklaşık bin ailelik aracı tüccar ve de bu binyüz ailelik azınlığın etkili ve yetkili olduğu, iktidarlı muhalefetli siyasi partilerdir. Bunlar; 40'lı yıllarda "Demirkırat Cephesi"yle, 27 Mayıs öncesi "Vatan Cephesi"yle, 70'li yıllarda "Milliyetçi Cephe"yle, 80'li yıllarda "Dört Tabanlı Parti"lerle halkımıza ve ülkemize karşı sömürü ve talan cepheleri oluşturdular.





Son yılların verdiği rahatlıkla, fütursuzca sağda-solda çeşitli karma cepheler kurarak halkımızı ve ülkemizi sonsuza ve sonuna kadar köleleştirip sömürmenin daha "verimli" yollarını deniyorlar.





Ekonomik, politik, sosyal ve kültürel bağımsızlığın modasının geçtiği, halkçılığın ve kamu yararının bittiği, halkın ekonomik, politik, sosyal ve kültürel çıkarlarını savunabilmesi için örgütlenmesinin gerekmediği, özgür bireylerden oluşan küresel bilgi toplumunun, dünyada cumhuriyetsiz bir yeni demokrasi kurarak tüm sorunları çözeceği gibi yüz yıllık temcit pilavları yeni adlar altında ısıtılıp önümüze sürülüyor.





Sivil Toplum Kuruluşları, Sivil ve Bireysel Yurttaş Girişimleri, Merkez Sol ve Merkez Sağın Birleşmesi, İslam-Türk-Sol Sentezi, CHP-ÖDP-HADEP ittifakı, DSP-Fethullahçı flörtü, "suya sabuna" dokunmayan, sırf şeriata karşı, Cumhurbaşkanı'nı, yerli-yabancı ortaklı holdingleri ve medya patronlarını da içine alan ittifaklar, MGK'ya karşı ittifaklar, "yerinden ve yerel yönetimin güçlendirilmesi", federasyon, iki dereceli seçim, başkanlık sistemi için iş ve güçbirliği arayışları; tüm bu "yeni" tip cepheleşmeler, emperyalizm ve yerli ortaklarının sömürü düzenine dolaylı ya da dolaysız olarak hizmet ediyorlar.





"Emekçi" ya da "Emek Cephesi":





"İşte bu ahval ve şeraitte" yalnızca halkımıza ve kendimize güvenebiliriz. Başta işçi sınıfımız olmak üzere köylü üreticilerimizin, dar gelirli memur, esnaf ve küçük sanayicilerin somut ve güncel sorunlarını çözebilecek, halkla birlikte, onun tarafından ve onun için bir güç birliği örgütlemeliyiz. Adı ne olursa olsun, gücünü halktan almayan ve işçilerimizin, köylülerimizin, memur ve esnafımızın birliğiyle oluşmamış bir güç birliği, halkımızın ve ülkemizin karşısındaki cepheye hizmet edecektir.





Soyut, halkın güvenini yitirmiş, yıpranmış ve halktan kopmuş bir "SOL" ile ancak darülacezede birleşilebilir. "Sol" siyasi partiler bir yana, günümüzde işçi-memur-esnaf konfederasyonlarının yönetimleri bile birim örgüt, şube ve taban üyelerinden kopuk ve etkisiz durumda bitkisel hayat sürmekteler. Onlara güvenerek kurulacak bir cephe ile, kof bir yalancı pehlivan kadar bile minderde kalınamaz. Çünkü o yalancı pehlivan, kofluğunun farkında olduğu için kaçak güreşip zaman kazanarak kofluğunu belli bir süre rakibinden gizleyebilir. Oysa, emperyalizm ve yerli ortakları, demokratik kitle-meslek örgütlerimizin üst yönetimlerinin "suni tenefüs"le yaşatıldıklarını herkesten iyi biliyor.





Onun için öncelikle ve ivedilikle fabrikalarda, rafinerilerde, santrallarda, limanlarda, tarlalarda, cumhuriyet kurumlarında, işletmelerinde, tesislerinde, üretici ve tüketici birliklerinde çalışan ve üreten insanlarımızla, onlardan kopmamış sendika, kooperatif, dernek ve siyasi parti şubeleriyle bölgelerden başlayarak güçbirliğini oluşturmalıyız.





Bunun adı da "Emekçi Cephesi" veya "Emek Cephesi" olamaz. "Emekçi" ile anlatılmak istenen; işgücünden başka satacak veya kiraya verecek bir şeyi olmayanlar, işçilerdir. Bunların zaten durumları ve çıkarları bir. İşçi sınıfımızın ekonomik-demokratik hakları, eşit işe eşit ücret bütünlüğü, kadın-erkek işçi eşitliği, kapsam dışı vb ad altında işçi aristokrasisinin yarıtılmaması, taban ücret iyileştirmesinin sağlanması birlik ve bütünlük içinde davranılması, hatta işçi sınıfının siyasi birliğinin sağlanması için mücadele edilebilir. Tüm bunlar için işçi sınıfı içinde bir cephenin kurulması gerekmez. Eğitim, örgütlenme, eşgüdüm vb komiteler kurulabilir. İşçi sınıfının cephesi de ordusu da gene kendisidir.





"Emek" ya da "Emekçi Cephesi" derken, kastedilen böyle bir sınıf içi koordinasyon değilse (ki kastedilenin o olmadığı herkesçe biliniyor), o halde bu cephenin adı neden "Emek Cephesi"?





Cephe; durum, çıkar ve öncelikleri bakımından az ya da çok birbirlerinden farklılıklar gösteren sınıf, tabaka veya kesimler arasında ortak bir amaç için kurulan ve adıyla da amacını belirleyen bir güç birliğidir. O ad ve amaç, cephenin her ortağı için yaşamsal önemde, kolayca anlaşılabilir, toplumun gelenek-göreneklerine ve orijinalitesine uygun olmalıdır. Cephe kurulmadan önce de örgütler o amaç için mücadelelerine her durumda devam ediyor ve edeceklerse, o cephenin etkinliği, sürekliliği ve başarı olasılığı çok yüksektir. Bir cephenin adı ve amacı belirlenirken, "aman öteki ortak gücenmesin, cepheden kopmasın" anlayışından uzak durulmalıdır. O adın ve amacın; ortakların üye tabanının somut gereksinimlerinden çıkmış, onlara yabancı olmayan, dolayısıyla taban destekli ve her ortak için vazgeçilemez olması, o cephenin güçlülüğünün ve amaca ulaşıncaya kadarki sürekliliğinin garantörüdür.





"Emek" ya da "Emekçi" adı ve bu kavramları çokça kullananların kamuoyunca algılanabildiği kadarıyla amaçları; az topraklı veya orta boy köylü üreticiler, memur, esnaf ve küçük sanayiciler ve de onların siyasi uzantıları için yaşamsal mı? Hayır. Tam tersine, onların büyük çoğunluğu için ya entel bir süs ya da bir "aşırı uç söylem". Hatta bu kavramlar işçi sınıfımızın çoğunluğu açısından da soyut ve yıpranmış değil mi? Marks-Engels'e göre emek; işgücünün iş süresince maddeleşmiş ve mal haline dönüşmüş şeklidir ve işverenin malıdır. İşçinin sahibolduğu şey işgücüdür. İşçi işverene emeği satmaz, işgücünü satar. Zira emek henüz oluşmamıştır. O, üretim sonucunda yaratılacak üründür. Ürün de, ürünün fiyatı da işçiyi ilgilendirmez! Üstelik, işveren, henüz ortada göremediği bir şey için zırnık koklatmaz. Ama işçi kanıyla canıyla işverenin karşısındadır. Ücret; işçinin çalışma gücü, işgücü karşılığında, işveren tarafından kendisine ödenen paradır. 60'lı yıllarda "Sol Yayınları"nın (Engels'in konuyla ilgili önsözüne rağmen) yanlış çevirisiyle "emek" ve "emekçi" diye kullanageldiğimiz bu kavramların aslı İŞGÜCÜ ve İŞÇİ (işgücü sahibi, işgüççü, iş-güç sahibi) olmalıdır. Aydınlarımız, "emek" derken, aslında işgücünü kastediyor. Halkımız, pek doğru olarak işsizlere; "işi gücü yok, evde oturuyor" der. "Emeği yok" demez. Çalışanlara da; "iş güç sahibi) der. Halkımıza göre çalışmak; gücünü göstermek, piyasaya sunmaktır. "Emek sarfetmek", "emeği geçmek" kavramları; daha çok, işgücü karşılığında aldığı ücreti tüketerek kendisine ve çevresine sağladığı fayda ve yarar için kullanılır. İşverenin elinde sermaye olarak biriken emeğin küçük bir bölümü olan ücreti alan işçi, işgücüne karşılık olarak bir miktar birikmiş emek almıştır. "Emek en yüce değerdir" ya da "Emek Kutsaldır" gibi tümcelerde kastedilen işgücüdür. Yoksa sermayenin kutsallığı, toplumlar tarihinin çok kısa bir bölümüne, kapitalizme özgü geçici bir durumdur.





İşçi sınıfımız, böylesine bir yanlışlığı belki sınıf güdüsüyle farkederek yada emek ve emekçi diye sosyalizm adına yapılmış ve yapılan yanlışlara tepki olarak bu kavramlarla barışamıyor.





Tüm bunlar bilinmiyor mu? Neden "Emek Cephesi" diye tutturuluyor? Evrensel cephe örneklerinde de böyle bir dar açıya rastlanmıyor. "Faşizme Karşı Birleşik Cephe", "Ulusal Kurtuluş Cephesi", "Halk Kurtuluş Cephesi" gibi güçbirliklerinin, her ülke şartlarına ve gelenek-göreneğine göre değişen ama mümkün olan en geniş halk yığınlarını kucaklayan bir yapısı vardır. Bizim yiğit halkımızın da bulup geliştirdiği cephe KUVAYI MİLLİYEdir.





"Sol Güçbirliği" ve "Emek Cephesi" önerilerini dile getirenler, tüm iyi niyetlerine rağmen, slogan atmakla iş biter zannediyorlar. Türkiye orjinalitesini kavrayamadıkları için, düşünce ve davranışları "müslüman mahallesinde salyangoz satmak"tan öte bir anlam ifade etmiyor ve kendi ülkelerinde turist kalıyorlar. Kısaca abesle iştigal ediyorlar.





Buna rağmen, geçtiğimiz günlerde illerde kurulmaya başlayan Kuvayı Milliye ya da Ulusal Güçler Meclisleri'nin içinde-önünde yer almaları çok sevindirici. Ancak, Kuvayı Milliye'nin Batı ve Doğu Balkanlar, Türkiye ve Ortadoğu için ne demek olduğunu, gücünü ve yaşamsal önemini henüz kavrayabilmiş değiller. Kavrasalardı, işe özeleştiri ile başlarlardı. Tarihsel süreçte Türk Ordusu ve Stalin konularında da, geçmişteki "teori"lerini değiştirdikleri anlaşılıyor. Ancak gene bir özeleştiri yok. "Aheste Çek Kürekleri Mehtap Uyanmasın" mı?





Eleştiri ve özeleştiriden korkmamalıyız. Yeter ki eleştiri; eleştiri ve özeleştiri silahının eleştirilip yasaklanmasına varmasın, doğru yerde ve zamanda yapılsın. Eleştiri, insanı yok etmez, insanların yanlışlık ve eksikliklerini, okşamadan ve kaşımadan yok eder. Eleştiri ve özeleştiri ile insan yanlış eğilim, zaaf ve hastalıklarından kurtulur,  güçlenir.





Örgütlenme ve program önerilerimizi ilk sayımızdan beri, 16 aydır çığlık çığlığa yineliyoruz: "HATT-I MÜDAFAA YOKTUR! SATH-I MÜDAFAA VARDIR! O SATIH; BÜTÜN VATANDIR" gerçeğinden hareketle; ulusal, demokratik, laik, bağımsız, halkçı ve devrimci bir sosyal hukuk cumhuriyetini yaratabilmek ve koruyup geliştirebilmek için en kısa zamanda tüm kentlerimizde işçi, köylü, memur, küçük sanayici ve esnaf halk tarafından İL KUVAYI MİLLİYE MECLİSLERİ kurulup TÜRKİYE KUVAYI MİLLİYE MECLİSİ yaşama geçirilmelidir. Böyle bir demokratik halk inisiyatifinin doğal müttefiki, DÜNYANIN TÜM MAZLUM HALKLARI VE ONLARIN YİĞİT İŞÇİ SINIFLARIDIR.





1- Yarın çocuklarımıza; yerli-yabancı şirketlere satarak tükettiğimiz yeraltı ve yerüstü değerlerimizden dolayı ekonomik talana ve erozyona uğramış bir ülkeyi, işsizliği, pahalılığı, açlığı, bilimsel-teknolojik geriliği ve gericiliği, şovenizm illetiyle zehirlenmiş, bencilleşip iyice bozulmuş “birey”leri, dayanışmasız, sendikasız, kooperatifsiz, sosyal güvenliksiz köleleşmiş bir toplumu, artık yaşanamaz hale getirilen doğa şartlarımızı “ata yadigarı” bırakmak ister miyiz?





2- Bu Tarih-Toplum-Doğa gaspı ve yağması nasıl ve kimler tarafından önlenecek? “Devlet Babamız" mı engelleyecek bu genel dejenerasyonu ve çöküşü? "Özel Sektör"ün “liberalizmi” mi durduracak bu müzminleşmiş krizi ve kaosu? Çeteler mi? Şeriat mı? Anarşizm mi? Bölücülük mü?





3- An geçirmeksizin bir ÖRGÜTLENME SEFERBERLİĞİ’ne girişmek; “paranoyak” bir düşünce ve davranış mı?





4- Devleti yöneten siyasi iktidarlar, toplumu ve doğayı değil özel şirketleri kurtarmak için birbirleriyle yarışırlarken; kârdan başka bir amacı olmayan yerli-yabancı şirket ve holdingler, tarihi-toplumu-doğayı pervasızca ezip sömürürlerken; bizler, sorunlarımızın çözümünü yukardan beklemeye ya da özel sektörün “kâr dünyası”nda teklemeye daha ne kadar devam edeceğiz?





İlk Kuvayı Milliyeciler'in ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün bıraktığı yerden, başlamalıyız örgütlenmeye ve doğurup dokumaya. Ama aynı hatalara düşmeden; yeniden 1946'ları, 12 Mart ve 12 Eylülleri yaşamak zorunda kalmadan... İllerde oluşturacağımız Kuvayı Milliye Meclisleri ve onların birleşmesiyle kurulacak Türkiye Kuvayı Milliye Meclisi ile irticaya, mandacılığa, özelleştirmeye, işsizliğe ve pahalılığa karşı "YA İSTİKLAL YA ÖLÜM!" diyebilecek halk gücünü yığmak; tarihi ve yaşamsal bir görevdir. Çeşitli bahanelerle bu tarihi görevden kaçanlar ya da bu görevi sulandırıp ertelemeye çalışanlar "GAFLET VE DALALET... VE HATTA HİYANET İÇİNDE" olanlardır.


Devamı

23 NİSAN - 19 MAYIS - 21 MAYIS - 27 MAYIS - 26-30 AĞUSTOS - 29 EKİM VE 1 MAYIS


Yazar : Nezih Gençler   


(Kuvayi Milliye Dergisi Mayıs-Haziran 1998 sayı:10)

Bugünün dünyasında işçi sınıfı, tüm toplumun öncüsü olarak yeniden tarihi misyonunu ele alıyor. Özellikle bizimki gibi sanayileşmesini tamamlayamamış ülkelerin işçi sınıfları, hem kendilerinin hem de diğer halk kesimlerinin ve ülkenin sorunlarını çözmek durumunda.




Günümüz Türkiye'sinde de işçi sınıfımız, kendi acil ekonomik, demokratik, sosyal ve politik taleplerinin yanında diğer halk kesimlerinin ve ülkenin çıkarlarını ve bağımsızlığını da savunmak gibi tarihi bir misyonu üstlenmek zorunluluğuyla karşı karşıya.


Sanayi devrimlerini tamamlayamamış ülkelerin çözümlenmeyi bekleyen sorunları, aslında bir asra yakın bir süreden beri, işçi sınıfının öncülüğünde örgütlenmiş halkın inisiyatifine kalmıştır. 1789'lardaki gibi, halk kitlelerini arkasına takarak ülkeleri sanayileştiren, toprak reformunu gerçekleştiren, eski toplumun tefeci, tüccar, feodal bey ve rantiyelerini ya ortadan kaldıran ya da halkın ve sanayicilerin denetim ve kontroluna alan, yurttaşlık bilincini geliştiren ve insan hak ve özgürlüklerini savunan, ulusal, demokratik, laik ve bağımsız hukuk cumhuriyetleri kuran sanayici ve işverenler, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu görevlerini yapmaz/yapamaz duruma geldikleri için, artık toplumsal öncülük rolü, görevi ve zorunluluğu işçi sınıfına geçmiştir. Geçmiş toplumdan miras kalan tüm bu sorunların çözümünde en kararlı ve net düşünce ve davranışı işçi sınıfı gösterebilir.


İşçi sınıfımız, kendi sınıfsal sorunlarına ek olarak, ister istemez çözümünde öncülük etmek zorunda olduğu (toprak ve tarım reformu, ulusal sanayinin ve kalkınmanın önündeki engel ve molozların temizlenmesi, bağımsız, laik ve demokratik bir cumhuriyetin kurulması gibi) ülke sorunlarını; köylü üreticilerimiz, kamu çalışanlarımız, dar gelirli esnaf ve küçük sanayicilerimizle dayanışma ve eşgüdüm içinde ele almak durumunda.


Kendi çıkarlarını ülkenin ve halkın çıkarlarının önüne koyan, ülkemizi ve halkımızı "hisse senedi" işgali altında emperyalizme peşkeş çeken, en basit demokrasi, insan hakları ve cumhuriyet kanunlarını bile hiçe sayarak çiğneyen yabancı ortaklı bir avuç "yerli" holdinge, aracı-tüccar, rantiye hazır yiyicilere ve onların siyasi uzantılarına karşı bağımsız ve demokratik bir sosyal hukuk cumhuriyetini savunan işçi sınıfımızın ülkemizdeki doğal müttefikleri; köylü, memur, küçük sanayici ve esnafımızdır. İşçi sınıfımızın bu nefsi müdafaa savaşımında uluslararası doğal müttefiki ise, dünyanın tüm ezilen ve sömürülen halkları ve onların yiğit işçi sınıflarıdır.


Yarım kalan kurtuluş savaşımızın sonuçlandırılması, 1940'lardaki gibi karşı devrimlerin, 12 Mart ve 12 Eylül'lerin önlenebilmesi, geri dönüşsüz demokratik cumhuriyetin sağlam temellerde ve ellerde korunup geliştirilebilmesi, kasaba tefeci-rantiyelerinin ve irticanın tehdidinden kurtulabilmiş, uluslarüstü ortaklı "yerli" finans-kapital holdinglerinin etkisinden, vesayetinden ve tasallutundan arındırılmış bir "Kemalizm"in, yakın geçmişimizin onurlu bir gerçeği olarak tarihsel yerine oturtulabilmesi, emperyalizmin ve yerli ortaklarının "Atatürkçülük" ya da "saf Kemalizm" maskeleriyle Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü bir kez daha Dolmabahçe'ye hapsederek öldürme ve yoketme girişimlerinin önlenebilmesi:


Cumhuriyetin halkçılaşabilmesine, halkın cumhuriyetçileşebilmesine, cumhuriyetin kitaptan yaşama; fabrikalara, tarlalara, limanlara, tersanelere, petrol rafinerilerine, enerji santrallerine, kamu kurum ve kuruluşlarına, üniversitelere, hastanelere, hapishanelere, yerel yönetimlere girebilmesine, işçilerin, memurların, köylü üreticilerin, küçük sanayici ve esnafın sorunlarının cumhuriyetin sorunları olabilmesine bağlıdır.


«Gelinen bu noktada, yaşanabilir bir ülke ve toplum yaratabilmek için; ekonomik ve sosyal “Kurtuluş Savaşı”mızın başarısızlık nedenlerini gerçekçi bir yöntemle eleştirerek, geçmişte denenen yollardan nesnel sonuçlara varabilmeliyiz. Demokratik bir cumhuriyetin ilk ve temel programı olan “Halkçılık Programı”nın, “kitaptan yaşama” neden geçirilemediğini anlamalıyız, kavramalıyız. O programı uygulamaya kalkanlardan ve onların yöntemlerinden başlamalıyız sorgulamaya. Gerekiyorsa yeni yöntem, yol ve uygulama biçimlerini, başka toplum kesimlerimizin öncülüğüyle hayata geçirmeliyiz. Örneğin, “Halkçılık Programı”nın “HALK” kavramından başlayabiliriz irdelemeye. Bu “Program”, halkla birlikte ve halkın eliyle mi gerçekleştirilmeye çalışılmış? İşçi - Köylü - Memur - Aydın - Esnaf ve Küçük Sanayici halkımız; ne kadar “işin içinde”, ne kadar söz ve karar sahibi olmuş bu “Halkçılık Programı”nın uygulanmasında?


“Halkçılık Programı”nı;



  1. Güncel sorunlarımızla yeniden işleyerek,

  2.  İlk Kuvayi Milliyeciler’in tuttuğu yoldan, onların bıraktığı yerden işe başlayıp,

  3. Ama bu sefer başta İşçi Sınıfımız olmak üzere tüm halkımızla birlikte, onun için ve onun tarafından örgütlenerek yaşama geçirmeye kalksak, sonuç gene başarısızlık mı olacak? Yarım asır sonra, torunlarımızın; bu kez de “bizlerin bıraktığı yerden” (yeniden) başlamamaları için, kırabilecek miyiz bu “rezil çemberi”? Denemeye değmez mi?


Yokolmak durumundaki doğal kaynaklarımız, özelleştirilen, kapatılan, satılan tersanelerimiz, demir-çelik fabrikalarımız, kömür işletmelerimiz, rafinerilerimiz, taban-tavan fiyatlarını saatlik şaşırtan enflasyon ve faiz cenderesinde özelleştirme bataklığına itilen tarım ve hayvancılığımız, bir yandan hızla betonlaşan ve gecekondulaşan kentlerimiz, diğer yandan “doğal ayıklanma” orman kanununa terk edilmiş küçük-sanayici, esnaf ve hizmetli kesimlerimiz, en ilkel sağlık koşullarından bile yoksun ve alt yapısız yaşam alanlarımız, kirli havamız, pis suyumuz, kesilen ve yokedilen ormanlarımız, ortadan kaldırılmak istenen sendikal örgütlülüğümüz ve sosyal güvenlik kurumlarımız, işsizlik, pahalılık ve toplumsal çöküş; halkımızın ÖLÜM-KALIM sorunlarıdır.


TANI 1: Bir ülkede hala; köylülük ve toprak sorunu demokratik anlamda çözülememişse, buna bağlı olarak bölgesel dengesizlikler ve “etnik” sorun kördüğüm olmuş ve emperyalizmin “Böl! Parçala! Yönet!” politikasına hizmet ediyorsa, faiz-rant-irat ve aracı kârıyla beslenen taşra tefeci-bezirgan sermayesi yok ya da alt edilememiş, tam aksine, büyük kentlerimizi de kuşatmışsa, ağır sanayi kurulamamış, “bağımsızlık - cumhuriyet - adalet - eşitlik - laiklik” kitaptan yaşama geçirilememişse, düşünce ve örgütlenme yasakları sıra dağlar gibi geçit vermiyorsa; o ülkede Klasik Demokrasi ve Cumhuriyet’den bahsedilebilir mi?


16., 17. ve 18. yy.larda, kapitalizmin girişken sanayicilik ve serbest rekabetçi dönemlerinde, bu saydığımız sorunları çözmek; asıl olarak sanayici işverenlerin ve onların siyasi partilerinin (önce muhalefette, sonra da iktidarda) işi ve göreviydi. 19. yy.ın ikinci yarısından sonra Avrupa’dan başlayarak emperyalizm çağına geçildi. Ulusal sanayici işverenlerin tekelleşmiş en kodaman zümreleriyle bankerlerin, emlak ve arazi sahiplerinin en irileri; kilise çanlarını, haham ayinlerini ve ezan seslerini politik çıkarları için “fon müziği” gibi kullanarak, “hür basın”ın tanıklığında, uluslararası banka-holding “evliliği” ile finans-kapital olarak sentezleştiler.


19. yy.ın ikinci yarısı ve 20. yy. boyunca; “doğu”, “güney” ya da kapitalizm bakımından “geri” denilen ülkelerin egemen sınıfları, emperyalizmin yerel uzantıları olarak yeniden örgütlendiler, örgütleniyorlar. Bu durum; “Batı’ya entegrasyon, yabancı şirketlerle ortaklık ve işbirliği, batılılaşma, çağdaşlaşma, liberalleşme, globalleşme, küreselleşme, ikinci cumhuriyet” vb. aldatmacalarla millete yutturulmaya çalışılıyor.


Bizimki gibi “geri kalmış” ülkelerde, bundan böyle, gelinen düzeyi daha gerici ve faşist saldırılara, her türlü anarşizme, terörizme ve bölücülüğe karşı savunmak, Ulusal Demokratik Cumhuriyet'i de, ulusal sanayii de kurup korumak ve geliştirmek ve de burjuvazinin “miras” bıraktığı tüm diğer sorunları çözmek; ancak, başta işçi sınıfı olmak üzere, yoksul ve az topraklı köylü kesimlerinin, kamu çalışanı, aydın, küçük sanayici ve esnafın, yani halkın örgütlü girişimiyle gerçekleşebilir. Dünyada, işverenlerin artık yap(a)madıkları, en az yüz yıldır yapmaktan da (durum ve çıkarları gereği) vazgeçtikleri; feodal - rantiye geçmiş toplum kalıntılarını ortadan kaldırmak, toprak, köylülük ve tarım sorununu çözmek, her türlü gereksiz bürokrasiye son verip “ucuz devlet”i yaratmak, sanayileşmenin ve teknolojik gelişimin önündeki engel ve molozları temizlemek görevleri, işçi sınıfımızla, köylü üreticilerimizle, esnafımız, ulusal sanayicimiz, memurumuz, aydınımız, kadınımız-erkeğimiz, gencimiz-yaşlımızla ÖRGÜTLENMİŞ HALKIN DEMOKRATİK GİRİŞİMİNE kalmıştır.


TANI 2: Aydınlarımıza, demokratlarımıza, halkımıza ve ülkemize ayakbağı olan sorunlar kördüğümünün “İp Ucu” ve “Ana Halka”sı; 100 yıldır bilinen bu durum, bu çelişki, bu gerçekliktir. Yılların getirdiği bazı ayrıntılardaki nicelik değişimlere rağmen, bütün yakıcılığı ve çıplaklığıyla önümüzde duran İŞ; bu kaosu, tıkanıklığı ve krizi aşabilecek programı hem Meclis'te hem de halk içinde var etmektir. Kurulu partilerimizin ve demokratik kitle-meslek örgütlerimizin, bugüne kadar, örneğin “özelleştirme”ye karşıt olabilecek tutarlı bir örgütlenme ve program geliştirdiğine tanık olamadık. İletişimsizlik mi? Böyle bir halk örgütlenmesi, girişimi ve eşgüdümü; bugünün öncelikli bir toplumsal gereksinimi ve umudu. Şu grubun ya da bu kişinin, şu veya bu "ideoloji"nin istek veya dileklerinden bağımsız, nesnel, bilimsel bir gereklilik bu.


TANI 3: Toplumsal yaşamın olmazsa olmaz gelişiminin kaynağı olan ÜRETİCİ GÜÇLER’in gelişimini engelleyen, onu bir zırh, bir kabuk gibi saran verili ve tutucu üretim-paylaşım-tüketim ilişkilerini (üretken İNSAN ve TEKNOLOJİK gelişim değerlerimizi son kertesine dek aşındırıp yozlaştıran, dumura uğratan, özellikle son 20 yılın “üretim!”, paylaşım, tüketim, siyasal, sosyal ve kültürel ilişkilerini) tarihin çöp sepetine atacak; öncelikle üretken insan kollektif aksiyonu ve toplum hizmetindeki teknoloji olmak üzere, tümüyle Üretici Güçler’in gelişebilmesi için bilimsel olarak gerekli YENİ ve GENÇ üretim-paylaşım-tüketim ilişkilerini yaşama geçirecek olan ulusal ölçekli bir yeniden yapılanma; yaşamsal bir gereksinimdir. Bu da, başta işçi sınıfımız olmak üzere tüm halkımızla örgütlü bir girişim ile gerçekleştirilebilir.


TANI 4: Halkımızın; bir yandan anarşi - terör - bölücülük - barikat - tarikat - fraksiyon - provokasyon diğer yandan antidemokratik baskı ve uygulamalar çapraz ateşinde yakılmasında ve işsizlik - pahalılık - özelleştirme cehenneminden kurtulamayışında hepimizin derece derece sorumluluğu var. Toplumsal sorunlarımızı; sadece Yerel Yönetimler ve Parlamento düzeyinde reformist bir ajitasyon ve propagandayla ya da fraksiyoncu, “barikatçı” tepişmelerle çözemeyiz. Unutmamalıyız ki; örgütlü halkın girişim, güdüm ve denetiminin, söz ve karar yetkisinin olmadığı bir demokrasi, cumhuriyet ve yaşam düşünülemez.


TANI 5: Yaşanabilir bir doğa ve toplum için yeni ekonomik düzen ve ona uygun yeni politik-sosyal-kültürel-sanatsal üstyapı toplumda egemen oluncaya dek, eskimiş düzenin içinde yapılacak hiçbir şey yok mudur? Kollarımızı kavuşturup; verili ekonomik düzen içinde üretim araçlarını elinde bulunduran egemen gerici güçlerin ve onların güdümündeki tutucu devletin, toplumda filizlenen yeni ve genç yapılanmalara ve toplumsal muhalefete karşı giriştiği antidemokratik baskı ve yasaklamalara seyirci mi kalacağız? Ya da “efendim, bu bir düzen meselesidir! Düzen değişirse (kim, nasıl değiştirecekse) herşey (sihirli değnek örneği) düzelir!” pozlarını mı takınacağız? Tabii ki bu bir “düzen” meselesidir. Ancak, düzeni değiştirecek olanlar da; toplumsal muhalefet güçleridir. Onlar; yeni ekonomik, politik, demokratik, sosyal, kültürel, sanatsal hak ve platformlarını hergün biraz daha geliştirerek ve bu devinim içinde pişerek, ülke çapında örgütlenip koordine olarak devrimcileşecekler. Devrimden sonraki düzenin tüm kurum ve örgütlerini, prototip nüveler halinde, mevcut düzen içinde mümkün olduğu kadar yaygın ve derinlemesine yaşama geçirecekler ki; iktidara gelmek de, iktidarda kalmak da kolaylaşsın.»


(Kuvayı Milliye Dergisi'nin, 19 Mayıs 1997 tarihinde toplanan 1. Kuvayı Milliye Kurultayı'na sunduğu ve tamamı 6. sayıda yayınlanan bildiriden alınmıştır.)


Burada, (19 Mayıs 1997’de) gerçekleştirdiğimiz 1. Kuvayı Milliye Kurultayı'nda alınan kararları hatırlatmak isteriz.



  1. Her türlü gerici, mandacı, özelleştirmeci ve irticai "mihrak"ların,

  2. Bölgeler arası dengesiz kalkınmanın ve gelir dağılımı uçurumunun baş sorumlularından olan aracı-tefeci-büyük toprak sahibi ve rantiyelerin,

  3. Bağımsızlığımızın en büyük düşmanı, IMF'siyle, Dünya Bankasıyla, uluslararası holding ve şirketleriyle Türkiye'yi yutmak isteyen emperyalizmin, kapitalizmin ve onların ülkemizdeki uzantılarının; sanayicilik yerine devlet destekli müteahhitlik, özelleştirme, borsa, banka ve emlak oyunlarıyla, şirket ve holdinglerinin kârlarını ulusal çıkarlarımızın üzerinde tutan, millet dışına düşmüş yerli imtiyazlı zümrelerin,

  4. Anayasa, yasalar ve uluslararası kurallarla güvence altına alınmış; eşit yurttaşlık, ekonomik-sosyal adalet, hukukun üstünlüğü, örgütlenme ve diğer insan hakları gibi temel evrensel hakları fabrikada, tarlada, bürokraside, yargıda, poliste, doğuda - batıda hiçe sayanların,

  5. Cumhuriyetin devrim yasalarını gizli açık yolllarla yok etmek isteyenlerin,

  6. Ulusal devletleri yıkıp, yerine, ülkeyi federasyonlara bölen, kent-şirket devletler kurmaya kalkanların,

  7. Devlet içinde devlet olan çetelerin,

  8. (tüm bunların) ekonomik, politik, sosyal köklerini kurutup, onları tarihin çöp sepetine atarak bağımsızlığımızı kazanabilir, ancak bu yolla ilk kuvayi milliyeciliğimizin "imtiyazsız ve sınıfsız kitle" oluşturma amacına ulaşabiliriz.


Bunları gerçekleştirebilmek için;



  1. "Egemenlik, kayıtsız şartsız ulusundur" ilkesi yaşama geçirilmeli; işçisiyle, köylüsüyle, memuruyla, esnafıyla, ulusal kalmış küçük sanayicisiyle, kadını-erkeği, genci-yaşlısıyla, örgütlü halkın yönetimi, esas ve egemen kılınmalıdır.

  2. Halk için, halkla birlikte ve halk tarafından yapılacak büyük ve uzun bir yürüyüş olan Kuvayi Milliye ve Halkçılık Programı; geri dönüşsüz ulusal, demokratik, laik, bağımsız, halkçı ve devrimci bir sosyal hukuk cumhuriyeti için yaşama geçirilmelidir.


Bizler, Kuvayi Milliye Kurultayı Temsilcileri; bilimle, bilinçle, kararlılıkla, inatla ve ısrarla tüm bunları gerçekleştirmek üzere;


VARIZ, BURADAYIZ VE HERYERDEYİZ!


Bizler, 1. Kuvayi Milliye Kurultayı Temsilcileri; Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ün ve ilk Kuvayi Milliyecilerimizin bıraktığı yerden başlamak üzere;


VARIZ, BURADAYIZ VE HERYERDEYİZ!


Bizler, 1. Kuvayi Milliye Kurultayı Temsilcileri; işimizin zor olduğunu biliyoruz. Ama, icazetle yola çıkmadığımız için, halkımızdan ve diğer mazlum milletlerden başka, dayanabilecek ve güvenebilecek bir güç tanımıyoruz.


Bugün, Atatürk ilke ve devrimlerini savunan, ulusal, demokratik, laik ve bağımsız bir sosyal hukuk cumhuriyetinden yana tavır koyan, Cumhuriyetimizin tüm kurum ve kuruluşları ile demokratik kitle-meslek örgütlerimizi; halkımızın öncülüğü ve denetiminde ULUSAL EŞGÜDÜME VE GÖREVE ÇAĞIRIYORUZ.


1919 Kuvayi Milliye Ocaklarının Sönmeyen Ateşi İçimizde!


Ulusal, Demokratik, Laik Bir Sosyal Hukuk Devleti İçin,


Tam Bağımsız ve Demokratik bir Türkiye Cumhuriyeti İçin,


Dünyanın Tüm Mazlum Milletlerinin Dayanışması Ve Eşgüdümü İçin;


VARIZ! BURADAYIZ! HERYERDEYİZ!»


Bu kararlarla dile getirilen demokratik, halkçı, devrimci, laik ve bağımsız bir sosyal hukuk cumhuriyetinin ilkeleri ulusal olduğu kadar evrensel niteliktedir. 20. yüzyıl gibi 21. yüzyıl da ezilen ve sömürülen halkların toplumsal uyanış ve kurtuluş savaşları yüzyılı olacaktır. Bu mücadelelerin nihayi başarıya ulaşabilmesi, tüm mazlum halklara, onların yiğit işçi sınıflarının öncülük edebilmesine sıkı sıkıya bağlıdır.


Unutmamalıyız ki; kapitülasyonlardan Duyun'u Umumiye'ye, Truman ve Marshall planlarından Yeni Dünya Düzenlerine ve Mai'ye kadar emperyalizm ve yerli ortaklarının bağımlılık, sömürü ve özelleştirme zorlamaları, irtica hortlamalarıyla birlikte dayatılmıştır. Dün bir yandan "Batı'nın mandası olursak çağdaşlığı yakalarız" derken diğer yandan irticayı örgütleyenler kimlerse, bugün de (direkt ya da dolaylı yoldan) irticayı hortlatıp sonra da "kaç ben kurtarayım" diyenler onlardır. Halkımızı ve ülkemizi işsizlik ve pahalılık cehenneminde yakarak ortağı oldukları uluslararası holdinglere peşkeş çekenler "1946 ruhunu biz yaşatıyoruz" diyenlerdir.


Nedir "1946 ruhu"? Truman-Marshall planlarıyla halkımızı ve ülkemizi emperyalizme kul-köle yapan, Türkiye Cumhuriyeti Lirasını ve ekonomisini Dolar-Mark-Sterlin egemenliğine mahkum eden, irticayı yeniden örgütleyen, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü ve Kemalizm'i yokeden hiyanet içindeki bedhahların, Mendereslerde, Bayarlarda ete kemiğe bürünen habis ruhu değil midir "1946 ruhu"? 60'lı 70'li yıllarda Demirellerde, daha sonra Özal, Çiller ve Erbakanlarda (şimdilerde de Erdoğanlarda) kişileşen, işbirlikçi egemen sınıf ve zümrelerin vatan-millet satıcısı habis ruhu değil midir o? Uluslarüstü sermayenin yerli ortağı finans-kapitalin politikacıları yönetmiyor mu ülkeyi? 70 yıldır iktidarda olanlar; ortağı oldukları uluslarüstü finans-kapital holdinglerinin ve emperyalist devletlerin çıkarlarını halkımızın ve ülkemizin çıkarlarının önüne koyan “yerli” holdingler, TÜSİADlar değil mi?


Emperyalizmin, fütursuzca "yeni sömürü düzenleri" dayatabildiği bugünlerde 1 Mayıs, 19 Mayıs, 21 Mayıs, 23 Nisan, 29 Ekim ve 27 Mayıs meşalelerinden oluşan tek ve biricik güneşimiz, tüm mazlum halkların ve onların yiğit işçi sınıflarının kurtuluşunu, uluslararası birliğini, dayanışmasını ve kardeşliğini aydınlatıyor.


1 MAYISLAR; 23 NİSANLARLA, 19 MAYISLARLA, 21 MAYISLARLA, 27 MAYISLARLA, 26-30 AĞUSTOSLARLA VE 29 EKİMLERLE BİRLEŞİP KAYNAŞMALI.


GAZİ MUSTAFA KEMALLER, FETHİ GÜRCANLAR ve TALAT AYDEMİRLER DR. HİKMETLERLE, LENİNLERLE, CHE, HO AMCA VE CASTROLARLA KUCAKLAŞMALI.


YAŞASIN DÜNYANIN TÜM EZİLEN VE SÖMÜRÜLEN HALKLARININ DAYANIŞMASI, KARDEŞLİĞİ VE BİRLİĞİ


YAŞASIN DÜNYA İŞÇİ SINIFININ ULUSLARARASI DAYANIŞMASI, KARDEŞLİĞİ VE BİRLİĞİ


YAŞASIN 19 MAYIS
YAŞASIN 21 MAYIS
YAŞASIN 23 NİSAN
YAŞASIN 27 MAYIS
YAŞASIN 26-30 AĞUSTOS
YAŞASIN 29 EKİM
YAŞASIN 1 MAYIS

( 1 Mayıs 1998 )


 


Devamı

23 NİSAN - 19 MAYIS - 21 MAYIS - 27 MAYIS - 29 EKİM VE 1 MAYIS


(Kuvayi Milliye Dergisi Mayıs-Haziran 1998 sayı:10)





Bugünün dünyasında işçi sınıfı, tüm toplumun öncüsü olarak yeniden tarihi misyonunu ele alıyor. Özellikle bizimki gibi sanayileşmesini tamamlayamamış ülkelerin işçi sınıfları, hem kendilerinin hem de diğer halk kesimlerinin ve ülkenin sorunlarını çözmek durumunda.





Günümüz Türkiye'sinde de işçi sınıfımız, kendi acil ekonomik, demokratik, sosyal ve politik taleplerinin yanında diğer halk kesimlerinin ve ülkenin çıkarlarını ve bağımsızlığını da savunmak gibi tarihi bir misyonu üstlenmek zorunluluğuyla karşı karşıya.





Sanayi devrimlerini tamamlayamamış ülkelerin çözümlenmeyi bekleyen sorunları, aslında bir asra yakın bir süreden beri, işçi sınıfının öncülüğünde örgütlenmiş halkın inisiyatifine kalmıştır. 1789'lardaki gibi, halk kitlelerini arkasına takarak ülkeleri sanayileştiren, toprak reformunu gerçekleştiren, eski toplumun tefeci, tüccar, feodal bey ve rantiyelerini ya ortadan kaldıran ya da halkın ve sanayicilerin denetim ve kontroluna alan, yurttaşlık bilincini geliştiren ve insan hak ve özgürlüklerini savunan, ulusal, demokratik, laik ve bağımsız hukuk cumhuriyetleri kuran sanayici ve işverenler, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu görevlerini yapmaz/yapamaz duruma geldikleri için, artık toplumsal öncülük rolü, görevi ve zorunluluğu işçi sınıfına geçmiştir. Geçmiş toplumdan miras kalan tüm bu sorunların çözümünde en kararlı ve net düşünce ve davranışı işçi sınıfı gösterebilir.





İşçi sınıfımız, kendi sınıfsal sorunlarına ek olarak, ister istemez çözümünde öncülük etmek zorunda olduğu (toprak ve tarım reformu, ulusal sanayinin ve kalkınmanın önündeki engel ve molozların temizlenmesi, bağımsız, laik ve demokratik bir cumhuriyetin kurulması gibi) ülke sorunlarını; köylü üreticilerimiz, kamu çalışanlarımız, dar gelirli esnaf ve küçük sanayicilerimizle dayanışma ve eşgüdüm içinde ele almak durumunda.





Kendi çıkarlarını ülkenin ve halkın çıkarlarının önüne koyan, ülkemizi ve halkımızı "hisse senedi" işgali altında emperyalizme peşkeş çeken, en basit demokrasi, insan hakları ve cumhuriyet kanunlarını bile hiçe sayarak çiğneyen yabancı ortaklı bir avuç "yerli" holdinge, aracı-tüccar, rantiye hazır yiyicilere ve onların siyasi uzantılarına karşı bağımsız ve demokratik bir sosyal hukuk cumhuriyetini savunan işçi sınıfımızın ülkemizdeki doğal müttefikleri; köylü, memur, küçük sanayici ve esnafımızdır. İşçi sınıfımızın bu nefsi müdafaa savaşımında uluslararası doğal müttefiki ise, dünyanın tüm ezilen ve sömürülen halkları ve onların yiğit işçi sınıflarıdır.





Yarım kalan kurtuluş savaşımızın sonuçlandırılması, 1940'lardaki gibi karşı devrimlerin, 12 Mart ve 12 Eylül'lerin önlenebilmesi, geri dönüşsüz demokratik cumhuriyetin sağlam temellerde ve ellerde korunup geliştirilebilmesi, kasaba tefeci-rantiyelerinin ve irticanın tehdidinden kurtulabilmiş, uluslarüstü ortaklı "yerli" finans-kapital holdinglerinin etkisinden, vesayetinden ve tasallutundan arındırılmış bir "Kemalizm"in, yakın geçmişimizin onurlu bir gerçeği olarak tarihsel yerine oturtulabilmesi, emperyalizmin ve yerli ortaklarının "Atatürkçülük" ya da "saf Kemalizm" maskeleriyle Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü bir kez daha Dolmabahçe'ye hapsederek öldürme ve yoketme girişimlerinin önlenebilmesi:





Cumhuriyetin halkçılaşabilmesine, halkın cumhuriyetçileşebilmesine, cumhuriyetin kitaptan yaşama; fabrikalara, tarlalara, limanlara, tersanelere, petrol rafinerilerine, enerji santrallerine, kamu kurum ve kuruluşlarına, üniversitelere, hastanelere, hapishanelere, yerel yönetimlere girebilmesine, işçilerin, memurların, köylü üreticilerin, küçük sanayici ve esnafın sorunlarının cumhuriyetin sorunları olabilmesine bağlıdır.





«Gelinen bu noktada, yaşanabilir bir ülke ve toplum yaratabilmek için; ekonomik ve sosyal “Kurtuluş Savaşı”mızın başarısızlık nedenlerini gerçekçi bir yöntemle eleştirerek, geçmişte denenen yollardan nesnel sonuçlara varabilmeliyiz. Demokratik bir cumhuriyetin ilk ve temel programı olan “Halkçılık Programı”nın, “kitaptan yaşama” neden geçirilemediğini anlamalıyız, kavramalıyız. O programı uygulamaya kalkanlardan ve onların yöntemlerinden başlamalıyız sorgulamaya. Gerekiyorsa yeni yöntem, yol ve uygulama biçimlerini, başka toplum kesimlerimizin öncülüğüyle hayata geçirmeliyiz. Örneğin, “Halkçılık Programı”nın “HALK” kavramından başlayabiliriz irdelemeye. Bu “Program”, halkla birlikte ve halkın eliyle mi gerçekleştirilmeye çalışılmış? İşçi - Köylü - Memur - Aydın - Esnaf ve Küçük Sanayici halkımız; ne kadar “işin içinde”, ne kadar söz ve karar sahibi olmuş bu “Halkçılık Programı”nın uygulanmasında?





“Halkçılık Programı”nı; 1- Güncel sorunlarımızla yeniden işleyerek, 2- İlk Kuvayi Milliyeciler’in tuttuğu yoldan, onların bıraktığı yerden işe başlayıp, 3- Ama bu sefer başta İşçi Sınıfımız olmak üzere tüm halkımızla birlikte, onun için ve onun tarafından örgütlenerek yaşama geçirmeye kalksak, sonuç gene başarısızlık mı olacak? Yarım asır sonra, torunlarımızın; bu kez de “bizlerin bıraktığı yerden” (yeniden) başlamamaları için, kırabilecek miyiz bu “rezil çemberi”? Denemeye değmez mi?





Yokolmak durumundaki doğal kaynaklarımız, özelleştirilen, kapatılan, satılan tersanelerimiz, demir-çelik fabrikalarımız, kömür işletmelerimiz, rafinerilerimiz, taban-tavan fiyatlarını saatlik şaşırtan enflasyon ve faiz cenderesinde özelleştirme bataklığına itilen tarım ve hayvancılığımız, bir yandan hızla betonlaşan ve gecekondulaşan kentlerimiz, diğer yandan “doğal ayıklanma” orman kanununa terk edilmiş küçük-sanayici, esnaf ve hizmetli kesimlerimiz, en ilkel sağlık koşullarından bile yoksun ve alt yapısız yaşam alanlarımız, kirli havamız, pis suyumuz, kesilen ve yokedilen ormanlarımız, ortadan kaldırılmak istenen sendikal örgütlülüğümüz ve sosyal güvenlik kurumlarımız, işsizlik, pahalılık ve toplumsal çöküş; halkımızın ÖLÜM-KALIM sorunlarıdır.





TANI 1: Bir ülkede hala; köylülük ve toprak sorunu demokratik anlamda çözülememişse, buna bağlı olarak bölgesel dengesizlikler ve “etnik” sorun kördüğüm olmuş ve emperyalizmin “Böl! Parçala! Yönet!” politikasına hizmet ediyorsa, faiz-rant-irat ve aracı kârıyla beslenen taşra tefeci-bezirgan sermayesi yok ya da alt edilememiş, tam aksine, büyük kentlerimizi de kuşatmışsa, ağır sanayi kurulamamış, “bağımsızlık - cumhuriyet - adalet - eşitlik - laiklik” kitaptan yaşama geçirilememişse, düşünce ve örgütlenme yasakları sıra dağlar gibi geçit vermiyorsa; o ülkede Klasik Demokrasi ve Cumhuriyet’den bahsedilebilir mi?





16., 17. ve 18. yy.larda, kapitalizmin girişken sanayicilik ve serbest rekabetçi dönemlerinde, bu saydığımız sorunları çözmek; asıl olarak sanayici işverenlerin ve onların siyasi partilerinin (önce muhalefette, sonra da iktidarda) işi ve göreviydi. 19. yy.ın ikinci yarısından sonra Avrupa’dan başlayarak emperyalizm çağına geçildi. Ulusal sanayici işverenlerin tekelleşmiş en kodaman zümreleriyle bankerlerin, emlak ve arazi sahiplerinin en irileri; kilise çanlarını, haham ayinlerini ve ezan seslerini politik çıkarları için “fon müziği” gibi kullanarak, “hür basın”ın tanıklığında, uluslararası banka-holding “evliliği” ile finans-kapital olarak sentezleştiler.





  1. yy.ın ikinci yarısı ve 20. yy. boyunca; “doğu”, “güney” ya da kapitalizm bakımından “geri” denilen ülkelerin egemen sınıfları, emperyalizmin yerel uzantıları olarak yeniden örgütlendiler, örgütleniyorlar. Bu durum; “Batı’ya entegrasyon, yabancı şirketlerle ortaklık ve işbirliği, batılılaşma, çağdaşlaşma, liberalleşme, globalleşme, küreselleşme, ikinci cumhuriyet” vb. aldatmacalarla millete yutturulmaya çalışılıyor.




Bizimki gibi “geri kalmış” ülkelerde, bundan böyle, gelinen düzeyi daha gerici ve faşist saldırılara, her türlü anarşizme, terörizme ve bölücülüğe karşı savunmak, Ulusal Demokratik Cumhuriyet'i de, ulusal sanayii de kurup korumak ve geliştirmek ve de burjuvazinin “miras” bıraktığı tüm diğer sorunları çözmek; ancak, başta işçi sınıfı olmak üzere, yoksul ve az topraklı köylü kesimlerinin, kamu çalışanı, aydın, küçük sanayici ve esnafın, yani halkın örgütlü girişimiyle gerçekleşebilir. Dünyada, işverenlerin artık yap(a)madıkları, en az yüz yıldır yapmaktan da (durum ve çıkarları gereği) vazgeçtikleri; feodal - rantiye geçmiş toplum kalıntılarını ortadan kaldırmak, toprak, köylülük ve tarım sorununu çözmek, her türlü gereksiz bürokrasiye son verip “ucuz devlet”i yaratmak, sanayileşmenin ve teknolojik gelişimin önündeki engel ve molozları temizlemek görevleri, işçi sınıfımızla, köylü üreticilerimizle, esnafımız, ulusal sanayicimiz, memurumuz, aydınımız, kadınımız-erkeğimiz, gencimiz-yaşlımızla ÖRGÜTLENMİŞ HALKIN DEMOKRATİK GİRİŞİMİNE kalmıştır.





TANI 2: Aydınlarımıza, demokratlarımıza, halkımıza ve ülkemize ayakbağı olan sorunlar kördüğümünün “İp Ucu” ve “Ana Halka”sı; 100 yıldır bilinen bu durum, bu çelişki, bu gerçekliktir. Yılların getirdiği bazı ayrıntılardaki nicelik değişimlere rağmen, bütün yakıcılığı ve çıplaklığıyla önümüzde duran İŞ; bu kaosu, tıkanıklığı ve krizi aşabilecek programı hem Meclis'te hem de halk içinde var etmektir. Kurulu partilerimizin ve demokratik kitle-meslek örgütlerimizin, bugüne kadar, örneğin “özelleştirme”ye karşıt olabilecek tutarlı bir örgütlenme ve program geliştirdiğine tanık olamadık. İletişimsizlik mi? Böyle bir halk örgütlenmesi, girişimi ve eşgüdümü; bugünün öncelikli bir toplumsal gereksinimi ve umudu. Şu grubun ya da bu kişinin, şu veya bu "ideoloji"nin istek veya dileklerinden bağımsız, nesnel, bilimsel bir gereklilik bu.





TANI 3: Toplumsal yaşamın olmazsa olmaz gelişiminin kaynağı olan ÜRETİCİ GÜÇLER’in gelişimini engelleyen, onu bir zırh, bir kabuk gibi saran verili ve tutucu üretim-paylaşım-tüketim ilişkilerini (üretken İNSAN ve TEKNOLOJİK gelişim değerlerimizi son kertesine dek aşındırıp yozlaştıran, dumura uğratan, özellikle son 20 yılın “üretim!”, paylaşım, tüketim, siyasal, sosyal ve kültürel ilişkilerini) tarihin çöp sepetine atacak; öncelikle üretken insan kollektif aksiyonu ve toplum hizmetindeki teknoloji olmak üzere, tümüyle Üretici Güçler’in gelişebilmesi için bilimsel olarak gerekli YENİ ve GENÇ üretim-paylaşım-tüketim ilişkilerini yaşama geçirecek olan ulusal ölçekli bir yeniden yapılanma; yaşamsal bir gereksinimdir. Bu da, başta işçi sınıfımız olmak üzere tüm halkımızla örgütlü bir girişim ile gerçekleştirilebilir.





TANI 4: Halkımızın; bir yandan anarşi - terör - bölücülük - barikat - tarikat - fraksiyon - provokasyon diğer yandan antidemokratik baskı ve uygulamalar çapraz ateşinde yakılmasında ve işsizlik - pahalılık - özelleştirme cehenneminden kurtulamayışında hepimizin derece derece sorumluluğu var. Toplumsal sorunlarımızı; sadece Yerel Yönetimler ve Parlamento düzeyinde reformist bir ajitasyon ve propagandayla ya da fraksiyoncu, “barikatçı” tepişmelerle çözemeyiz. Unutmamalıyız ki; örgütlü halkın girişim, güdüm ve denetiminin, söz ve karar yetkisinin olmadığı bir demokrasi, cumhuriyet ve yaşam düşünülemez.





TANI 5: Yaşanabilir bir doğa ve toplum için yeni ekonomik düzen ve ona uygun yeni politik-sosyal-kültürel-sanatsal üstyapı toplumda egemen oluncaya dek, eskimiş düzenin içinde yapılacak hiçbir şey yok mudur? Kollarımızı kavuşturup; verili ekonomik düzen içinde üretim araçlarını elinde bulunduran egemen gerici güçlerin ve onların güdümündeki tutucu devletin, toplumda filizlenen yeni ve genç yapılanmalara ve toplumsal muhalefete karşı giriştiği antidemokratik baskı ve yasaklamalara seyirci mi kalacağız? Ya da “efendim, bu bir düzen meselesidir! Düzen değişirse (kim, nasıl değiştirecekse) herşey (sihirli değnek örneği) düzelir!” pozlarını mı takınacağız? Tabii ki bu bir “düzen” meselesidir. Ancak, düzeni değiştirecek olanlar da; toplumsal muhalefet güçleridir. Onlar; yeni ekonomik, politik, demokratik, sosyal, kültürel, sanatsal hak ve platformlarını hergün biraz daha geliştirerek ve bu devinim içinde pişerek, ülke çapında örgütlenip koordine olarak devrimcileşecekler. Devrimden sonraki düzenin tüm kurum ve örgütlerini, prototip nüveler halinde, mevcut düzen içinde mümkün olduğu kadar yaygın ve derinlemesine yaşama geçirecekler ki; iktidara gelmek de, iktidarda kalmak da kolaylaşsın.»





(Kuvayı Milliye Dergisi'nin, 19 Mayıs 1997 tarihinde toplanan 1. Kuvayı Milliye Kurultayı'na sunduğu ve tamamı 6. sayıda yayınlanan bildiriden alınmıştır.)





Burada, (19 Mayıs 1997’de) gerçekleştirdiğimiz 1. Kuvayı Milliye Kurultayı'nda alınan kararları hatırlatmak isteriz.





<<1- Her türlü gerici, mandacı, özelleştirmeci ve irticai "mihrak"ların,





2- Bölgeler arası dengesiz kalkınmanın ve gelir dağılımı uçurumunun baş sorumlularından olan aracı-tefeci-büyük toprak sahibi ve rantiyelerin,





3- Bağımsızlığımızın en büyük düşmanı, IMF'siyle, Dünya Bankasıyla, uluslararası holding ve şirketleriyle Türkiye'yi yutmak isteyen emperyalizmin, kapitalizmin ve onların ülkemizdeki uzantılarının; sanayicilik yerine devlet destekli müteahhitlik, özelleştirme, borsa, banka ve emlak oyunlarıyla, şirket ve holdinglerinin kârlarını ulusal çıkarlarımızın üzerinde tutan, millet dışına düşmüş yerli imtiyazlı zümrelerin,





4- Anayasa, yasalar ve uluslararası kurallarla güvence altına alınmış; eşit yurttaşlık, ekonomik-sosyal adalet, hukukun üstünlüğü, örgütlenme ve diğer insan hakları gibi temel evrensel hakları fabrikada, tarlada, bürokraside, yargıda, poliste, doğuda - batıda hiçe sayanların,





5- Cumhuriyetin devrim yasalarını gizli açık yolllarla yok etmek isteyenlerin,





6- Ulusal devletleri yıkıp, yerine, ülkeyi federasyonlara bölen, kent-şirket devletler kurmaya kalkanların,





7- Devlet içinde devlet olan çetelerin,





(tüm bunların) ekonomik, politik, sosyal köklerini kurutup, onları tarihin çöp sepetine atarak bağımsızlığımızı kazanabilir, ancak bu yolla ilk kuvayi milliyeciliğimizin "imtiyazsız ve sınıfsız kitle" oluşturma amacına ulaşabiliriz.





Bunları gerçekleştirebilmek için;





1- "Egemenlik, kayıtsız şartsız ulusundur" ilkesi yaşama geçirilmeli; işçisiyle, köylüsüyle, memuruyla, esnafıyla, ulusal kalmış küçük sanayicisiyle, kadını-erkeği, genci-yaşlısıyla, örgütlü halkın yönetimi, esas ve egemen kılınmalıdır.





2- Halk için, halkla birlikte ve halk tarafından yapılacak büyük ve uzun bir yürüyüş olan Kuvayi Milliye ve Halkçılık Programı; geri dönüşsüz ulusal, demokratik, laik, bağımsız, halkçı ve devrimci bir sosyal hukuk cumhuriyeti için yaşama geçirilmelidir.





Bizler, Kuvayi Milliye Kurultayı Temsilcileri; bilimle, bilinçle, kararlılıkla, inatla ve ısrarla tüm bunları gerçekleştirmek üzere;





VARIZ, BURADAYIZ VE HERYERDEYİZ!





Bizler, 1. Kuvayi Milliye Kurultayı Temsilcileri; Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ün ve ilk Kuvayi Milliyecilerimizin bıraktığı yerden başlamak üzere;





VARIZ, BURADAYIZ VE HERYERDEYİZ!





Bizler, 1. Kuvayi Milliye Kurultayı Temsilcileri; işimizin zor olduğunu biliyoruz. Ama, icazetle yola çıkmadığımız için, halkımızdan ve diğer mazlum milletlerden başka, dayanabilecek ve güvenebilecek bir güç tanımıyoruz.





Bugün, Atatürk ilke ve devrimlerini savunan, ulusal, demokratik, laik ve bağımsız bir sosyal hukuk cumhuriyetinden yana tavır koyan, Cumhuriyetimizin tüm kurum ve kuruluşları ile demokratik kitle-meslek örgütlerimizi; halkımızın öncülüğü ve denetiminde ULUSAL EŞGÜDÜME VE GÖREVE ÇAĞIRIYORUZ.





1919 Kuvayi Milliye Ocaklarının Sönmeyen Ateşi İçimizde!





Ulusal, Demokratik, Laik Bir Sosyal Hukuk Devleti İçin,





Tam Bağımsız ve Demokratik bir Türkiye Cumhuriyeti İçin,





Dünyanın Tüm Mazlum Milletlerinin Dayanışması Ve Eşgüdümü İçin;





VARIZ! BURADAYIZ! HERYERDEYİZ!»





Bu kararlarla dile getirilen demokratik, halkçı, devrimci, laik ve bağımsız bir sosyal hukuk cumhuriyetinin ilkeleri ulusal olduğu kadar evrensel niteliktedir. 20. yüzyıl gibi 21. yüzyıl da ezilen ve sömürülen halkların toplumsal uyanış ve kurtuluş savaşları yüzyılı olacaktır. Bu mücadelelerin nihayi başarıya ulaşabilmesi, tüm mazlum halklara, onların yiğit işçi sınıflarının öncülük edebilmesine sıkı sıkıya bağlıdır.





Unutmamalıyız ki; kapitülasyonlardan Duyun'u Umumiye'ye, Truman ve Marshall planlarından Yeni Dünya Düzenlerine ve Mai'ye kadar emperyalizm ve yerli ortaklarının bağımlılık, sömürü ve özelleştirme zorlamaları, irtica hortlamalarıyla birlikte dayatılmıştır. Dün bir yandan "Batı'nın mandası olursak çağdaşlığı yakalarız" derken diğer yandan irticayı örgütleyenler kimlerse, bugün de (direkt ya da dolaylı yoldan) irticayı hortlatıp sonra da "kaç ben kurtarayım" diyenler onlardır. Halkımızı ve ülkemizi işsizlik ve pahalılık cehenneminde yakarak ortağı oldukları uluslararası holdinglere peşkeş çekenler "1946 ruhunu biz yaşatıyoruz" diyenlerdir.





Nedir "1946 ruhu"? Truman-Marshall planlarıyla halkımızı ve ülkemizi emperyalizme kul-köle yapan, Türkiye Cumhuriyeti Lirasını ve ekonomisini Dolar-Mark-Sterlin egemenliğine mahkum eden, irticayı yeniden örgütleyen, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü ve Kemalizm'i yokeden hiyanet içindeki bedhahların, Mendereslerde, Bayarlarda ete kemiğe bürünen habis ruhu değil midir "1946 ruhu"? 60'lı 70'li yıllarda Demirellerde, daha sonra Özal, Çiller ve Erbakanlarda (şimdilerde de Erdoğanlarda) kişileşen, işbirlikçi egemen sınıf ve zümrelerin vatan-millet satıcısı habis ruhu değil midir o? Uluslarüstü sermayenin yerli ortağı finans-kapitalin politikacıları yönetmiyor mu ülkeyi? 70 yıldır iktidarda olanlar; ortağı oldukları uluslarüstü finans-kapital holdinglerinin ve emperyalist devletlerin çıkarlarını halkımızın ve ülkemizin çıkarlarının önüne koyan “yerli” holdingler, TÜSİADlar değil mi?





Emperyalizmin, fütursuzca "yeni sömürü düzenleri" dayatabildiği bugünlerde 1 Mayıs, 19 Mayıs, 21 Mayıs, 23 Nisan, 29 Ekim ve 27 Mayıs meşalelerinden oluşan tek ve biricik güneşimiz, tüm mazlum halkların ve onların yiğit işçi sınıflarının kurtuluşunu, uluslararası birliğini, dayanışmasını ve kardeşliğini aydınlatıyor.





1 MAYISLAR; 23 NİSANLARLA, 19 MAYISLARLA, 21 MAYISLARLA, 27 MAYISLARLA, 26-30 AĞUSTOSLARLA VE 29 EKİMLERLE BİRLEŞİP KAYNAŞMALI.





GAZİ MUSTAFA KEMALLER, FETHİ GÜRCANLAR ve TALAT AYDEMİRLER DR. HİKMETLERLE, LENİNLERLE, CHE, HO AMCA VE CASTROLARLA KUCAKLAŞMALI.





YAŞASIN DÜNYANIN TÜM EZİLEN VE SÖMÜRÜLEN HALKLARININ DAYANIŞMASI, KARDEŞLİĞİ VE BİRLİĞİ





YAŞASIN DÜNYA İŞÇİ SINIFININ ULUSLARARASI DAYANIŞMASI, KARDEŞLİĞİ VE BİRLİĞİ





YAŞASIN 19 MAYIS
YAŞASIN 21 MAYIS
YAŞASIN 23 NİSAN
YAŞASIN 27 MAYIS
YAŞASIN 26-30 AĞUSTOS
YAŞASIN 29 EKİM
YAŞASIN 1 MAYIS





(1 Mayıs 1998)





Nezih Gençler


Devamı