VATAN POSTASI ☰ Bölümler
Medya Haber-Yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Medya Haber-Yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hindistan’da Çiftçiler Barikatları Aştı!


Hindistan’da yüz binlerce çiftçi Kasım ayından bu yana Modi’nin çıkarmak istediği tarım yasalarını protesto ediyor. Delhi’nin çevresinde kurdukları kamplardan ayrılmayan protestocular, “kara yasalar” dedikleri yeni tarım yasalarının derhal kaldırılmasını talep ediyor. Çünkü bu yasayla gıda tekellerinin önü açılıyor ve çiftçilere verilen sübvansiyonlar kaldırılıyor. 26 Ocak günü Cumhuriyet Günü kutlamalarının yapıldığı sırada, Yeni Delhi’ye girmek isteyen çiftçilere polis izin vermedi. Önlerine konulan polis barikatlarını aşan on binlerce çiftçi tarihi Kızıl Kale meydanına girmeyi başardı. Polisin gaz bombaları ve coplarla protestoculara müdahale etmesi üzerine çatışmalar yaşanırken bir protestocu hayatını kaybetti.





Çiftçi birlikleri ve sendikalarla hükümetin 8’inci tur görüşmelerinin ardından Hindistan Yüksek Mahkemesi bir sonraki duyuruya kadar söz konusu tarım yasalarını askıya aldığını açıklamıştı. Ancak çiftçiler “askıya alma” değil yasaların tamamen kaldırılmasını istiyor. Çiftçi birlikleri ile hükümetin 22 Ocakta gerçekleştireceği 11’inci tur görüşmelerinin 5 saat sürmesi planlanırken yarım saatte sona ermiş, müzakereler sonuçsuz kalmıştı. Çiftçiler yeni tarım yasaları kaldırılana kadar mücadeleye devam etmekte kararlılar.





https://www.aajtak.in/india/news/story/samyukta-kisan-morcha-condemns-action-by-up-police-cutting-off-basic-facilities-protesting-farmers-ghazipur-border-1199413-2021-01-28?jwsource=cl





Kaynak: uidder


Devamı

FHKC: 13. ölüm yıl dönümünde savaşçı, devrimci lider, düşünür ve önder George Habash’ın derslerinden öğreniyor ve anılarını selamlıyoruz!


Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC), FHKC’nin kurucularından olan Dr. George Habash’ın 13. ölüm yıl dönümünde bir açıklama yaptı.
FHKC, açıklamasında El-Hekim lakaplı Dr. George Habash için “Arap Milliyetçileri Hareketi ve FHKC kurucusu olan ve mirası dallanarak bir halkın zihninde büyümeye devam eden düşünür George Habash’ı saygıyla anıyoruz” ifadelerini kullandı.





FHKC: “Arap realitesine dair farkındalığıyla sınırları reddeden; halkının mücadelesini, emperyalizm ve siyonizm ile temsil edilen adaletsizliğe karşı uluslararası mücadelenin ayrılmaz bir parçası olarak gören enternasyonalist bir lideri anıyoruz.”





FHKC, açıklamasının devamında “bugün fikrine, pratiğine ve öğrettiği derslere ihtiyaç duyulduğunu” belirterek George Habash’ın üzerinde durduğu en önemli noktaları birkaç madde ile sıraladı:





Arap ve Filistin halk kitlelerinin; merkezi dava olan Filistin davasına bağlılıklarıyla, boyun eğmeyi reddecek, haklarını elde edecek ve kurtuluşlarını sağlayabilecek güce sahip olduklarına inanmak ve güvenmek. Yayılmacı sömürgeci siyonist projenin doğası gereği, sadece Filistin’i değil, bölgenini tamamını hedef aldığını ve ulusal ve milli meselelerin diyalektik bir ilişki içerisinde olduğu gerçeği ile hareket etmek.
Yenilgilere, dönüşümlere ve çöküşlere rağmen siyasi netlik, ilkelere bağlılık ve ‘devrimci dokunulmazlık’ ile silahlanma; devrimci kamp ve müttefiklerle sağlam bir zemine oturma, halkın davasına sıkı sıkıya bağlılık, Filistin’i işaret eden pusulayı bir gün bile kaybetmeme ve devrimiyle birlikte tarihi adaletsizlik ile karşı karşıya kalan Filistin’e dost ve düşman olan kampları tanıma.
Filistin halkının arasında sınıfsal-sosyal eşitsizlik olduğu ve Filistin’in hakiki enerjisinin yarısını temsil eden kadınlar engellendiği sürece, Filistin ulusal kurtuluş mücadelesinin hedeflerini gerçekleştiremeyeceği gerçeği ile; bağımsızlık, Filistinlilerin geri dönüşü ve özgürlük için siyonizme karşı verilen ulusal kurtuluş mücadelesi ile yoksulluğa, sömürüye, ayrımcılığa ve baskılara karşı verilen toplumsal demokratik mücadele arasında yakın bir ilişki kurmak.
Filistin’in ulusal birliğine vurgu. Filistin halkının örgütsel çoğulculuğu çerçevesi içerisinde, ihtilaflar ve farklılıklar ne kadar keskin olursa olsun, farklılığı ilerleme ve gelişme için esas kaynak olarak almak.





( Kaynaklar: FHKC ve Martuba Haber )


Devamı

Antalya Limanı Katarlılara satıldı


1998 yılında özelleştirilen Antalya Limanı'nın 23 yıl sonra bir kez daha el değiştirilerek Katarlılara satış işlemi tamamlandığı duyuruldu. 





İlk kez 1998 yılında özelleştirilen Antalya Limanı, 23 yıl sonra yeniden el değiştirdi. Rekabet Kurulu, Antalya Liman İşletmeleri A.Ş.’nin tek kontrolünün Katarlı QTerminals tarafından devralınması işlemine izin vermişti.





2006 yılında limanı TMSF'den devralan Global Yatırım Holding'in liman iştiraki Global Ports Holding, Antalya Limanı'nın işletme hakkını 140 milyon dolar karşılığında Katarlı QTerminals'e satmıştı.Global Yatırım Holding A.Ş. (GLYHO), dolaylı bağlı ortaklığı Global Ports Holding, limanın QTerminals W.L.L.'ye satışına ilişkin Kamuyu Aydınlatma Platformu (KAP) üzerinden açıklamada bulundu.





Açıklamada GPH'nin söz konusu satış işlemi ile ilgili bütün ön şartların yerine getirildiğini, gerekli yasal onayların alındığını ve bunun sonucunda Port Akdeniz'in QTerminals'e, daha önceden kamuya duyurulmuş olan 1.033.158.000 TL (140 milyon ABD Doları) şirket değeri üzerinden satışının 25.01.2021 tarihinde tamamlandığını bildirdiği duyuruldu.





Kaynak: gazetefersude


Devamı

HDP Gençlik Meclisi: “İktidar onun “makul genci” olmayan tüm gençlerden adeta intikam almaktadır”


Halkların Demokratik Partisi (HDP) Gençlik Meclisi, dün 6 ilde yapılan ev baskınlarında HDP MYK, PM ve Gençlik Meclisi üyelerinin gözaltına alınmasına ilişkin açıklama yaptı.





HDP Gençlik Meclisi, dün 6 ilde yapılan ev baskınlarında üyelerinin gözaltına alınmasına tepki göstererek, ”Gözaltılarınız baskı ve zor aygıtlarınız bizi mücadelemizden vazgeçiremeyecektir. Nafile çabalarınıza son verin!” diyerek açıklama yaptı.





Açıklamada, “Halklara, gençlere, kadınlara ve çocuklara tarihin en kirli dönemlerinden biri yaşatılmaktadır. AKP-MHP faşist iktidarı günden güne faşizmin dozunu yükselterek toplumu nefes alamaz hale getirmek istemektedir. Her çıkmazda muhalif kesimler olan; devrimci, demokrat çevrelere saldıran bu örgütlü kötülük; gözaltına alma, kaybetme ve itibarsızlaştırma politikalarını sürdürmektedir. AKP-MHP iktidarı kendinden farklı düşünen herkesi hapsetmektedir. Kürt halkı şahsında halkların tüm değerlerine saldırmakta ve toplumu tek tipleştirmektedir” denildi.





“Gençlik asimile edilmek isteniyor”





“Toplumun en canlı, değiştiren dönüştüren çağı ve kimliği olan “gençlik” toplumsal tüm değerlerden  uzaklaştırılarak asimile edilmek istenmektedir.” denilen açıklamanın tamamı şöyle:





Okul ve iş yerleri başta olmak üzere tüm sosyal alanlarda gençlerin emekleri sistematik bir biçimde sömürülmektedir. Tüm bu sömürü sistemlerinin karşısında duran ve haklı mücadelesinden vazgeçmeyen gençler, faşist iktidarın; kaçırılma, ajanlaştırma, kaybedilme katledilme politikaları ile yüz yüze kalmaktadır. İktidar adeta onun “makul genci” olmayan tüm gençlerden intikam alırcasına faaliyetlerde bulunmaktadır. Hiçbir meşruiyeti kalmayan iktidar ülkeyi çetevari bir biçimde yönetmektedir.





AKP-MHP faşizmi yaşamın tüm alanlarını denetimi altına almak isterken ilk hedefi genç kimlikler
olmaktadır. Tecrit edilen yaşamı kabul etmeyen her genç iktidarın düşman hukuku ile karşı karşıyadır. Dün sabah saatlerinde. (26/01/2021) yapılan siyasi gözaltı operasyonlarıyla aralarında MYK, PM ve HDP Gençlik Meclisi üyelerimizin de bulunduğu bir çok genç gözaltına alınmıştır. Bu Meclis üyelerimize yapılan ilk saldırı değildir, mevcut iktidar, İktidarda kaldığı sürece saldırıları da sürecektir. Terörize etmeyi adeta kendini koruma kalkanı haline getirmektedir.





“Nafile çabalarınıza son verin!”





HDP Gençlik Meclisi olarak belirtiyoruz; Bizler sizin çizdiğiniz kalıp ve sınırların çok ötesinde irade ve güce sahibiz, yaşamın her alanında olduğu gibi demokratik siyaset alanında da var olmaya size karşı mücadele etmeye ve sizi koltuğunuzdan etmeye kararlıyız. Gözaltılarınız baskı ve zor aygıtlarınız bizi mücadelemizden vazgeçiremeyecektir. Nafile çabalarınıza son verin!





Bizler toplumun tüm kesimlerinin insanca yaşamını savunuyoruz. Özgür yaşamı inşa edeceğimizi bir kez daha belirtiyoruz. Tecridi yok edeceğiz, faşizmi yıkacağız!





Sendika.Org


Devamı

BATI DİLLERİNE GEÇMİŞ BAZI TÜRKÇE KÖKLÜ SÖZCÜKLER


İki kitaptaki geniş sözlük bölümleri dışında aklımıza yeni kelimeler düştükçe not ediyor, ara ara liste halinde yayımlıyoruz. Aşağıdakiler bunlardan sonuncusu. Birkaçı kitaptakilerin tekrarı olabilir ya da kitaptakinden biraz farklı açımlamadır. Çoğu yeni aklımıza gelenler. Üstünde titiz bir çalışma yürütmedim henüz. Bir yandan da bunları geniş bir sözcük dağarcığına sahip ve çok deneyimli olan Adnan Atabek ustanın bilgisine sunalım ki, gerekli katkı ve düzeltmeleri yapsın. Bu, tüm okurlar için de geçerlidir elbette.





(Sözünü ettiğimiz iki kitabımız “Eleştirel Bakışla Güneş-Dil Kuramı ve İlk Güneş-Dil Sözlüğü” ve “Radloff Sözlüğünden Çıkan Bulgulara Göre: Batı Dillerinin Kökündeki Güçlü Türkçe” kitaplarıdır.) 





Abbey.. Abbess.. Abbot: İngilizce, sırasıyla Manastır, Rahibe ve Rahip… demek. Köken Semitic, Yunan, Latin “abba, abbas” sözcüklerine dayandırılıyor. “Baba” demek. Türkçesiyle uyum kuşku götürmez. Fakat ayrıca “abla” ve “abi-ağabey” ile ilişkisi araştırılabilir. 





Amputasyon (tıbbi terim): Am-putation… Bir uzvun (kol, bacak) kesilmesi. Ön eki çıkarın: “Budama”. Geçenlerde Adnan Atabek yazmıştı. Oradan aldım. 





As (ingilizce) : Durumunda, “İse”, öyleyse… 





Avenge:  Başındaki “A” ön ek… Ama yine de anlamına geldiği Türkçe “Öc” sözcüğüyle benzeşmesi ilginç. 





Cessation, Cession, Certain: Kesme, ara, bölüm, bırakma, kesin… “Cut” ile “kesme”, Romalı imparator Sezar, “cheese” peynir (kesik) arasındaki ilişkiyi kitapta ele almıştık. Tabii bir kök sözcükten onlarca sözcük türüyor. Örneğin bu yukarıda verdiklerimiz de “kes”me ile doğrudan ve kesin ilgili. 





Dame (Fransızca) : Hanım, kadın.. Büyük olasılıkla “Dam” (dome-domus-Latin) köklü... (Domina) evin hanımı demek. Peki “Damat” da oradan gelmez mi sizce? Nişanyan’a ve TDK’na göre Farsçaymış damat? “Dam” eski Türkçeyse  bunu ne kadar kolay söyleyebiliyorlar!





De, Dis ön ekleri: Türkçe “değil” ile tam örtüşüyor. Olumsuzluk veren ön ekler. 





Deviasyon (tıp terimi), Deviation : Sapma, bir açıklık yolun bükülmesi, yoldan çıkma...  De-Via (de: ön ek, via: yol)… Böyle olunca “ne alakası var ‘devrilme’ ile” diyeceksiniz. Yukarıdaki maddeyle birlikte bakarsanız bir alaka çıkabilir. Türkçede evrilme (dönüşme), çevrilme (dönme), devrilme birlikte ele alındığında bu baştaki “de”nin olumsuzluk verdiğini, dönen şeyin tepetaklak olduğunu görürsünüz.  





Each: Her biri… “Hiç”ile aynı anlamda ters ilişki söz konusu olabilir mi? Akılda bulunsun.





Grand: Büyük, yaşlı.. En eski Türkçesi "Kart". 





Guest, Ghost: Biri misafir, öbürü hayalet anlamında. “Guest”in kökü Latin “hostis”, “ghos” imiş. Yabancı, dışardan, konuk anlamında. “Ghost” hayalet, kökü de “gast” imiş.. Ruh, nefes anlamında. “Spirit” ile bağlantılı.. “Gas” (gaz) da bununla ilişkili olsa gerek. Nefes, uçucu madde… Bir yandan bizim “Gez-Gezmek-Gezi-Kezi-gezgin” ile örtüşüyor, öte yandan “Es-Esinti”: rüzgar, hava ve “Es”: nefes, soluk.. eski Türkçe sözcükleriyle büyük ölçüde uyumlu.  





Heal: Eski kökü “heilen” imiş. Eyileşme, iyileşme..





I am – ich bin: “Ben-im” Türkçe Men-Ben ile İngilizce “Me-My-Mine” arasındaki örtüşmeden çok söz edildi. Bu örneklerdeki b-m-n değişim ve örtüşmeleri de dikkat çekici… 





Kind (İngilizce) (kaynd) , Kala (Yunanca) : İyi. Bir şey iddia etmiyorum ama dikkatinize sunuyorum. Belki de sadece rastlantı. Türk Kayı boyunun adı nereden geliyor? İşaretleri neden “İYİ” … Bu arada eski Türk tamgaları, alfabesi ile Latin alfabesinin benzerlikleri bazı yazarlarca dile getirilmiştir. Biz de kitapta ele almıştık. Quality: Kalite, nitelik. “Kala” Yunanca kök. Kalıcı? Ayrıca “Kayın”… Kayınpeder, Kaynana… Buradaki “kayın” da “iyi” anlamına gelmeli? 





Kriminalis (Latince) : Ceza. Geçenlerde BBC’nin Peder Brown adlı dizisinin bir bölümünü izlerken ipucunu yakaladım. Orada bir öğretmen öğrencilerini çok can yakan, hatta sakat bırakan bir kırbaçla cezalandırıyordu. Peder Brown bu kırbacın özel ismini söyleyerek bunun latince “ceza” anlamına geldiğini belirtti. Ceza genellikle o kırbaçla verilirmiş. Latince ceza: kriminalis… Kırbaç.. “Kırbaç” da Türkçe “kıvrılmakla, kıvranmak, kırmak” ile bağlantılı olabilir. İngilizce “Curve-Squirm-Curl-Quiver (kubur)”…  Arapça: Cürüm.





Ksero (Tıp Terimi) : Kuru





Lean (Thin): İnce





Obvious: Apaçık.. Ob (ön ek), Vious (görünen)… Vision, Latince Vidi, Videre… Türkçe “görmek, gözlemek, izlemek” sözcüklerini çağrıştıran bir fonetik, semantik benzerlik var… Daha iyi bakmak lazım. 





Pandemi, Epidemi: Epidemi sözcüğünü kitapta ele alırken Türkçe “tumu” (ateşli hastalık) ile yollarınının ilginç şekilde kesiştiğinden bahsetmiştik. Burada “Epi”: üstüne, üstüne katmak gibi bir anlamda. “Pan” ise: Tüm demek. Hititçede de aynı anlamlı. Türkçede “Pan” sözcüğüne “Tüm” sözcüğünden daha benzer kullanımlar var mı, bilmiyorum. Fakat ayrıca tüm, genel halk anlamındaki “demos” da Türkçe “tümen”e, (büyük yığın, kalabalık topluluk) uymakta. 





Pink: Pembe. Farsça “Penbe”den geliyorsa eğer, Hint-Avrupa dil kuramına göre Pink-Penbe benzerliği rastlantı değil. Ama Batı dilleriyle ortak ne kadar sözcük varsa Farsçaya bağlamak kolaycı ve kötü niyetli bir alışkanlık olmuş. Pembe eski Türk metinlerinde de var. Hayır, Farsçadan almışızdır! Penbe “pamuk” renginden geliyormuş! Bak sen… Peki o zaman Türkçe “Beniz”in yüz rengi anlamına geldiğini ve Türklerde bu rengin genellikle “penbe” olduğunu söylesek! Beniz-Penbe benzerliğine ne diyecekler?





Put: Koymak.  Eski Türkçe “Kud-kod” koymak, dökmek ile hafif benzerliği üstünde durulabilir mi? Bunu düşünürken İngilizce “code” (kod) sözcüğünün de liste, kitap, döküm olduğunu (codex) ve “cauda” (kuyruk-kudruk) Türkçe sözcükleriyle ortak köklü olduğunu görüyoruz.  Codex: kütük…





Quarel: Kavga, kargaşa, kargış...





Quilt (İngilizce): Battaniye.. Büyük olasılıkla “Kıl” örme örtüden geliyor. Sözlük “bilinmeyen orijin” diyor.





Scelus (Latince) : Suç… 





Show: Göstermek. Kökeni bak, gör (look at, see) olarak açıklanıyor. Türkçe “Şu” ile benzerlik. Elbette ihtimali düşük bir örtüşme. Fakat akılda bulunsun… Keza Türkçe “İşte” de “There is… is there” söyleyişlerini çağrıştırıyor.





Solve (çözmek) Salvation (kurtulmak): “Salma” ile hem fonetik hem semantik uyuşma. 





Stat: Tutmak. İngilizce, Latince “S” ile başlayan sözcüklerden bu “s”yi atın, bazılarında açık Türkçe anlam kalır. Tutmak.





Tan: Güneşlenmek, bronzlaşmak (tanned), tabaklamak, kurutmak… “Tan” Türkçe sabah güneşi, güneş sözcüğüyle örtüşmesi rastlantı olmasa gerek.   





Thallassa (Yunanca) : Deniz. Eski Türkçe Taluy. Eski Türkçe Talas? Daha önce eski Türkçe ırmak anlamına gelen Müren ile Latince “Mare” (deniz) ilişkisine değinmiştik. 





Veritas (Latin) : Gerçek, Kerte, Kerti… 





Wish: İstemek





Not: Bu yazıda yabancı sözcüklerin etimolojisinde başvurduğumuz kaynak: Online Etymology Dictionary





Kaan Arslanoğlu





ADNAN ATABEK’İN KATKILARI:





İng. as'in bizde de "es-kaza" şeklinde kullanımı var.





Damaç 'kadın' (Türk Dili Araştırmaları Yıllığı, 1962)





İng. dis- : tas etmek 'yok etmek' (Codex Cumanicus, Kaşgarlı). İng. de- : to 'olumsuzluk belirtir' (Derleme Sözlüğü), te 'olmaz, hayır' (Derleme Sözlüğü). Bizim halkın dilinde var.





Bu te, to sözleri, tük 'yok' şekline girdi. Fiil olarak tük-etmek 'yok etmek' oldu. tük'ün bir benzeri Kaşgarlı'da var. Dag. Bu dag 'yok, değil' demektir. Dag > dag ol > değil türedi.





Tüketmek 'yok etmek' olduğu için, consume anlamında kullanılan tüketmek fiilini hiç sevmem.





Ne, na sözleri de olumsuzluk belirtir sözlerdir. Yukardaki örneğe paralel olarak ne ol 'değil' sözü türemiştir. (Tarama Sözlüğü). Ne ol 'değil' > nul 'sıfır' (Batı dilleri)





Aberrate 'sapmak' (İng.) ; aberro (Latin); apoklino (Grek). Türk Dilinde avıt- 'sapmak'(Kazak), övrül- 'sapmak'(Türkmen), ap- 'sapmak' (Tatar)





Deviate, diverge 'sapmak' (İng.). Bence, sap- fiili önce ɵ (teta) oldu sonra sap > dap değişimi oldu.





Lean- yalın. Lean Management terimi Türkçede Yalın Yönetim olarak kullanılır.





Taluy > talas 'deniz'.





Gerçekler düşüncelerin çatışmasından doğacak. "Barika-i hakikat, müsademe-i efkardan doğar"
barika 'şimşek' ama Türk Dilinde yaruk-caruk-baruk 'ışık'tır





BU YAZI İLK KEZ Güneş Dil Kuramı facebook grubunda yayımlandı…https://www.facebook.com/groups/740629675966199  (Herkese açık grup)





KİTAPLARI EDİNMEK İÇİN: https://www.kitapyurdu.com/kitap/radloff-sozlugunden-cikan-bulgulara-gore-bati-dillerinin-kokundeki-guclu-turkce/534648.html
https://www.kitapyurdu.com/kitap/elestirel-bakisla-gunes-dil-kurami-ve-ilk-gunesdil-sozlugu/429703.html





Kaynak: İnsanBu


Devamı

Küba Dostluk Derneği,Küba Anayasası'nı Türkçe’ye Çevirdi

Küba Dostluk Derneği  Nisan 2019’da yayımlanan Küba Cumhuriyeti Anayasası metninin Türkçe çevirisini tamamladı.

Çeviriyi, Comandante Fidel Castro’nun 94. doğum yıldönümü olan bugün, Türkiye’deki Küba dostlarının Fidel’e armağanı olarak yayımlıyoruz.Küba halkının aylar süren tartışma, değerlendirme ve yorumlama süreçlerinin sonunda, Küba demokrasinin parlak bir örneği olarak hayata geçirilen 2019 Anayasası Türkçe’ye kazandırıldı. Küba’nın bir önceki anayasası 1976 tarihliydi.Anayasa’nın çevirisi derneğimizde kolektif bir çalışma sürecinin sonunda tamamlandı. Çeviriye Türkiye Komünist Partisi Uluslararası İlişkiler Bürosu da katkı sundu.Metni dijital olarak şu bağlatıdan indirebilirsiniz : Anayasa


Kaynak: kubadostluk.org


Devamı

İNANMAK İSTİYORUZ…







Bir süredir Doğu Akdeniz ve Ege’de önemli gelişmeler yaşanıyor… Deniz sahanlıklarında yapılacak yeraltı araştırmaları için Yunanistan’la, zaman zaman da Yunanistan’ı arkalayan Avrupa ülkeleriyle önemli gerilimler yaşıyoruz.


Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, “Türkiye Doğu Akdeniz’de Yunanistan ile yaşadığı sorunu diyalogla çözmek istiyor. Sahada ve masada uluslararası hukuk ve iyi komşuluktan yanayız,” demiş…


Bu açıklamaya diyebilecek tek söz, tek itiraz, tek eleştiri olabilir mi?

Yalnızca şu soru geliyor aklımıza. “Şimdiye kadar neredeydiniz?”

Suriye’de, Irak’ta, tüm Orta Doğu’da ABD emperyalizminin BOP planına uygun hamleler yapılırken, milyonlarca insan yerinden yurdundan edilirken, ülte topraklarımız sığınmacı akınlarına uğratılırken neden böyle bir politika, “Uluslarası Hukuk,” “Komşularla İyi İlişkiler” değil de başka şeyler ön planda tutuldu…


Doğu Akdeniz ve Ege’deki yeraltı ve yerüstü doğal zenginliklerde kuşkusuz, diğer ülkeler kadar bizim de, bizim insanımızın da hakkı, hukuku var… Dünyanın hiçbir bölgesi hiç kimsenin babasının çiftliği değil; tüm insanlığın ortak malıdır. İnsanımızın aşı, ekmeği, geleceği, kendi topraklarımız ve karasularımızdaki zenginliklere sahip çıkabilmemizle doğrudan ilişkilidir. Hemen bu bağlamda, kullanılan sözlerin gereği neyse yerine getirilmelidir.

Ayrıca Kaz Dağların’daki, yurdumun dört bir yanında ormanları kesen o dünya güzeli bölgeleri çırılçıplak bırakan uluslararası Finans Kapital ve yerli ortaklarının verdikleri zarar da giderilmelidir. Ormanları, yaylaları, ülkemizin doğal zenginliklerini, derelerini yine emperyalist şirketlere yağmalattıran bezirgân, pazarlamacı politikalardan da vazgeçilmelidir…

Dış politikada da iç politikada da bu coğrafyanın geleceği, insanının alın teri, hakkı, hukuku ön planda tutulmalıdır.


Tutarlı bir politika izlenmek isteniyorsa yapılması gereken budur…

Bugüne kadar Türkiye’yi Orta Doğu ve Yakın Asya’daki sömürgeci niyetleri için koçbaşı gibi kullanan, komşu ülkelerde savaşlar çıkartan, oraları kana bulayan emperyalist politikalarla araya kalın çizgiler çizilmeli, nereden ve nasıl çıktığı belli, İslam dinini bir ideoloji gibi benimsermiş görünen kimi besleme terör örgütlerinin kollayıcısı olmak durumundan çıkılmalı, Cumhuriyet Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta Barış, Cihan’da Barış,” parolasına geri dönülmelidir…


Uluslararası arenada da güçlü olabilmenin, saygı görebilmenin ilk ve en büyük koşulu burudur.


Dün Suriye’de, Irak’ta başka politikalar izleyip bugün uluslararası hukuktan, diyalogdan, komşularla iyi ilişkilerden, komşu ülkelerin toprak bütünlüğünden söz etmiş olmak yetmedi, belki de yetmeyecek.

Yapılan açıklamadaki sözler bugün de, yarın da hiç ayrılmayacağımız ilkeler olmalıdır…İnandırıcı olabilmek ancak böyle mümkündür...

Ki, emperyalizme karşı dişle tırnakla savaş verip bağımsız bir ülke kurmuş Türkiye Cumhuriyeti, tüm dünyanın saygı duyduğu, haklarına, hukukuna değer verdiği bir ülke konumuna gelsin…


Ki, yurdumun ormanları yine bir ağaç gibi tek ve hür yaşanan mekânlar olsun, dereleri özgürce aksın…

Ki, yaylaları, ovaları, dünyanın en değerli turizm, tarım ve hayvancılık kaynağı olarak kalsın…

İnsanımızın gülmesi, gülümsemesi eksik olmasın yüzünden…

Günaydınlıkları hep bizimle olsun…


Devamı

Naci Görür: Depremin eli kulağında, çok korkuyorum!



Türkiye’nin önde gelen yer bilimcisi Prof. Görür, Marmara depreminin eli kulağında olduğunu söyledi. Görür “Hepimiz insanız, çok korkuyorum” dedi.

Yaptığı bilimsel tespit ve yazdığı çalışmalarla Dünyanın En Etkil Bilim İnsanları
Listesi'nde yer alan, Bilim Akademisi Üyesi Prof. Naci Görür 1971 İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi mezunu. Kazandığı bursla doktorasını İngiltere'de yaptı. Ülkesine döndü ve memleketine hizmet etmeyi seçti. Peki bugüne nasıl geldi? Jeolojiyi nasıl seçti?
 
İşte Prof. Naci Görür'ün Sözcü'ye anlattıkları:

 Bizim zamanımızda teknik üniversiteye girmek hayaldi. Özellikle Elazığ'da herkes teknik üniversiteye girmek isterdi, o zaman yüksek mühendis olunuyordu. İnanılmaz prestiji vardı. İstanbul'a trenle 3 günde geldim tek başıma. Yolda ateşlendim, o şekilde girdim sınava. Maden Fakültesi'ne girdim. 2. sınıfın sonunda jeoloji mühendisliğini seçtim.
Selami Seyhun diye bir abimiz vardı. Keban Barajı projesinde çalışıyordu. Onunla çalışmak heyecan verici geldi. Lisede Fen bilimleri hocam rahmetli Fatma Sayın vardı. Bir gün bize taş toplama ödevi verdi. “Herkes Harput'tan değişik taşlar toplasın” dedi. Birkaç gün sonra “Taşları topladınız mı” diye sordu. Benden başka getiren olmamış. O zaman dedi ki “Naci jeolog olacak.” Allah söyletir ya.
Prof. Naci Görür, Ömrüm Kara Tunçbaş'ın sorularını yanıtladı.
99 depremlerini yaşarken Etiler'de İTÜ lojmanındaydım. Deprem olduğunda uyandık. Çocuklarım küçük daha. Tabi korktular, bağırdılar. İlk yaptığım onları alıp evde hayat boşluğu olarak belirlediğim masanın kenarına götürmek oldu, çömeldik. İçinde bulunduğun binaya güvenmiyorsan ve bir de sevdiklerin varsa korkmamak mümkün değil, nihayetinde insansın. Herkes gibi ben de korkuyorum.

GÜVEN ÖNEMLİ

California'da yer bilimci arkadaşlarımız vardı. Bir arkadaşımızın hanımı sohbet esnasında “Deprem olduğu zaman korkmuyoruz. Biliyorum ki evden sağ çıkacağım, çocuklarım okuldan sağ gelecek” dedi. Bu güven duygusu çok önemli. Düşünün 7 büyüklüğünde depremler oluyor orada bir kişi tesadüfen yaşamını yitiriyor veya yitirmiyor. E biz 100 binleri konuşuyoruz. Hazırlıklı olmamışız. İnsanlarımızı eğitmemişiz. İşte bunlar insanı ürkütüyor. Marmara Depremi “Geliyorum” diye bağırıyor.

JAPONYA BAŞARDI BİZ BAŞARAMIYORUZ

“Deprem dünyanın doğasıdır, düzendir. Eğer depremler olmasaydı dünya yaşanmayan bir gezegen olurdu ay gibi. Dünyaya bilimle bakan toplumlar, depremi kavrar kavramaz önlem almışlar. Bugün Japonya, Hollanda gibi ülkelerden bahsediyorum. Önlem almak zor değil ama biz toplum olarak afete dönüştüyoruz her şeyi. Bağdat Caddesi'ni deprem adı altında en güvensiz yere dönüştürdük. 2-3 katlı bahçeli evler gitti, dar düdük binalar geldi. Cadde tünele döndü. Şimdi git gezemiyorsun, iki arabayla bi sokağından geçemiyosun.”


BANA KİTABI YAZDIRAN ASLINDA TWİTTER OLDU

‘Türkiye'de Deprem, Az Gittik Uz Gittik' Naci Görür'ün ikinci kitabı. Pandemi döneminde yazdı. Depremle yaşamayı öğrenmesi gereken toplumumuza başucu kitabı niteliğinde. Görür kitabın hikayesini şöyle anlattı: Bu kitabı bana yazdıran aslında Twitter'daki takipçilerim.
Paylaşımlarımı hep öğrencilerime ders verir, ders anlatır gibi bilgilendirmek için yaptım. Baktım gençler tarafından hızlı bir şekilde takip edilmeye başladım. Birkaç sene öncesine kadar 300-500 takipçim vardı. Şu anda 400 bine yakın. Bu müthiş bir şey. Ne kadar insan aydınlatsam o kadar görevimi yapmış hissediyorum. Sonra baktım tweetlerimi basın inanılmaz takip ediyor. Hem ulusal hem uluslar arası (BBC, İran basını). Bir bilim insanı ne ister ki başka, söylediklerinin anlaşılması dışında?

Kaynak: yonhaber.com
Devamı

Antikapitalistler: Kazanılmış haklarımızı birleşik mücadeleyle savunalım!


Antikapitalistler platformu, bu hafta görüşülmeye başlanan işçi karşıtı kanun teklifinin hedefinde olan kazanılmış hakları savunma çağrısı yaptı.
Antikapitalistler platformunun açıklaması:
AKP iktidarı işçilerin kazanılmış haklarına saldırmaya devam ediyor. Bu hafta mecliste görüşülmeye başlanan bir kanun teklifine göre, 2021 yılı Haziran sonuna kadar, işverenler istedikleri çalışanlarını “ücretsiz izne” çıkarmaya devam edebilecekler.
İşçiler ücretsiz izin döneminde asgari ücretin yarısından az olan günlük 38 TL alabilecek, bu ücrete çalışmak istemeyip işten ayrılmak isteyen işçiler kıdem ve ihbar tazminatlarını yakmış olacaklar.
Milyonlarca işçi ve işçi ailesi, salgın döneminde başlayan bu uygulama ile günlük 38 TL’ye geçinmeye çalışacak. Açlık sınırının işçi aileler için günlük 80 TL olduğu bir dönemde, bu yasa işçileri gerçek anlamda sefalete mahkûm etmek demektir.
Ücretsiz izin, mevcut yasalarda, ancak işçinin talebi üzerine ve çok sınırlı olarak kullanılan bir izin türüdür. Ücretsiz iznin bu şekilde işverenin keyfine kalmış bir şekilde düzenlenerek yasal hale getirilmesi, işçi sınıfının en temel kazanımlarından olan, ücret ve tazminat alma hakkına doğrudan bir saldırıdır.
AKP iktidarı işsizlik fonunu işverenlere destek fonu olarak kullanmaya devam ediyor. 2020 yılı Ocak-Haziran döneminde fondan harcanan 34,7 milyar TL’nin 29,1 milyar TL’si patronlara ödendi.
Hükümet işçi sınıfına yönelik saldırılarında durmak bilmiyor. Yine meclise gönderilen ve birkaç ay sonra görüşülecek bir pakette, kıdem tazminatı fonu ve kısmi zamanlı çalışmaya ilişkin düzenlemeler bulunuyor. Düzenleme ile kıdem tazminatının fona devri gerçekleştirilecek. 25 yaş altı ve 50 yaş üstü işçiler için ‘belirli süreli iş sözleşmesi’ yapılabilecek. İşverenler bu işçileri süre sonunda işten attığında, tazminat veya işe iade hakları olmayacak.
Türkiye’ye AKP iktidarından daha sermaye bekçisi bir hükümet gelmedi. İktidarın bazı yasa önerileri, işveren kesiminin talebi olmadığı halde gündeme gelebiliyor.
Kısaca diyoruz ki;
• Ücretsiz izin uygulaması meşrulaştırılamaz. Ücretsiz izin aynı zamanda işçiler için işten ayrılma yasağıdır, işçi haklarının gasp edilmesidir.
• İşsizlik fonu patronlar için değil, işsiz işçiler için kullanılmalıdır.
• Kıdem tazminatı kırmızı çizgimizdir, dokunulamaz.
• Belirli süreli iş sözleşmesi, işverenlerin işçileri keyfi işten atması demektir, kabul edilemez.
Antikapitalistler olarak sendikaları ve işçi örgütlerini acilen işçi düşmanı bu yasa tasarılarına karşı mücadele etmeye çağırıyoruz.
Topyekûn saldırıya karşı topyekûn mücadelenin, birleşik mücadelenin tam zamanı.

Kaynak: marksist.org
Devamı

ABD Tenef Üssünde Teröristleri Eğitiyor iddiası


rasthaber'de yer alan habere göre; "Rusya Amerika’nın Suriye’nin el-Tenef üssünde terörist silahlı grupları eğitmekle meşgul olduğunu söyledi.
El-Meyadin kanalının bildirdiğine göre Rusya dışişleri bakanlığı dün yayınladığı raporda Amerikalıların Suriye’nin güneyinde ve Irak ile Ürdün ortak sınıra yakın el-Tenef bölgesinde teröristleri eğitmekle meşgul olduğunu söyledi.
Suriyeli uzmanlar ve gözlemciler de daha önce IŞİD terör unsurlarının el-Tenef’te eğitildiklerini, Amerika’nın Suriye’de kalmak için IŞİD varlığını bahane ettiğini ifade ederek, IŞİD olmazsa bile, Amerika’nın onu yaratacağını belirtiyorlar.
Suriye krizi 2011 yılında Amerika, Suudi Arabistan ve müttefiklerinin desteğinde olan teröristlerin, bölgede dengeleri siyonist rejim lehine değiştirmek için geniş saldırısı ile başladı. "

Kaynak: rasthaber.com
Devamı

500 Yıl Önce 500 Yıl Sonra

Onların isimlerini okul kitaplarından öğrendik. “Yeni Dünya”nın kurucuları olarak bahsediliyordu onlardan. “İlkellere”, “vahşilere” medeniyet götürmüşlerdi çünkü. Yıllarca Batı uygarlığının kahramanları, medeniyetin sembolleri olarak anılıp heykelleri dikilen Kristof Kolomb gibi kâşifler, aslında yerli halkların katili ve köleliğe önayak olan köle tacirleriydi. Egemen sınıfların yöntemi dün de aynıydı bugün de aynı. Tarihi kendileri yazıp kendileri oynuyorlar. Kendi kahramanlarını yaratıp düzenlerini yalanlarla ayakta tutmaya çalışıyorlar. Ancak oyunlarının bir gün bozulacağını hesaba katmıyorlar.

Onların isimlerini okul kitaplarından öğrendik. “Yeni Dünya”nın kurucuları olarak bahsediliyordu onlardan. “İlkellere”, “vahşilere” medeniyet götürmüşlerdi çünkü. Yıllarca Batı uygarlığının kahramanları, medeniyetin sembolleri olarak anılıp heykelleri dikilen Kristof Kolomb gibi kâşifler, aslında yerli halkların katili ve köleliğe önayak olan köle tacirleriydi. Egemen sınıfların yöntemi dün de aynıydı bugün de aynı. Tarihi kendileri yazıp kendileri oynuyorlar. Kendi kahramanlarını yaratıp düzenlerini yalanlarla ayakta tutmaya çalışıyorlar. Ancak oyunlarının bir gün bozulacağını hesaba katmıyorlar.
ABD’de patlayan gösteriler diğer ülkelere de sıçradı ve birçok ülkede emekçiler sokaklara döküldü. O anlı şanlı kâşiflerin heykelleri yıkılıp göl sularına atıldı pek çok ülkede. Bu öfke aynı zamanda işsizliğe, yoksulluğa, baskılara ve adaletsizliğe karşı da büyüyen bir öfkeydi. Aylarca salgın bahanesiyle ekonomik krizin üstü örtülmeye çalışıldı. Krizin faturası işçilere, emekçilere ödetildi. Milyonlarca insan işsiz kaldı. Ama emekçiler üzerinde istenilen korkuyu tam anlamıyla yaratamadılar. Bugün sokaklar korkularını aşmış yan yana yürüyen siyah, beyaz emekçilerin haykırışlarıyla çınlıyor. Bu durum da ortaya koyuyor ki korku duvarları aşıldığında gerçekler apaçık görülebilmeye başlar. Dost kim düşman kim kolayca ayırt edilebilir hale gelir.
Bugünün anlaşılması için tarihten bir örnek verelim. 1503 Haziranında uzun süren yolculuklar ve fırtınalar nedeniyle Kristof Kolomb’un gemileri yıpranmış haldedir. Kolomb mürettebatıyla birlikte Jamaika kıyılarına çıkmak zorunda kalır. Kıyıya vardıklarında yerli halkla karşılaşırlar. Yerli halk onlara dostça yaklaşır ve neredeyse bir sene boyunca onları doyurur, ihtiyaçlarını giderir. Ama Kolomb’un adamları yerli halka çok kötü davranır. Halkın zaten kıt olan yiyecek kaynaklarına ortak oldukları yetmezmiş gibi bir de kavga çıkarır, huzursuzluk yaratırlar. Hatta bazı yerlileri öldürürler. Bunun üzerine yerliler artık bu kafileye yardım etmemeye, yiyecek sağlamamaya karar verir.
Kolomb ve ekibi ne yapsalar yerli kabileleri ikna edemezler. Bunun üzerine Kolomb’un aklına bir fikir gelir. Yolculuğa çıkarken yanına pek çok kitap almıştır. Bu kitaplardan biri 20 sene evvel ölmüş bir matematikçi ve gökbilimciye aittir. Bu bilim adamı çeşitli hesaplamalar yaparak neredeyse 50 yıl boyunca görülecek gök olaylarını yazmıştır ve ayın döngüsünü, tutulmalarını anlatmıştır. Kitaba göre birkaç gün sonra, 29 Şubat 1504’te ay tutulması olacaktır. Kolomb yerlileri tehdit eder. Kendilerine yardım etmezlerse tanrının gazabına uğrayacaklarını, tanrının ayı yok edeceğini söyler.
Yerliler o gece gerçekten de ayın “yok olmaya” başladığını gördüklerinde dehşete kapılırlar. Kabile şefleri toplanır ve Kolomb’a “size yardım etmeye devam edeceğiz, tanrınıza söyleyin bizi bağışlasın” derler. Kolomb yerlilere, onları affetmesi için tanrıya yalvaracağını söyler ve oradan uzaklaşır. Yaklaşık bir saat sonra tutulma bitmek üzereyken gelir ve yerlilere yardım etmeyi sürdürmeleri koşuluyla affedildiklerini söyler. Çok büyük bir tehlike içinde olduklarını zanneden ve korkan yerliler kendileri aç kalma pahasına aylar boyunca Kolomb’u ve ekibini beslemeye devam ederler. Kolomb ve ekibi bu yalanla tehlikeyi atlatır. Yerli halktan insanlar bilmedikleri bir doğa olayı karşısında doğal olarak korkuya kapılmış ve büyük acılar çekmişlerdi. Sayıca fazla olmalarına, güçlü olmalarına rağmen onca kabile bir avuç insana boyun eğmek zorunda kalmıştı. Korku onlara yapmayacakları şeyi yaptırmıştı.
Dün de bugün de egemenler yarattıkları korkularla insanları tesir altına alıp düşünemez hale getirmeye çalışıyorlar. Yalanı gerçek kılığına sokabiliyorlar. Bugün de korku bilinçlenmenin önüne geçiyor ve örgütsüz insanlar haline geliyoruz. Birbirimizden kopuk, kendi gerçekliğimizden kopuk halde yaşarken bunun bedelini çok ağır ödüyoruz. Mesela koronavirüs korkutmacası nedeniyle işsizliğe, ücretsiz izinlere, hayat pahalılığına ses çıkaramaz hale getirilebiliyoruz. Aslında büyük bedeller ödüyoruz. Oysa egemenlerin görme dediklerini görmemiz, unutturmaya çalıştıklarını hatırlamamız gerekiyor. Korkularımızı aşıp kendi gücümüzün farkına vardığımızda işte o zaman günü gelecek bu düzenin sonu da o heykellerin başına gelenlerle aynı olacaktır.

Kaynak: uidder 4 Temmuz 2020
Devamı

Barış, her daim

Kadir Has Üniversitesi Türkiye Çalışmaları Grubunun, Türk dış politikasına yönelik halkın bakış açısını ortaya koyan ‘Türk Dış Politikası Kamuoyu Algıları Araştırması’nın 2020 yılı sonuçları online basın toplantısıyla açıklandı. Türk kamuoyunun dış politika konusunda nabzını tutan bu araştırma dikkat çeken bulgulara sahip.

Bazı konularda algıda pek bir değişiklik olmamış. Mesela tehdit oluşturan ülkeler sıralaması yine değişmemiş, en başta ABD ve İsrail var. Türkiye’nin dostları dendiğinde de akla ilk Azerbaycan ve KKTC geliyor. İşbirliği yapılması gereken ülkelerin ilk sırasında yine Türki Cumhuriyetler var. Ama sanmayın ki bunun oranı çok yüksek. Türkiye hâlâ kendini tek başına hissediyor, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” hissi ağırlığını koruyor.
Bu durumu kendini tanımlama şeklinde de görüyoruz. Çoğunluk Türkiye’yi İslam ülkesi, Avrupa ülkesi, Ortadoğu ülkesi olarak tanımlamaktan ziyade “kendine has özellikleri olan bir ülke” yani farklı ve bir gruba ait olmayan bir ülke olarak tanımlamayı tercih ediyor. Araştırmaya göre, Ortadoğu’nun geleceğini belirleyen ülkeler arasında Türkiye, ABD’nin ardından ikinci sırada. Algı bu yönde. Buna göre Türkiye Ortadoğu denince Rusya, Çin, İsrail, Suudi Arabistan, İran ve Mısır’dan daha etkili bir ülke olarak görülüyor. Bölgedeki Müslüman ülkelere rol model olma konusunda da bir değişim yok. Katılımcıların yüzde 63,4’ü Türkiye’nin bu ülkelere rol model olduğunu, olabileceğini düşünüyor.
Öte yandan bu sene bir değişiklik var. Türkiye’nin dış politikada işbirliği yapması gereken ülkeler sıralamasında ABD geçen seneye göre büyük bir sıçrama ile ikinci sıraya yükselmiş. Benzer şekilde AB de yükselmiş. Ama bu sonuçlardan Batı ile işbirliği olumlu algılanıyor diye bir çıkarımı rahat rahat yapamıyoruz. Çünkü NATO’ya baktığımızda algı değişiyor. Türkiye’nin üyesi olduğu NATO ülkeleri ile işbirliği geçen seneye göre düşmüş, NATO üyeliği devam etmeli mi sorusuna verilen cevap da daha düşük. Batı genel anlamda daha olumlu algılanırken NATO’daki bu düşüş şaşırtıcı. Bu da algının çok farklı bir şekilde çalıştığını gösteriyor. Türkiye’nin AB üyeliği ise destekleniyor ama din ve kimlik farklılığı üye olmadaki en büyük engel olarak görülüyor. Rusya Federasyonu ile işbirliği yapılmalı diye düşünenler geçen seneye göre artmış ancak Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkileri ‘stratejik ortaklık’ veya ‘yakın işbirliği’ olarak tanımlayanlarda ciddi bir düşüş var.
İkinci bir çelişki KKTC konusunda dikkatimi çekti. “KKTC’yi Türkiye açısından nasıl değerlendirirsiniz?” sorusuna katılımcılar; ‘asla vazgeçilmeyecek kardeş ülke’ ve ‘yavru vatan’ olarak cevaplanmış. Üçüncü sırada ise ‘Akdeniz’de stratejik bir üs’ cevabı verilmiş. Buraya kadar şaşırtıcı bir şey yok, duygusal ve milliyetçi cevaplar daha ağır basmış. Şaşırtıcı olan geçen sene ilk iki cevap için yüzde 50’lerde olan oranın bu sene yüzde 30’lara düşmüş olması. Çoklu cevap seçeneği olduğu için yeni maddelerin eklenmesi çok fazla bir şey değiştirmiyor olmalı. Asıl fark anketin yapıldığı dönemde olan olumsuz söylemlerin anında ankete yansımış olması. KKTC veya dost-düşman algısı ve daha birçok soruya verilen cevaplardan anladığımız, halkın algısının politikacıların söylemlerinden oldukça etkilendiği. Mesela ABD konusundaki olumlu yöndeki değişim veya Türkiye-İsrail ilişkileri. İki ülke ilişkilerinde normalleşmeyi destekleyenlerin oranında geçen seneye göre büyük bir değişim olmamış, yüzde 20’lerde. Ancak geçen sene ‘hayır’ diyenlerin bu sene ‘fikrim yok’a kaydığı görülüyor. Geçen sene hayır diyenler yüzde 50,2’den yüzde 37,1’e gerilerken, fikrim yok diyenler yüzde 26,6’dan yüzde 41,6’ya yükselmiş.
Araştırmaya göre halk için televizyon haber almadaki birincil kaynak. Televizyonu sosyal ağlar ve internet haber portalları izliyor. Gazete ve radyo ise çok daha gerilerde. En önemli sorun ise terör. Önümüzdeki on yılın en önemli sorunu da terör olacak. Suriye ve uluslararası göç ise önümüzdeki on yılın diğer önemli sorunları olarak dikkat çekiyor. Suriyeli mülteciler konusuna gelirsek, memnuniyetsizlik her sene olduğu gibi daha ağır basıyor. Hükümetin dış politikası başarılı bulunuyor. Parti bazında bakınca MHP’nin desteği dikkat çekici.
Değişmeyen bir veri daha var. Her sene olduğu gibi bu sene de ‘Yurtta sulh cihanda sulh’ inancı öne çıkıyor ve Türkiye her ne kadar bölgesel güç olarak görülse de katılımcıların çoğu Türkiye’nin tarafsız kalması ve herhangi bir müdahalede bulunmamasını tercih ettiklerini belirtiyorlar.

Araştırmanın tamamına https://www.khas.edu.tr/sites/khas.edu.tr/files/inline-files/DPA2020_BASIN.pdf linkten ulaşabilirsiniz.

Karel VALANSİ - Şalom

Devamı

Z kuşağından eşitlik talebi


Gezici Araştırma 20 yaş altını temsil eden Z kuşağı ile anket yaptı. Buna göre Z kuşağının Yüzde 15’i namaz kılıyor, yüzde 28.5’i inançsız, tamamı eşitlik istiyor





Gezici Araştırma Merkezi tarafından, Türkiye genelinde sosyal, ekonomik, politik ve kültürel konular ile ilgili seçmenin algısını belirlemek üzere 12 ilde 18 ilçede ‘Z kuşağı anketi’ yapıldı. Araştırma 20 yaş ve altını temsil eden bin 62 kişilik Z grubuyla yüz yüze gerçekleşti.





Sözcü’den Deniz Zeyrek’in haberine göre, Gezici Araştırma Merkezi Başkanı ve Uluslararası Güvenlik ve Stratejik Çalışmalar Uzmanı Murat Gezici’nin “Z kuşağına Ait Araştırma Raporu”nda öne çıkanlar şu şekilde:





Yüzde 76.7’si Cumhur İttifakı’na oy vermedi





“Şu an 20 yaş ve altında bulunan milenyum sonrası bireyler Z kuşağı olarak tanımlanıyor. 2023 seçimlerinde her 5 kişiden biri Z kuşağı olacak. Bu yeni seçmenin önünde set oluşturanlar seçimin kazananı olamayacak. Seçimin kaderi Z kuşağının elinde.





Ana muhalefetin oyuna yakın bir oyu olan, 5-6 siyasi partinin oyuna denk gelen bu nüfus, siyasilerin yeni odak grupları olacak. 2018 seçimlerinde ilk defa oy kullananların yüzde 76.6’sı Cumhur İttifakı’na oy vermedi. Özellikle 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimde Z kuşağı kesinlikle belirleyici olacaktır. Hatta Y kuşağının son dönemindeki gençleri de hemen hemen Z kuşağının hassasiyetlerini paylaşıyor. Muhalefetin adayı bu iki kuşağa yakın tercihler belirlemeli.





Siyasetçilerin karşısında yapacakları ile güvenlerini kolay kazanabilecek potansiyelde bir kuşak var. Dünyadaki teknolojik gelişmeleri takip eden, dijital dil kullanabilen, Türkiye’yi tüm dünyaya açabilecek yetkinliğe sahip, gençlere istihdam güvenini verebilen bir aday olmalıdır.”





Kuşağın yüzde 28.5’i inançsız





Z Kuşağı’nın insan hakları, hayvan hakları, cinsiyet ayrımcılığı gibi konularda duyarlılığı ön planda olduğunu belirten Murat Gezici, “Haklar konusunda eşitlik temelli bir anlayışa sahip. Z kuşağının yüzde 45 gibi oldukça önemli bir oranı herkesin eşit ve benzer haklara sahip olduğu görüşünü savunuyor.





Bu çerçevede bu kuşak için ırk, cinsiyet, din, dil, mezhep gibi unsurlar düşük bir öneme sahip. Örneğin ‘Farklı bir din veya mezhebe ait biriyle evlenebilirim’ diyenlerin oranı bundan önceki nesilde yüzde 32.8 iken, Z kuşağı içinde yer alanlarda bu oran yüzde 82.2.





Bu değerler, Z kuşağı için din ya da mezhep farkının önceki kuşaklara göre büyük ölçüde önemsiz kaldığını gösteriyor. Bu kuşağın yüzde 15.7’si namaz kılma, oruç tutma gibi dini inançlarının gerekliliklerini yerine getiriyor. Yüzde 55.8’si ise bu gereklilikleri yerine getirmiyor, yüzde 28.5’i de inançsız.”





Adalet ve düşünce özgürlüğü





Z kuşağı dışındakilerin ise yüzde 62’si oruç tuttuğunu ifade eden Gezici, yüzde 32’sinin ise düzenli ibadet ettiğini belirterek, “Z kuşağının yüzde 76.4’ü adalet, demokrasi, ifade ve düşünce özgürlüğü, liyakat, israf, sanat gibi kavramları önemli buluyor. AB’yi destekleyenlerin oranı Z kuşağında yüzde 78.6 iken diğer X ve Y kuşaklarında bu oran yüzde 35.6.





Kim hangi kuşakta?





Literatürde 1980’den önce doğmuş nesil X, 1980-2000 arası doğmuş nesli ise Y kuşağı olarak adlandırılıyor.





2000’den sonra doğmuş, yani şu an 20 yaş ve altında bulunan Milenyum sonrası bireyler Z kuşağı olarak tanımlanıyor. Z kuşağının özelliği teknoloji ile olan ilişkisinin daha önceki jenerasyonlarlardan daha yoğun olmasıdır.





Kaynak: Yeni Yaşam


Devamı

Zaman Kapsülü: Sovyet Çocuklarının Ufkumuza Bıraktıkları


Sovyet deneyimi, dünyada, çocuk dostu bir toplumun inşasında yapılabilecekler konusunda oldukça önemli ve en temel adımları atan, tarihsel bir deneyimdi. Çocuklar, bütün diğer haklarının yanında, güvenli ve sağlıklı yaşam ve parasız, bilimsel, anadilde, eşit bir eğitim hakkına sahiptiler. Onları merkeze alan bir politika çerçevesinde yaşıyor ve ufuklarını genişletebilme imkânı bulabiliyorlardı. Toplumun görünmezleri değil, önemli birer parçasıydılar.





“Sevgili torunlarımız, çok şanslısınız. Komünizmde yaşıyorsunuz. Ve size böylesi bir geleceğin temellerini bizler attık.”





Yukarıdaki cümle, Sovyetlerin kuruluşunun 50. yılında çocuklar tarafından yazılıp zaman kapsülüne bırakılan ve devrimin 100. yılında açılan yalnızca bir cümle. Bu cümlenin ufkumuzda ve hafızalarımızda yarattığı etkiyi sürdürecek sayısız cümle var kapsülde. Bunları, bizler gelecekte okuyalım diye yazmışlar.





Bugün, yerel anlamda bakacak olursak, Türkiye’de çocukların kendilerini istismar edenlerle evlendirilmelerine dair yasa tasarılarını konuşup, her gün sayısız çocuk istismarı haberi okuduğumuz günlerden geçerken Sovyet çocuklarının çizdiği ufuk bize oldukça uzak görünüyor olabilir.





Ancak ben yine de bizler içinde yaşayalım diye temeller atan Sovyet çocuklarının çağrısına kulak kabartalım istiyorum. Onların ufkunu bunca açan neydi? Onları bütün dünya çocuklarıyla buluşturan, kardeş yapan neydi?





Sovyet dönemi çocuk politikalarına şöyle bir göz atmayı deneyeceğim yazımda. Ancak Sovyet deneyimi yılları bulan bir süreç, toplumsal ve siyasal adımlar, ekonomik şartlar vb ile bu deneyimlerde de değişiklikler oldu elbette. Yazıda, devrimden hemen sonrası ve Sovyetlerin ilk yıllarındaki genel çocuk politikasına yer vereceğim.





Anne ve Çocukların Sağlığı Sovyet Güvencesi Altında





Şunu söyleyerek başlayalım ki: Sovyetler, annelik ve çocuk bakımını genel bütçenin ilk kalemi olarak kabul ediyordu. Bu noktada, anne çocuk sağlığı hizmetini anayasasına koyan ilk ülke olmuştur Sovyetler Birliği. Ekim devriminden hemen sonra Aralık ayında, sağlık hizmetleri halkçı bir temelle en baştan inşa edilirken ilk kurulan departman Anne-Çocuk Sağlığı Departmanı olmuştu.





Bir Sovyet kreşinde öğle uykusu




Bu politikaya göre yeni doğanın ve annenin sağlığı, ihtiyaçları tamamen Sovyet güvencesi altındaydı. Çocuğun sağlığı ve bakımının takibi, anneliğin ilk anından başlıyor ve devamı getiriliyordu. Hamile kadınlar ücretsiz muayene olabiliyor, hastaneye gidilsin ya da gidilmesin, ev ev gezilip hamileliğin sağlıklı olup olmadığı takip ediliyordu.





Gebeliklerin düzenli takibi bebek ve anne ölüm oranlarını da azaltmıştı. Çarlık döneminde oldukça yüksek olan oranlar, 1913 yılında bin annede 10 ölüm iken 1959’a gelindiğinde binde 0,49’a gerilemişti bile. 1913’te doğan bin bebekten 275’i ölürken, 60’lara gelindiğinde oranlar binde 40’a kadar düşmüştü. Daha önce ücretsiz olmadığı için kurumlarda doğum oranı oldukça az iken, ücretsiz halk sağlığı politikası yerleştikçe ve anne-çocuk sağlığı öncelikli yerini edindikçe hastanelerde, sağlık merkezlerinde ve doğumhanelerde gerçekleşen doğumlar artmıştı. Yataklı hastanelerde yatakların %12,7’si hamileler için ayrılmıştı. Şehir merkezlerinde hastanede doğum oranları yüzde yüze yaklaşmış; kırsal alanda da kurumlara başvurular oldukça yükselmişti.





Çocuklar doğumdan 15 yaşına kadar bir doktorun takibinde kalırlar; 1 yaşına kadar ücretsiz ek gıda alıp düzenli fiziksel muayene ve diş hekimi kontrolünden geçerlerdi. Bütün ebeveynlerin ücretsiz kullanabilecekleri süt merkezleri bulunurdu. Sovyetlerde doğan her çocuğun 3 yaşına kadar ücretsiz süt hakkı bulunurdu.





Doğumların yapıldığı kurumlarda kadınlar en az 9 gün kalabiliyor, dilerse bu süreyi uzatabiliyordu. Bu süreç boyunca hem kendisinin hem bebeğinin tüm ihtiyaçları karşılanıyordu.





Yine 1930’larda gebe bir kadın doğum öncesi bakım merkezine gittiğinde kendisine verilen bir kartla; tramvayda öncelik, dükkân önü kuyruklarında sıra beklemeden alışveriş yapma, destekleyici yiyecek karnesi, çalıştığı yerde yaptığı işten ziyade daha kolayını seçebilme ve ücreti verilmek üzere 2 ay dinlenme hakkına sahip olabiliyordu. Bu süreyi uzatmak isteyen anneler 3 ay daha uzatabiliyorlardı.





Sovyetlerde okul yolunda çocuklar




Annelere doğum öncesi ve sonrasında devam eden maddi destekler ayrıca sağlanıyor ve ihtiyaç halinde bu destekler artırılabiliyordu. 1944 yılına gelindiğinde, gebelere verilen desteğin kapsamı evli olmayan kadınlar için de genişletilmiş böylelikle tüm gebelikler güvence altına alınmıştı. Hemen sonrasında, çok çocuklu ve evli olmayan annelere verilen destek ödemeleri de arttırılmıştı.





Aynı şekilde, çocukların bütün sağlık hakları ücretsiz hale getirilmişti. Bütün hastanelerde Çocuk Danışma Merkezleri kurulmuştu. Ayrıca çocuk sağlığı birimleri oluşturulmuştu. Çocukların aşıları sağlık sistemi tarafından disiplinli bir izlemeye alınmış; böylece çiçek, dispanser, tüberküloz gibi hastalıklardan dolayı yüksek olan çocuk ölüm oranları önemli oranda azalmıştı.





Çocuklar doğumdan 15 yaşına kadar bir doktorun takibinde kalırlar; 1 yaşına kadar ücretsiz ek gıda alıp düzenli fiziksel muayene ve diş hekimi kontrolünden geçerlerdi. Bütün ebeveynlerin ücretsiz kullanabilecekleri süt merkezleri bulunurdu. Sovyetlerde doğan her çocuğun 3 yaşına kadar ücretsiz süt hakkı bulunurdu.





Bütün bu haklardan tüm toplumun haberdar olabilmesi ve kullanabilmeleri için sokaklar, demiryolları ve fabrika duvarları, bu bilgileri içeren afişlerle donatılırdı.





Bütün Çocuklara Eğitim Hakkı





Sovyet devriminden önce Çarlık Rusya’da okuma yazma oranları çok düşüktü; eğitim neredeyse sadece zenginlerin alabildiği bir lükstü. Kilise eğitimlerine yalnızca belli bir azınlık dâhil olabiliyordu.





Devrimden sonra köklü bir eğitim kampanyası başlatıldı. Bütün fabrika komitelerinde, iş yerlerinde, sendikalarda okuma yazma grupları oluşturuldu. Yalnızca çocukların değil, toplumun tamamının eğitimi hedefleniyordu.





14 yaşına kadar okullarda ücretsiz beslenme hakkı bulunan bu çocuklar için eğitim kurumlarının dışında çocuk kulüpleri, spor, sanat ve bilim merkezleri, danışma merkezleri ve tatillerini geçirebilecekleri ücretsiz kamplar bulunuyordu.





Eğitim, pedagoji ve çocuk-gençlik politikaları üzerine çok fazla çalışması bulunan Krupskaya’yı da burada anmak gerekir belki. Devrim süreci boyunca okuma yazma gruplarına emek veren Krupskaya, devrimden hemen sonra Eğitim Halk Komiserliği’ndeydi ve halk eğitimi üzerine yoğun bir faaliyet yürüttü. 1920’den sonra, Merkez Siyasi Eğitim Komitesi Başkanı oldu ve bu görevi sırasında “çocukların dostu olan bir toplum” oluşturulması kampanyası başlattı. Krupskaya aynı zamanda genç komünist örgütlenmeleriyle de ilgilendi; 15 yaş ve üzerindeki çocukların toplumsal örgütlenmeye ve siyasete aktif katılımı için çalışmalar yürüttü. Böylece bu çocuklar da toplumun inşasında görev alıyorlar, kendi fikir ve kararlarını meclislere yansıtabiliyorlardı.





Pancar şekere nasıl dönüştü isimli
kitaptan bir anlatım




Bütün çocukların eğitime katılması temel hedefti. Devrimden hemen sonra tüm çocuklara ücretsiz ve anadilde eğitim hakkı verildi.





Tüm Rusya’da, 0-3 yaşın gidebileceği kreşler ve çocuk bakım evleri açıldı. Bu kreşler yerleşim yerlerine yakın inşa ediliyordu; birçoğu fabrika yanında, istasyon içlerindeydi. Çocukların ebeveynleri tarafından rahatça bırakılıp alınabileceği bu kreşlerde çocukların bakımından hemşireler ve öğretmenler sorumluydu. Çocuklar buraya günübirlik ya da haftalık olarak bırakılabiliyordu. Bu yolla, annelerin üretime katılması ve çocuk bakımının toplumsallaşması hedefleniyordu.





Kreş çağı çocuklarının, günlük yaşamları da düzenli olarak takip ediliyor; öğretmenler ev ziyaretleri de yaparak çocuğun yaşam koşullarını iyileştirme yolunda destekleyici adımlar atıyorlardı. Anne ve babalara da ayrıca eğitimler veriliyordu.





“Onları efendi olarak yetiştirmeyin!”




Kreşlerde çocukların süt ve yiyecek ihtiyacı düzenli biçimde sağlanıyordu. Günlük olarak spor yapılıyor ve güneş banyosu saatleri ile çocuklar gerekli vitaminleri alıyorlardı.





3-6 yaş arası çocuklar, temel düzeyde eğitim alacakları okul öncesi kurumlara gidiyorlardı. Buralarda temel okuma yazma eğitimi ve beceriler üzerine bir eğitim izlenirdi.





Buradan sonra çocuklar bütün gün açık olan bu kurumlarda temel matematik, fen bilimleri, müzik, teknik çizim, el sanatları, beden eğitimi, astronomi ve SSCB anayasası eğitimleri alırlardı. 14 yaşına kadar okullarda ücretsiz beslenme hakkı bulunan bu çocuklar için eğitim kurumlarının dışında çocuk kulüpleri, spor, sanat ve bilim merkezleri, danışma merkezleri ve tatillerini geçirebilecekleri ücretsiz kamplar bulunuyordu. Artek Kampı, bunların en ünlüsüydü. Tüm Sovyetler’den, farklı dil ve kültürlerden gelen çocuklar bu kampta tatil yapabiliyorlardı.





Ortaokuldan itibaren poli-teknik eğitim dönemi başlardı; çocuklar fabrika, atölye ya da çiftliklerde uygulamalı eğitime geçerlerdi. Pratik ve teorik eğitim bir arada verilerek kol ve kafa emeği arasındaki bağın güçlendirilmesi; insan kapasitesinin geliştirilmesi hedeflenirdi. Ayrıca Sovyetlerde çocukların 14 yaşına kadar çalışması yasaklanmıştı. Bundan sonra da eğitim kurumunun içerisinde, güvenli ve sağlıklı koşullarda, poli-teknik eğitimin bir parçası olarak, günde iki-üç saat çalışıyorlardı.





Buradan sonra isteyen çocuklar sınavsız biçimde liselere gidebilirdi. Yükseköğretim için sınav yoktu ama çocuğun başarı belgesine bakılıyordu; eğer yeterli değilse, poli-teknik bir sınava tabi tutuluyorlar ve sonrasında alanlarına göre bir yükseköğretim kurumuna yerleşebiliyorlardı.





Açık hava dersleri özellikle önemliydi. Çocuklar, öğretmenleri ile birlikte açık hava yürüyüşlerine çıkıyorlar, doğayı tanıyorlar ve temiz hava alabiliyorlardı. Devrim sonrası yoksulluğun hâkim olduğu bir ortamda, gerekli okul materyalleri hızlıca temin edilemeyebiliyordu ama bunun karşısında, tüm sokaklar, ormanlık alanlar, üretim merkezleri, çiftlikler birer eğitim alanına dönüşüyordu.





Bunların yanında, devrimden hemen sonra bütün Sovyetlere dağıtılmak üzere çok dilli ders kitapları basılmıştı. İlk defa bunca farklı dilde çocuk kitabı basılan ülkede her çocuk kendi dilinde eğitime ulaşabiliyordu. Ders kitaplarının yanında, Sovyet dönemi çocukları için yoğun bir çocuk edebiyatı çalışması yapılmış, toplumun yeniden inşasında çocuk kitaplarına özel önem verilmişti. Bu kitaplarda kardeşlikten komünizme, dayanışmadan ekolojiye yaratıcılıktan özgürlüğe kadar pek çok konu işlenmiş; özellikle bu dönemde çocuk kitabı illüstrasyonları çok gelişmiş sonrasında animasyonlar ve çizgi filmler yapılmıştı. (İncelemek isteyenler için: Vinni Puh ) Sovyet illüstrasyon sanatçılarının yaratıcılıkları hala bu alandaki tahtlarını koruyorlar ve Sovyet döneminde üretilen animasyonlar bugüne ışık tutmaya, alanı beslemeye devam ediyor.





Genel olarak müfredat, çocukların kendilerini ifade edebilecekleri, kendi oyunlarını kurabilecekleri, özel ilgi alanlarına yönelebilecekleri ve mutlaka uygulama yapabilecekleri bir biçimde hazırlanıyor; öğretmenlere, müfredatı bu biçimde ve bulundukları yerele göre hazırlamaları talimatı veriliyordu. Özellikle spor en önemli derslerdendi. Çocuklar her gün spor yapıyor, ücretsiz yüzme salonlarını kullanabiliyordu. Daha önce sadece belli bir zümreye açık olan kütüphaneler, müzeler, sanat galerileri, bilim merkezleri artık çocukların da kullanımına açılmış ve böylece çocukların zengin bir kültürel imkândan faydalanmaları sağlanmıştı.





“Çizim, müzik ve şarkı söyleme
dersleri şüphesiz bir
öğrencinin kültürünü geliştirecektir.”




Çok sayıda çocuk kitabının yanında çocuk dergileri de çıkarılıyor ya da bazı dergilerde çocuklar için özel bölümler oluşturuluyordu. Çocuklar bilim, sanat, teknoloji dergilerine yönlendiriliyor; buralarda yarışmalar düzenlenerek katılımları sağlanıyordu. Yuri Gagarin*den sonra bir dergi çocuklardan resimler istemiş ve bunları yayımlamıştı. 2





Açık hava dersleri özellikle önemliydi. Çocuklar, öğretmenleri ile birlikte açık hava yürüyüşlerine çıkıyorlar, doğayı tanıyorlar ve temiz hava alabiliyorlardı. Devrim sonrası yoksulluğun hâkim olduğu bir ortamda, gerekli okul materyalleri hızlıca temin edilemeyebiliyordu ama bunun karşısında, tüm sokaklar, ormanlık alanlar, üretim merkezleri, çiftlikler birer eğitim alanına dönüşüyordu.





Önemli bir uygulama da okulların karma hale getirilmesiydi. Daha önce kız çocuklarının eğitime katılma oranı oldukça düşükken, Sovyetlerle birlikte kız çocukları için kotalar koyulmuş ve bu oran yükseltilmişti. Ayrıca, savaş döneminde sokaklarda kalan tüm çocuklar için de kapılar sonuna kadar açıktı. Kimsesiz çocuklar için özel çalışmalar yürütülüyordu. Bütün çocukların, ayrım gözetilmeksizin Sovyetler güvencesi altına alınması hedefleniyordu.





Çocukların sosyalleşmesi, kolektif yaşamayı öğrenmesi ve eleştirel düşünmeyi bilen bir birey olarak yetişmesi bütün bu eğitimin temelini oluşturuyordu. Bu amaçla çocuklar sorumluluk alma ve dayanışma konularında özellikle eğitilirlerdi. Çocuklar hem evde hem de okulda kendi sorumluluklarını almaları, kendi ihtiyaçlarını karşılamaları yönünde geliştirilir, beceriler kazanırlardı. Böylece bir birey olarak toplumdaki yerlerini alabiliyorlardı.





Çocukların Toplumdaki Yeri





Krupskaya’nın başlattığı kampanya, Sovyetlerin çocuğa bakışını yansıtan bir çalışma. Zira Sovyetlerde çocuklar, toplumun önemli bireylerinden sayılıyorlar ve müthiş korunuyorlardı.





O dönemde ailelerin çocuğu bedenen terbiyesi yani dayak yasaklanmıştı. Uygulandığında cezaya tabiydi.





Devrimden sonra toplum ve devlet, çocuğun her şeyinden sorumlu ilan edilmişti. Evlilik içi ya da dışı doğan bütün çocuklar eşitlenmiş; çocuğun sorumluluğu ve vesayeti anne babaya eşit olarak verilmişti.





Çocuğun cinsel istismarı, en yüksek cezası olan suçlardan sayılıyordu. Özellikle çocuk yaşta evliliklere kesinlikle izin verilmiyordu. Bu noktada, devrim öncesi çocuk evlilikleri oranının çok yüksek olduğu Sovyet ülkelerinde bu durum, oralarda açılan komiserlikler ve verilen eğitimlerle engellenmeye çalışılıyordu.





Çocuğun sağlıklı bir ortamda yetiştirilmesi için bütün merkezlerde ücretsiz eğitimler veriliyor; eğer çocuk sayısı fazla ise bunun çocukları olumsuz etkileyebileceği öğretiliyordu.





Devrimden sonra hayata geçirilen kent politikalarında kreşler, eğitim kurumları, parklar ve yeşil alanlara özel önem gösteriliyor; çocukların yeterli büyüklükte, sağlıklı alanlara kavuşmaları için çabalanıyordu.





“Çocuğu dövmeyin. Gelişimlerini geciktirir ve karakterlerini bozar.”




Devrimden sonra toplum ve devlet, çocuğun her şeyinden sorumlu ilan edilmişti. Evlilik içi ya da dışı doğan bütün çocuklar eşitlenmiş; çocuğun sorumluluğu ve vesayeti anne babaya eşit olarak verilmişti.





Kapsülden Çıkanların Hatırlattıkları





Şimdi bütün bunlara bizim çağımız ve toplumumuzdan baktığımızda, çok uzak geliyor olabilir. Hele de Sovyet çocuklarının kapsüle bıraktıkları şu birkaç notu daha okuyunca:





“Bedava dondurma yiyebileceğimiz ve bedava sinemaya gidebileceğimiz, ödevlerimizi makinelerin yapacağı, öğretmenlerin ise sabırlı robotlar olacağı komünizmin hayalini kuruyoruz.” Beşinci sınıf öğrencisi Olga Shvydkova.





“Size imreniyorum çünkü yüce ülkemizin 100. yıl dönümünü kutluyorsunuz. Sizler şimdiden ilk gezegenler arası uzay yolculuğuna tanıklık ettiniz, başka bir gezegende yaşıyor olacaksınız ama ana gezegeniniz Dünya’yı her zaman hatırlayın… Sizin zamanınızda ölümsüzlük sorununun da çözülmüş olması ihtimali var.” Olga Pupko





“50 yıl içinde bir arada yaşama sistemi daha iyiye gidecek ve insanlar ilişkilerinde daha hassas ve nazik olacak.” 9. sınıf öğrencisi Yury Zambrovsky





SSCB, çocukların haklarına kavuşabilecekleri bir toplumun ilk adımlarını atmıştı. Elbette bugünden baktığımızda üzerine yeniden düşünüp değiştirmemiz gereken, eleştirilebilecek yönleri de vardı. 100 yıl öncesinin ideolojik çerçevesinde geliştirilen çocuk politikasına bugünden bakıp çokça yanlış görebiliriz. Özellikle, dışarıdan gelen siyasal baskılar, ekonomiyi ayakta tutma çabaları ve Sovyetlerin varlığını devam ettirme isteğiyle; “en iyiyi”, “ilk”i yaratmaya yönelik atılan kimi adımların zamanla baskıya dönüşmesi eğitim politikasının en çok eleştirilen yeri.





Ama bunlar, bütünlüklü bir çocuk politikasını gözden kaçırmamıza neden olmamalı: Sovyet deneyimi, dünyada, çocuk dostu bir toplumun inşasında yapılabilecekler konusunda oldukça önemli ve en temel adımları atan, tarihsel bir deneyimdi. Çocuklar, bütün diğer haklarının yanında, güvenli ve sağlıklı yaşam ve parasız, bilimsel, anadilde, eşit bir eğitim hakkına sahiptiler. Onları merkeze alan bir politika çerçevesinde yaşıyor ve ufuklarını genişletebilme imkânı bulabiliyorlardı. Toplumun görünmezleri değil, önemli birer parçasıydılar.





Sovyetlerde yürütülen çocuk hakları tartışmaları, konu üzerine alınan kararlar ve en önemlisi de, bu kararların anayasal güvence altına alınmış olması, üzerinden 100 yıl geçmiş olmasına rağmen, bu politikaların bize ışık tutması için yeterli.





Şimdi bizler, eski toplumun yıkıldığı yenisinin kurulmaya çalışıldığı bu ara dönemde çocuklar üzerine düşünüp tartışırken Sovyet deneyimine bakıyor, ona yaslanıyor ve biliyoruz: Çocuk dostu bir yaşam ve toplum mümkün. Daha önce denendi yine denenebilir.





Önemli olan sanıyorum şu: Sovyet çocuklarının elleriyle, emekleriyle işledikleri ve tohumlarını attıkları gelecekte yani bu günde yaşayan, onların ufkundan feyz alan bizler, çocuklar için ve çocuklarla birlikte ne yapacağız? Mümkün olan başka bir toplumun inşasına uğraşırken çocukları nereye yerleştireceğiz? Bütün bunları sonraya mı bırakacağız yoksa inşasına şimdiden giriştiğimiz geleceğin kuruluşuna çocukları da ortak mı edeceğiz?





Yapabiliriz. Bizim çağımızın çocuklarıyla birlikte, zaman kapsülünden gelen mesajları gerçekleştirebiliriz.





*Yuri Alekseyeviç Gagarin, Sovyetler Birliği pilotu ve kozmonutudur. Yuri Gagarin 12 Nisan 1961’de Vostok uzay aracıyla uzaya çıkarak Dünya yörüngesinde turunu tamamladı. Böylece uzaya çıkan ilk insan olmayı başarmış oldu ve uzay çağını başlattı.





Hatice Göz [ bu yazı ilk olarak 8.6.2020 tarihinde elYazmaları 'nda yayınlanmış. ]





Dipnot:





1) https://tr.sputniknews.com/columnists/201811011035951259-sovyet-vinni-puh-ilk-kez-turkce/





2) https://soviet-art.ru/soviet-children-painting-space/





Yararlanılan Kaynaklar:





1) https://www.evrensel.net/haber/337383/sovyet-cocuklarin-ekim-devriminin-100-yili-hayalleri





2) Sir Arthur Newsholme-John Adams Kingsbury, Kızıl Tıp Sovyet Rusya’da Toplumsallaştırılmış Sağlık, çev: Selçuk Görmez, Yazılama Yayınları, Birinci baskı, 2015 (Yazım tarihi 1932-33, İlk Basım tarihi 1933)





3) Özlem Özkan (Yüksek Hemşire), ‘Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde Sağlık Hizmetleri’, Toplum ve Hekim Cilt 18, Sayı 1, Ocak-Şubat 2003





4) https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya-forum/2017/10/01/sovyetler-birliginde-teog-mu-vardi/


Devamı

2020 dünyasından bir siyasetçi portresi


Korona salgını ile içli-dışlı olduğumuz günlerde, sicili esasen lekeli siyasetçilerin ağır sorumluluklarını öğreniyoruz. Bilimin önerilerini dikkate almayarak artan ölümlere yol açıyorlar; açıkça suç işliyorlar.





Bugün bu türden ve uzak coğrafyadan bir “suçlu”yu tanıtacağım: Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro… Onu “suçlayan” kişiyi de bu vesileyle tanıdım. Aynı ülkeden bir hekim: Profesör Drauzio Varella… 1989’da cezaevlerinde AİDS’e karşı başlattığı, yıllarca sürdürdüğü mücadele nedeniyle ülkesinde ünlüymüş. Bugünkü salgın ortamında hastaları sağaltmaya hayatları pahasına çabalayan meslektaşlarını da temsil ediyor. 





Bolsonaro’nun salgındaki suçları





Profesör Valella’nın suçlaması, 5 Mayıs tarihli The Guardian’da yer aldı. Ona göre Başkan Bolsonaro, koronaya karşı Brezilya’da etkili bir mücadeleyi engellemiştir.





Ölüm sayısında ABD’den sonra dünya ikincisi olmak üzereyiz. Daha kötü bir durum mümkün olamazdı. Bu trajedi, en çok yoksullara yüklenecektir; zira riskli koşullarda yaşayanlar ve sıkış-sıkış araçlarla işlerine gitmek zorunda olanlar yoksullardır.”





Brezilya’da korona hastaları 700.000’i aşınca, toplam hasta ve ölüm sayılarının yayınına Başkan Bolsonaro’nun emriyle son verilmiştir.





Valella devam ediyor: “Salgına karşı hazırlanacak zamanımız vardı; hazırlanmadık. Salgın geldikten sonra da eyaletlerin, belediyelerin yayılmayı frenleyebilecek bazı önlemleri federal hükümetçe ‘rezalet’ olarak suçlandı; ekonomiyi çökerteceği, açlıktan ölümlere yol açacağı iddiasıyla torpillendi. Şimdi salgının politikleştirilmesinin bedelini ödüyoruz.”





Valella’nın sözünü ettiği “salgının politikleştirilmesi” eyalet ve belediyelerin birçoğunda Başkan’a muhalif partilerin yönetimde olmasıyla ilgilidir. İşbirliği yerine karşıtlığın bedeli ödeniyor. Türkiye ile benzerlik dikkat çekicidir.





Tarih Bolsonaro’ya çok ağır bir suç yükleyecektir. Özel sorumluluğu var. Sağlık Bakanlığı’nın tavsiyelerini AVM’lere giderek, gösterilere, hatta pikniklere katılarak çiğnemiştir. Başkan maske takmadan sokağa çıkıyor; her hafta sonu kalabalıkları topluyor ve kapanma gereksinimini açıkça reddediyor. Bu durum fiilen hükümet politikası olmuştur.”





Salgın sırasında iki sağlık bakanını [biri görevden alınarak, diğeri istifa ile] yitirdik. Dünyada benzeri gözlenmemiştir.”





İktidardaki faşistler





Günümüz dünyası, faşistlere iktidar yolunu açan özellikler taşıyor. “İktidardaki faşistler”, tek başlarına ülkelerine faşizmi getiremez. Mesafe alanlar; kısmen veya büyük ölçüde başaranlar, tekrar kullanılmak üzere yedeğe alınanlar var. Bunları bazen “neo-faşizm” söylemi içinde tartışıyorum.





Faşizmi değil de faşistleri tartışırsak, “faşist kimdir?” sorusu gündeme gelir. Soruyu yanıtlamak yerine, “benzerlerinin kimlik özelliklerine bakarsanız el yordamıyla anlarsınız…” diyerek geçiştirebiliriz. Veya, “faşist kimliği” betimleyen kişilere göz atarız.





“İktidardaki faşistleri” teşhis için bir ipucunu Hindistan’dan bir klinik psikolog (Ashish Nandy) veriyor. Henüz cumhurbaşkanı değilken Narendra Modi ile bir röportaj yapan Nandy, izlenimlerini şöyle aktarıyor: 





Kaskatı fanatizm, kısıtlı bir duygusallık, tutkularını hem inkâr etmek; hem de onlardan korkmak, bunları şiddet fantezileriyle birleştirmek; paranoid ve saplantılı bir kimlik… Hindistan’a karşı her Müslümanın potansiyel bir terörist ve hain olarak yer aldığı evrensel bir komplo teorisini çok sakin, ölçülü bir üslupla anlattı. Röportajdan sarsılarak çıktım; zira klasik ve klinik bir faşist vaka ile ilk kez karşılaşıyordum. Potansiyel bir katil, belki geleceğin bir katliamcısı da aynı kategoriye girer.”





Bu “klinik teşhis”, Hindistan’a özgü öğeler ayıklandıktan sonra Bolsonaro’ya uygulanabilir mi? Yüzbaşılıktan ayrılıp siyasete giren bu Brezilyalı’nın tespit edebildiğim kimlik ve ideolojik özelliklerini sıralayayım ve (varsa) benzerlikleri arayalım.





Saplantılı bir cinsiyetçidir; tartıştığı bir kadın milletvekiline, “sen tecavüz edilmeye bile değmezsin…” demiştir.





Başkanlık öncesinde “Brezilya’da seçimlerle bir şey değiştiremezsiniz; bir iç savaşla 30.000 kişiyi öldürmek gerekir…” görüşündeydi. Şili diktatörü Pinochet’ye hayrandır; ama “daha çok kişiyi öldürmeliydi” eklentisiyle…





Irkçıdır. Köle kökenli Brezilyalılar aylaklıkla suçlamaktadır; “geri” ırkların “daha fazla ürememeleri gerekir”; bunlara ötanazi uygun olabilir. “Brezilya’yı çoğunluğun ülkesi yapalım. Azınlıklar çoğunluğa boyun eğmelidir; ya uyacaklar, ya da yok olacaklar…”





“Sol”un istisnasız tüm renkleri lanetlidir. Başkanlık andı içtikten sonra, “Brezilya’nın sosyalizmden kurtulduğunu, özgürleştiğini” ilan etmiştir.





Bunların 2020 dünyasında iktidardaki diğer faşistlerle benzerlikler taşıdığını düşünüyorum. Hepsinde var olan “iç düşman”, ülkeden ülkeye değişir; ama büyük servet sahipleri ve sermaye “düşman” değildir.





Pek çoğu gibi Bolsonaro da yalancıdır, cahildir, mal-mülk düşkünü ve çıkarcıdır. Öyle ki iktidarının ikinci yılında Brezilya Yüksek Mahkemesi, “oğulları lehine nüfuz ticareti, yolsuzluk, resmî belgelerde sahtecilik” gibi suçlamalar nedeniyle soruşturma açmıştır (FT, 27 Nisan 2020).  





Bolsonaro’nun iktidar yolu





Brezilya’da Lula da Silva ve Dilma Roussef’in temsil ettiği 15 yıllık İşçi Partisi iktidarı, “sivil darbe” özellikleri taşıyan dört yıllık bir operasyonla son buldu ve 2019’da faşist Jair Bolsonaro’ya devredildi. 





Brezilya burjuvazisi, finans kapital ve ABD emperyalizminin ortaklaşa yürüttüğü bu operasyonun ana aşamalarını sıralayalım:





  • Başkan Lula’nın on yıllık iktidarı 2014’te yüzde 80’lik kamuoyu desteğiyle son bulur (Reuters, 16 Aralık). Onun adayı, Dilma Rousseff seçimi yüzde %52’lik oyla, ilk turda kazanır; görevi devralır.
  • Sol iktidarı tasfiye operasyonu 2015’te başlar. Federal yargının tezgahladığı, tümüyle düzmece bir yolsuzluk  kampanyası sonunda Rousseff, 2016’da Senato tarafından görevden alınır.
  • Geçici Başkan Michel Temer sosyal politikalarda neoliberal dönüşümleri başlatır. 
  • Kamuoyu yoklamaları 2018 seçimlerinin favorisi olarak Lula’yı göstermektedir. Adaylığını önleyecek (ve sonradan düzmece olduğu kanıtlanacak) bir rüşvet davası tezgahlanır. Lula hapis cezaları alır; cezaevine girer; adaylığı engellenir.  
  • Lula devre dışı bırakılmış; Bolsonaro’nun önü açılmıştır. 27 Ekim 2018’de İşçi Partisi adayı Fernando Haddad’a karşı seçimi ikinci turda yüzde 55’lik oyla kazanır.




'Piyasalar' faşist başkanı alkışlıyor





“Sivil darbe cephesi”, Merkez Sağ yerine faşist bir adayı niçin yeğledi? Bence, halk muhalefetinin iktidara taşınması ancak böyle engelleneceği için… Benzeri örnekleri son yıllarda başka coğrafyalarda da gözledik.





“Piyasalar” Bolsonaro’nun seçimini coşkuyla karşıladı. Wall Street ve Bovespa (Brezilya) endeksleri sıçradı.  Yeni başkan hükümetini kurarken bu desteği hak ettiğini kanıtladı. O tarihteki finans basınına göz atalım: 





Önce Financial Times’tan 1 Aralık 2018’de bir başlık: “Yeni maliye bakanı Brezilya’yı Pinochet-tarzında onaracak”… Bloomberg’den de benzer bir başlık: “Milton Friedman’ın Brezilyalı çırakları ekonomiyi devralıyor” (12 Aralık 2018). 





Başlıkları izleyen haberlerde açıklanıyor ki, Bolsonaro’nun Maliye Bakanı olan Paulo Guedes ve ekibi, katı Friedman’cı  iktisatçılardan oluşmaktaymış. Milton Friedman’ın 1970’li yıllarda Latin Amerika’daki neoliberal dönüşümün baş tasarımcısı olduğunu hatırlatalım.





Öğreniyoruz ki bakan Guedes, Chicago Üniversitesi’nde Friedman’ın öğrencisi imiş ve Pinochet kan dökerken Şili Üniversitesi’nde hocalık yapmış. Guedes, FT ile söyleşisinde “Chicago çocukları Şili’yi kurtardı, onardı, temizledi” demiş.





Guedes’in atanması, faşizm ile “serbest piyasa” ittifakının Brezilya için peşinen tasarlandığını ve gecikmeden uygulanmaya başladığını gösteriyor. 





Ne var ki, neoliberalizm / faşizm ittifakının, Brezilya’da bir “sentez”e dönüşmesinde Bolsonaro’dan kaynaklanan ciddi uyumsuzluklar da çıkmaktadır. Bunlar nasıl  aşılacak? 





2022 seçimi için alternatif aday arayışının şimdiden başladığı gözleniyor.  FT, Lula’yı cezaevine attıran yargıç Sergio Moro’yu öneriyor (8 Mayıs 2020). 





Bu yargıcın sicili de fazlasıyla lekelidir; özellikle bu yüzden yakışır. Belki ileride ayrıntısına gireriz.





Korkut BORATAV





Kaynak: https://sol.org.tr/yazar/2020-dunyasindan-bir-siyasetci-portresi-6873


Devamı

VATAN POSTASI Youtube Sayfamıza ABONE Olunuz.

© VATAN POSTASI - Yaşamımızı Savunmak Üzere,Duygu,Düşünce ve Davranış Birliğini Gerçekleştirmek İçin Varız.

1996-2006-2021 Tüm hakları saklıdır. Içerikten yazarları sorumludur. Kaynak gösterilmeksizin kopyalanamaz, alıntı yapılamaz.

YUKARI